MEÂLİ:
78- Dâvud ve Süleymânʹı da an, hani bir vakit bir kavmin koyunlarının yayıldığı ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı ve biz de onların hükmüne şâhitler idik.
79- Biz onun (çözümünü gerektiren hükmü) Süleyman’a anlattık. Her ikisine de ayrı bir hüküm, ayrı bir bilgi verdik. Dâvudʹla beraber tesbîh etsinler diye dağlara ve kuşlara başeğdirdik; (evet) biz idik (bunları düzenleyip) yapanlar.
80- Sizin için, sizi kendinizin (savaş) şiddetinden koruması için Dâvudʹa giyilecek şekilde (zırh imâl etme) sanatını öğrettik; artık siz (bunca nimetlere) şükredenler misiniz?
81- Süleymanʹa şiddetle esen rüzgarı başeğdirdik; onun emriyle, mübarek kıldığımız yere akıp eserdi ve biz her şeyi bilenleriz.
82- Şeytanlardan da onun için dalgıçlık edenleri ve daha başka işler görenleri başeğdirdik; onun buyruğuna verdik ve onları koruyup disiplin altında tutan biz idik.
İLGİLİ HADÎSLER
«Hâkim hükmedeceği zaman, içtihatta bulunup isabetli hüküm verirse, onun için iki ecir (karşılık sevap) vardır. Yine hükmedeceği zaman içtihatta bulunur da hatalı hüküm verirse, onun için bir ecir vardır. » (Buharî/i’tisam: 20, 21- Müslim/akziye: 15- Ebû Dâvud/akziye: 2- Nesâî/ahkâm: 3- Ahmed: 4/198, 204, 205)
«Hâkimler üçe ayrılır: Biri Cennetʹte, ikisi Cehennemʹdedir. Hakkı bilip onunla hükmeden kişi Cennettedir. Bilgisizlik üzere halk arasında hükmeden Cehennemʹdedir. Hakkı bilip onun hilâfına hükmeden kişi de Cehennemʹdedir. » (Ebû Dâvud/akziye: 2- İbn Mâce/ahkâm: 3)
«İki kadın kendi çocukları yanlarında iken kurt gelip o iki çocuktan birini parçalayıp yiyor. Geriye sağ kalan çocuğa ise her iki kadın birden sahip çıkıyor. Aralarında anlaşma ve uzlaşma imkânı kalmayınca Dâvud Peygamberʹe (A. S. ) başvuruyorlar. O da çocuğu, yaşça büyük olan kadına veriyor. (Diğer kadın çok üzülüyor) ve dışarı çıkıyorlar, derken Süleyman Peygamberle karşılaşıyorlar. Kadının çok üzgün olduğunu görünce, onlara: «Bana çabuk bir bıçak getirin, bu çocuğu ikiye bölüp herbirinize bir parçasını vereceğim» diyor. Yaşça küçük olan kadın feryat edip, «Aman çocuğu kesme, varsın o kadının çocuğu olsun» diyor. Bunun üzerine Dâvud Peygamber çocuğu yaşça büyük olan kadından alıp asıl anası olan bu kadına veriyor. » (Buharî/enbiyâ: 40- Müslim/akziye: 20- Nesâî/kuzat: 14- Ahmed: 2/322)
İÇTİHAT VE HÜKÜM
Geceleyin başında çoban bulunmaksızın birine ait koyun sürüsü, diğer bir adamın ekinine veya üzüm mevsiminde üzüm bağına yayılıp tamamını yiyip bitiriyor. Dava konusu Dâvud Peygambere arzediliyor. O da koyunların ekin sahibine -zarar ziyan karşılığı olarak- verilmesine hükmediyor. Oğlu Süleyman (A. S. ) ise, kendisine yapılan ilhâmla içtihatta bulunarak babasının vermiş olduğu hükmün hatalı olduğunu anlıyor ve tarlanın koyun sahibine, koyunların da tarla sahibine verilmesinin; tarla eski durumuna getirilinceye kadar tarla sahibinin koyunların ürünlerinden yararlanmasının, sonra da koyunların asıl sahibine, tarlanın veya bağın da yine asıl sahibine iade edilmesinin daha uygun ve âdil olacağını açıklıyor.
Bu fetva veya içtihat, Dâvud Peygamber’in (A. S. ) çok hoşuna gidiyor ve ona göre hükmünü değiştiriyor. (Lübabu’t-te’vîl: 3/266, 267 Açıklama: Bu tarz bir yargı, Dâvud ve Süleyman Peygamberlerin şeriatlerine göredir. İslâmiyet çok daha farklı hükümler getirmiştir.)
İlgili 78. âyetle bu konuya dikkatler çekiliyor ve verilen bir hükmün isabetsiz olduğu anlaşıldığı takdirde ondan vazgeçip doğru olanını hükmetmenin lüzumu belirtiliyor ve bu sebeple hâkim, kadı ve benzeri kimselerin hükümlerinde yanılabileceklerine işâret ediliyor. Böylece içtihadın önemi üzerinde durularak bu kapının her zaman açık bulunduğuna dolaylı atıf yapılıyor.
HER PEYGAMBERE TEMEL BİLGİLER DIŞINDA BİR DE AYRI İLİM VERİLMİŞTİR
Allahʹın ilmi öncesizdir ve sonsuzdur. Varlık âleminde yer alan eşya ve sistemlerin sayısını ve sınırını ancak Allah bilir. Kâinatta câri olan İlâhî kanunları, esrar ve hikmetleri de sayı kapsamına sığdırmamız bir bakıma mümkün değildir. Kâinattan bir parça olan insan, aslında bu muhteşem düzenin özeti ve küçültülmüş modelidir. Birçok eşya onun için yaratılıp var kılınmıştır. Böyle olmasına rağmen onun eşya hakkındaki bilgisi pek azdır. Ledünnî ilme sahip olan peygamberlerin de bilgileri sınırlı ve farklıdır. O bakımdan her peygambere -temel bilgiler dışında- bir de ayrı bir ilim ve başka başka hikmetler verilmiştir. Hızır (A. S. )ın bildiği bazı şeyleri, birtakım sır ve hikmetleri Musa Peygamber; Onun bildiği sır ve hikmetlerin çoğunu da Hızır (A. S. ) bilmiyordu. Dâvud Peygamberʹe (A. S. ) verilen bazı üstün yetenekler Süleyman Peygamber’e (A. S. ); Ona verilen bazı özellikler de Dâvud Peygamberʹe (A. S. ) verilmemiştir. Diğer ilim adamları arasındaki durum da buna yakındır; her ilim adamının uzmanlık konusu vardır, o, o konuyu daha iyi bilir.
PEYGAMBERLERİN İÇTİHATTA BULUNMASI CAİZ MİDİR?
Peygamberlerin içtihatta bulunabilmelerinin cevazı hakkında farklı görüşler ve yorumlar ortaya çıkmıştır. Araştırıcı ilim adamları, bunun caiz olduğunu, aklî yönden yadırganacak bir husus bulunmadığını belirtmişlerdir. Çünkü onlara göre de içtihat, şer’î delillerden biridir ve buna her devirde ihtiyaç vardır.
Ancak nass-ı İlâhî inmediği ve ihtiyaç da duyulduğu bir zamanda peygamberlerin içtihatta bulunması caizdir. Onlarla diğer müctehitler arasındaki fark şudur: Peygamberler içtihatlarında fazla hata yapmazlar. Diğer içtihat seviyesinde olan ilim adamları ise, bazı konularda hatâ yapabilirler.
Bazı ilim adamlarına göre ise, peygamberler içtihatlarında hiç hatâ yapmazlar. Dâvud Peygamber’in koyunlar hakkındaki içtihadı hatâ değil, daha uygun olanına isabet etmemektir. Nitekim bir adam Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize: «Ne dersin ya Resûlellah! Sevabını Allahʹtan bekleyerek O’nun yolunda öldürülürsem, artık benimle cennet arasında bir engel kalır mı? » diye sorduğunda, Efendimiz (A. S. ) ona: «Hayır bir engel kalmaz» diye cevap verdi. Az sonra onu çağırarak şunu ilâve etti: «Ancak (kullara olan) borçların müstesnâ.. Cebrâîl (A. S. ) bana bunu böyle haber verdi. » (Tefsîr-i Kurtubî: 11/308) diye cevap verdi.
Ayrıca bir kadın Peygamber (A. S. ) Efendimizden iddet (şer’î bekleme süresin)den sordu. Peygamber (A. S. ) ona: «Dilediğin kadar iddet yap» buyurdu. Az sonra ona: «Kitap eceline erişinceye, yani gerekli şer’î bekleme süresi sona erinceye kadar, otur» diyerek ayrı bir hüküm bildirdi. (Tefsîr-i Kurtubî: 11/308) Bu sürenin üç temizlenme veya üç ayhali görme ile sınırlandığı yine Kurʹânʹda belirtilmektedir.
Bu olay da gösteriyor ki, Peygamberler (salât-ü selâm hepsine olsun) içtihatta bulunmuşlardır ve bazan daha uygun olana isabet edememişler de Melek Cebrâil, daha uygun olanı bildirmiştir.
Peygamberler dışında diğer müctehitlere gelince: Hem hatâ, hem de sevap kaydedebilirler. Nitekim İbn Kasım, İmam Mâlik’ten ashabın farklı görüşlerinden sorduğunda, ona şu cevabı vermiştir: «Hatâ da olabilir, sevap da olabilir. Onların bütün söz ve görüşleri hak değildir. » (Tefsîr-i Kurtubî: 11/311)
Ayrıca ilgili âyet, bir müctehidin kendi içtihadından vazgeçip diğer müctehidin ictihadını benimsemesinin caiz olduğuna delâlet etmektedir.
DAĞLARIN VE KUŞLARIN TESBİHİ
«Davudʹla beraber tesbîh etsinler diye dağlara ve kuşlara baş eğdirdik. (Evet) biz idik (bunları düzenleyip) yapanlar. »
Varlık âleminde Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Canlı-cansız ne varsa, kimi kalbi ve diliyle, kimi durumu ve özelliğiyle -yaratıldığı sünnete bağlı kalarak- tesbîhlerini sürdürmektedirler. Ne var ki çoğumuz onların tesbîhini anlayamıyoruz. Gökteki mevcut sistemlerin hareketinden atom çekirdeğinin etrafındaki elektronların hareketlerine kadar büyük-küçük her şey kurulu düzende hılkatına bağlı kalarak tam ahenk içinde hareketini devam ettirmekte ve böylece Cenâb-ı Hakkʹın kanunlarına başeğerek O’nu tesbîh ve tenzîh etmekteler.
Peygamberlerin ruhî yapıları kutsî âlemden devamlı güç ve ilhâm aldıkları, sık sık İlâhî vahye mazhar oldukları için çok daha duyarlı ve İlâhî sırları daha fazla farkedecek bir düzeydedirler. Bütün peygamberlerde bu hal çok belirgindir. Bu tür yetenekler daha çok onlara verilmiştir. Ancak her birinin ruhunun kendine has özel bir belirginliği söz konusudur ki, o her dem faaliyet halindedir. Dâvud Peygamberʹin de dağların ve kuşların tesbîhlerini anlaması ve onların bu kadri yüce peygamberle birlikte Allah’ı tesbîhe dalması, onun özelliklerinden biri ve en belirgin olanıdır.
Yoksa bazı klasik tefsîrlerin anladığı ve anlattığı gibi, dağlar ve kuşların insanlara has şekilde tesbîhte bulunup seslerini, yine insanların anlayabileceği bir dille yerine getirdikleri söz konusu değildir. Gerçi böyle bir olayın meydana gelmesi bir mu’cize sayılabilir ve bir peygamber için mümkündür. Ama devam etmesi ve insanların da buna şahit olması, sünnetullaha uymamaktadır. Zira o takdirde aklın ve irâdenin değeri kalmaz. Olağanüstü olaya her gün şahit olanlar ister istemez inanırlardı.
Ancak sesi çok güzel olan Dâvud Peygamber kendine has nağme ile Zebûr’u okurken dağların yankı yapmasının, kuşların o sırada toplanıp ötmesinin mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bu bir İlâhî teshîrdir ki, peygamberlerden yana tecelli etmesi her zaman mümkündür. Özellikle bu, Dâvud Peygamber hakkında çok daha belirgindir.
Âyetteki «teshîr»den maksat, dağların ve kuşların bağlı bulundukları İlâhî hilkat kanununa şaşmadan uymaları ve Dâvud Peygamber’in (A. S. ) onlara has bu kanunu anlaması ve dağların yankısından, kuşların ötmesinden birtakım tesbîh anlamında neticeler çıkarmasıdır.
Bunların hepsini Cenâb-ı Hak ezelde hazırladığı plâna göre yürütmektedir. Oʹnun kurduğu nizamda bir anormalliğe rastlamak mümkün değildir. Bazı şeyleri çarpık görüp İlâhî nizamı tenkit eder mahiyette ortaya çıkanlar varsa, çarpıklık onların görüş ve anlayışındadır.
Diğer bir husus da şöyledir: Âyetin açık anlatımından, dağların ve kuşların Dâvud Peygamber’e musahhar kılınmadığı; ancak Dâvud Peygamberle birlikte tesbîhe musahhar kılındıkları anlaşılmaktadır. Zira eşya insana müsahhar kılınmamış, insana hizmet vermek üzere başeğdirilmiştir, yani ona göre yaratılıp belli kanunlara bağlanmıştır.
Dâvud Peygamberle ilgili bu olay Kurʹân’ın üç yerinde değişik ifadelerle ve farklı belgelerle belirtilmektedir. Bunları biraraya getirip müşterek noktalar tesbit etmemiz ve hepsini birleştirip bütünleştirerek olayı daha iyi anlamaya çalışmamız daha uygun olur.
Enbiyâ Sûresinde:
Dâvud Peygamberʹin (A. S. ) dört kadar özelliğinden söz edilmekte ve böylece onda belirgin olan sıfatlara dikkatler çekilmektedir:
1- Davalıyla davacı arasında, kendi içtihadına dayanarak hükmetmesi ve yapılan ilhâmla oğlu Süleymanʹın daha uygun ve isâbetli bir hüküm ortaya koyması,
2- Hem Davudʹa, hem de Süleymanʹa (salât-ü selâm ikisine de olsun) ayrı ayrı hüküm verme yeteneklerinin ve farklı bilgilerin verilmesi,
3- Dâvud Peygamberʹle birlikte tesbîhte bulunmaları için dağların ve kuşların musahhar kılınması,
4- Savaşın şiddetinden ve tehlikesinden korunmak için Dâvud Peygamberʹin demir madeninden zırh yapması ve bu gibi sanatlarda uzman sayılması..
Sâd Sûresinde:
Bu sûrede ise, Dâvud Peygamber’in (A. S. ) yedi kadar özelliği anlatılmakta ve bir bakıma Enbiya sûresindeki özellikleri biraz daha açıklanmaktadır. Şöyle ki:
1- Dâvud Peygamberʹin güçlü ve kudretli bir peygamber, aynı zamanda hükümdar olması,
2- Hemen her hususta Allahʹa yönelip gönül vermesi,
3- Sabah akşam Onunla birlikte tesbîh etsinler diye dağların musahhar kılınması,
4- Kuşların toplu halde Dâvud (A. S. )a uyup sabah-akşam tesbîh için musahhar kılınması ve hepsinin de ona yönelip uyum içinde bulunması,
5- Mülkünün sağlam temellere oturtulması,
6- Kendisine hikmet verilmesi,
7- Hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırt etme yeteneğiyle kuvvetlendirilmesi..
Görüldüğü gibi, Sâd sûresindeki altıncı ve yedinci özellikler, Enbiyâ sûresindeki ikinci sırada yer alan özelliği açıklamaktadır.
Enbiyâ sûresinde sadece dağların ve kuşların Onunla beraber tesbîh ettikleri belirtilirken, Sâd sûresinde bu tesbihlerin sabah ve akşam vakitlerinde yapıldığı açıklanır.
Yine Enbiya sûresinde, kuşların onunla beraber tesbîh etmeleri için musahhar kılındıkları belirtilirken, Sâd sûresinde kuşların toplu halde onun nağmelerine uyum sağladığı anlatılır.
Ve Sâd sûresinde yer alan beşinci ve altıncı maddelerdeki özellikle, Enbiyâ sûresindeki birinci maddeye açıklık getirilir. Fazla olarak da Sâd sûresinde anılmadığı halde Enbiyâ sûresinde Dâvud Peygamber’e (A. S. ) zırh yapma sanatının öğretildiği konu edilir.
Sebe’ sûresinde ise, Dâvud Peygamber’in bu özellikleri üç madde halinde belirtilerek az farkla konu aydınlatılır ve nasıl bir zırh yaptığının kısmen ayrıntıları anlatılırken bilhassa şu noktaya işarette bulunulur: Mekke’de İslâm aleyhine koparılan fırtına, sergilenen saldırı, sahnelenen işkence ve çeşitli sataşmalar sürüp giderken, Cenâb-ı Hak, güçlü ve kudretli bir peygamber, aynı zamanda hükümdar olan Dâvud Peygamber’i misal veriyor. Bununla İslâm’ın yakında çok daha güçlü ve kudretli olan son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) liderliğinde büyük bir devlet oluşturacağını müjdeliyor. Sonra da Davud’un (A. S. ) bazı özellikleri şöyle sıralanıyor:
a) Dâvud Peygamber’in özelliklerinden biri de, Allah’a çokça yönelip gönül vermesi idi. Bu tevekkül, teslimiyet ve rıza Hz. Muhammed (A. S. )da doruğuna eriştirilmişti. O bakımdan zafer mutlaka Onun olacaktı.
Böylece Sebeʹ sûresinin (b) maddesindeki ifade, Sâd sûresinin bir ve ikinci maddesindeki hususları az değişik bir anlatımla kuvvetlendirmekte ve bir yönüyle de değişik bir özellik arzetmektedir.
b) Dağların da Davudʹla (A. S. ) beraber sabah-akşam tesbîh ettiği şöyle belirtiliyor: «Ey dağlar ve kuşlar! onunla beraber tesbîhte bulunup sesinizi çıkarın. »
Bu anlatım, dağların ve kuşların ses çıkartarak tesbîhe katıldıklarını gösteriyor ki bu, az yukarıda değindiğimiz gibi, dağların yankı yapması ve kuşların da toplanıp kendilerine has bir nağme tutturması anlamına gelir. Zira kuşların belirtilen durumu tamamiyle meleklerin ilhamına, sevk ve idaresine dayanmaktadır. Çünkü canlıları, hilkat kanunlarına göre hizmete sevkeden, görevli meleklerdir.
c) Demir’in Dâvud Peygamber’e yumuşatıldığı konu ediliyor. Bu, İlâhî sünneti bilmeyen bazı kimselerin sandığı gibi, demir onun elinde hamur gibi yumuşatılmış değildir. Bütünüyle, belli ısı derecesinde demiri erittiğine işârettir. Nitekim o çağda ön asyada demir madeninden çeşitli harp aletlerinin ve silahlarının yapıldığı bilinmektedir. Bilhassa demirin bir sanayi ürünü olarak işletilmesinin, Hitit’lerden hemen sonra Önasya’da yaygınlaştığını tarihçilerimiz kaydetmektedir.
Ayrıca Dâvud Peygamberʹin yaptığı ve yaptırdığı zırhların belli bir ölçü ve hesaba göre imal edildiği ve sanat değeri taşıdığı da 11. âyetten anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak, üç ayrı yerde Dâvud Peygamberʹin kıssası anlatılırken, biri diğerini açıklamakta ve az değişik bilgiler verilmektedir.
En önemli noktalarından biri de, M. Ö. XI. yüzyılda hangi madenden daha çok yararlanıldığı ve savaş için ne gibi korunma aletlerinin imal edildiğidir.
Böylece Kur’ân’daki bu tekrar da farklı bilgiler getirmekte, konunun önemli olduğu belirtilerek idrâkleri uyanık tutmakta ve Dâvud Peygamberʹin dağ eteklerinde ormanlar içinde o tatlı, çekici muhrik sesiyle Zebur okuduğu, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh edip İlâhî söylediği; böyle bir ortam içinde dağların o güzel nağmeye yankı ile karşılık verdiği, kuşların toplanıp aynı nağmelerin havasına katılarak uyum sağladığı, değişik bir bilgi olarak verilirken o asırda demir madeninin işletildiğine de parmak basılmakta ve araştırıcılara ipucu verilmektedir.
ZIRH YAPMA SANATI
«Sizin için, sizi kendinizin (savaş) şiddetinden korumak için Davudʹa, giyilecek şekilde (zırh imal etme) sanatını öğrettik. Artık siz (bunca nîmetlere) şükredenler misiniz? »
Zırh: Çeşitli maddelerden ve farklı biçimlerde imal edilip kullanılan koruyucu anlamda savaş araçlarından biridir. Tarihi çok gerilere uzanır. Yapılan ciddi araştırmalara göre: Demir, az önce belirttiğimiz gibi Ön Asya ülkelerinde M. Ö. 1100 yıllarından sonra yayılmış ve her türlü alet ve silahın yapımında kullanılmıştır. Dâvud Peygamber de M. Ö. 1015-975 yıllarında hüküm sürdüğüne göre bu madenden yeteri kadar yararlandığı anlaşılıyor, Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: «Sizden hiçbiriniz elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir. Şüphesiz ki Allahʹın peygamberi Dâvud (A. S. ) elinin emeğinden yeyip geçinirdi. » (Buharî/büyû’: 15- enbiyâ: 37)
«Ona demiri yumuşattık» buyurulması, yukarıda da belirttiğimiz gibi, demirin onun elinde mum haline getirilmesi demek değildir. Ocakta eritme becerisinin kendisine verildiğine işârettir. Nitekim o çağa ait kalıntılar üzerinde yapılan arkeolojik araştırmalar neticesi birçok bölgelerde demir ocaklarına rastlandığı bilinmektedir.
Şüphesiz Dâvud Peygamber’in (A. S. ) savaştaki başarıları, idarecilikteki muvaffakiyeti, oluşturduğu sistemdeki üstün becerisi, elindeki sanatı ve Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve ibâdetteki teslimiyet ve devamlılığı İsrâil oğulları için şükredilecek güzel nîmetlerdendir. Zira onların güçlü bir devlet kurmasını ancak Dâvud Peygamber (A. S. ) gerçekleştirmiştir.
SÜLEYMAN PEYGAMBER VE EMRİNE VERİLEN RÜZGÂR
Süleyman Peygamber, Dâvud Peygamber’in oğludur. Babasından hemen sonra İsrâil oğulları’nın başına geçmiş ve onlara uzun süre altın devri yaşatmıştır. O da babası gibi, hem peygamber, hem de hükümdardı. M. Ö. 970’e doğru hükmettiği söylenir.
Tevrat’ta ona özel bir bölüm ayrılmış ve «Süleyman Meseleleri» başlığı altında toplanmıştır. Yaklaşık 30 sahifelik bu bölüm onun meselelerini konu etmektedir. Ayrıca «Birinci Krallar» kitabında hem Dâvud Peygamber’e, hem de oğlu Süleyman Peygamberʹe geniş yer verilmiş ve özellikle Süleyman Peygamberʹle ilgili birçok olaylar nakledilmiş ve aynı zamanda bir peygambere yakışmayacak birtakım davranışlardan söz edilmiştir ki, onları buraya nakletmeğe gerek görmedik.
Kurʹân-ı Kerîm’de ise dört ayrı yerde bu peygamberden söz edilmekte ve onun hayatı, başarıları, hizmetleri hakkında çok kısa, fakat özlü ve yeterli bilgiler verilmektedir. Buna paralel olarak da Kur’ân bir peygambere yakışan ne ise, Süleyman Peygamberʹi de (A. S. ) o çerçeve içinde değerlendirmekte ve her türlü şüpheleri, yakışıksız rivâyetleri ve Tevratʹta meydana gelen fahiş hataları giderip en doğru bilgiyi akıl sahiplerinin gözleri önüne sermektedir.
Sözünü ettiğimiz dört yerde Süleyman Peygamber kıssası değişik anlatımlarla, farklı bilgilerle, çok yönlü mesajlarla tekrarlanır. Bunları karşılaştırmak sûretiyle kıssanın hem tamamını yansıtmış, hem de müʹminlerden yana ne gibi işâretler ve mesajlar taşıdığını belirtmek kolaylığını sağlamış oluruz. Şöyle ki:.
Enbiyâ Sûresinde:
1- Süleyman Peygamber’e şiddetle esen rüzgar başeğdirilmiş, yani deniz filosuna sahip olan bu peygamberin yelkenli gemileri istenilen cihete rahatlıkla gönderilebilmiştir.
2- Şeytanların onun için dalgıçlık etmeleri ve başka önemli işlerde Onun hizmetinde bulunmaları sağlanmıştır.
Böylece bu sûrede Süleyman Peygamberʹin birçok özelliklerinden ikisi konu edilmekte ve Onun karada ve denizde çok başarılı işler gördüğü belirtilmektedir.
Neml Sûresinde:
Süleyman peygamber kıssasına geniş yer verilerek onun dört kadar özelliğinden bahsedilmektedir. Onları da şöyle özetleyip sıralayabiliriz:
1- Ona kuşların dilinin öğretildiği belirtilir.
Bu, Süleyman Peygamberʹin kuşların ötmelerinden ve cıvıldaşmalarından birbirlerine neler anlatmak istediklerini anlaması demektir. Her peygambere birtakım özellikler verildiği gibi, ona da birçok özellikler arasında bunun da verildiği açıklanır.
2- İnsanlardan, cinlerden ve kuşlardan meydana gelen büyük bir orduya kumanda ettiğine dikkatler çekilir.
Böylece Süleyman Peygamberʹin cinler ve kuşlar üzerinde birtakım tasarruflara sahip olduğu anlaşılıyor. Nitekim Nemi sûresinde ilgili âyetlerin tefsirinde bu husus yeterince açıklanmıştır.
3- Karıncanın neler söylediğini anladığı ve ona göre hareket halinde olan ordusuyla «Karınca Vâdisi»nden geçerken mevcut karıncaların çiğnenmemesine dikkat ettiği açıklanır ve böylece hayvanların seslerinden ne dediklerini anladığına işaret edilir.
4- Hüdhüd kuşunun birara ortadan kaybolması ve sonra da Sebe’ ülkesinden önemli haberler getirmesi ve Süleyman Peygamberʹin o ülke kraliçesine mektup göndermesi anlatılarak bu konuda geniş bilgi verilir.
Görüldüğü gibi, Süleyman kıssası Nemi sûresinde daha etraflı ve farklı özellikleriyle anlatılırken bir bakıma Enbiyâ sûresindeki bölümü hem açıklamakta, hem de tamamlamaktadır.
Sebe’ Sûresinde :
Bu sûrede Süleyman Peygamberʹin üç ayrı özelliği daha konu edilerek onun hakkındaki bilgimize yenileri katılmış oluyor. Şöyle ki:
1- Esen rüzgarla bir aylık mesafedeki ülkelere deniz filosunun gidip geldiği belirtilir. «Sabah bir aylık, akşam bir aylık» sözünden maksat, bu iki vakitte onun arzusuna uygun esen rüzgarın bir aylık mesafeye kadar devam ettiğidir.
2- Bakır yataklarını işlettiği ve kurdurduğu ocaklarda su gibi bakır akıttığı anlatılır.
3- Cinlerin onun emrine verildiği, verilen emirleri yerine getirmeyenlere ceza verildiği üzerinde durulur. Böylece Enbiyâ sûresindeki ikinci madde biraz daha açıklanır.
4- Cinlerden birçok uzman ustaların Süleyman Peygamber için heykeller, kaleler, lengerler, büyük kazanlar yaptıklarına dikkatler çekilerek Sâd sûresinde 37. âyette geçen «bennaʹ» tabiri açıklanır.
5- Sonra da Süleyman Peygamberʹin ölüm olayı konu edilerek ibretli bir misal mahiyetinde verilir.
Sâd Sûresinde:
Bu sûrede ise, diğer sûrelerde geçen üç özelliği değişik kelimelerle anlatılır, ayrıca onlarda anlatılmayan iki ayrı özelliğine değinilerek bu peygamber hakkında en doğru bilgi demeti tamamlanmış olur.
Burada geçen iki ayrı özelliği:
1- Ata meraklı olduğu ve onları yetiştirip beslettiği anlatılır.
2- Tahtının üzerine bir ceset konularak Süleyman Peygamber’in ciddi bir imtihandan geçirildiğine atıf yapılır. (Geniş bilgi için bak: Nemi Sûresi: 15-44; Sebe’ Sûresi: 12-14; Sâd Sûresi: 31-40. âyetlerin tefsiri)
Konumuzu oluşturan âyette, az önce kısaca değindiğimiz gibi, rüzgarın Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) emrine verilmesi kapalı bir anlatımla belirtilmektedir. Klâsik tefsirlerden bir kısmında, Süleyman Peygamber’in büyük bir tahtı bulunduğu ve emrinde olan rüzgarla bu tahtın havada uçtuğu hikâye edilirse de, isrâiliyat mahiyetinde bir rivâyet olmaktan öteye geçmez.
Aslında bu, Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) Kızıldeniz ile Umman körfezi arasında seyreden ve yelkenle çalışan büyük çapta donanmasının bulunduğuna yönelik bir ifadedir. Allah’ın sebepleri onun donanmasından yana kolaylaştırıp şiddetli rüzgar estirmesi, donanmanın süratle yol almasını sağlıyor ve her defasında rüzgar donanmanın varmak istediği cihete doğru esiyordu.
Böylece Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) hem karada, hem denizde üstün bir hâkimiyet kurduğu ve bunu ölümüne kadar devam ettirdiği anlaşılıyor.
MÜBAREK KILINAN YER
«Süleymanʹa şiddetle esen rüzgarı başeğdirdik; onun emriyle mübarek kıldığımız yere akıp eserdi ve biz her şeyi bilenleriz. »
Müfessirler bu yerin Şam olduğunu söylerlerse de, bu bir tahminden ibarettir. Adı geçen peygamberin hazırladığı ticarî ve askerî donanmanın Lâzikiye’ye kadar geldiğini tesbit etmek çok zor. Kızıldenizʹde seyrettiği ise, bazı tarihçiler ve bir de Yahudi Ansiklopedisi tarafından araştırılıp belirtilmiştir. Fenikeliʹlerle ticarî işlerde bulunduğu ve Akabe körfezinden Kızıldenizʹe açıldığı, böylece Umman körfezi ile Aden körfezi arasında mekik dokuduğu sanılmaktadır. Nitekim «Tevrat I. Krallar» bölümünde Süleyman Peygamberʹin ticarî alanda deniz yoluyla işleyen gemilerinden söz edilir, şöyle ki:
«Süleyman günlerinde gümüş bir şeyden sayılmazdı. Çünkü Hiramın gemileriyle beraber kralın denizde Tarşiş gemileri vardı. Tarşiş gemileri üç yılda bir kere altın ve gümüş, fil dişi ve maymunlar ve tavus kuşları ile yüklü olarak gelirlerdi. » (Tevrat/I. Krallar: 10/21, 22)
DALGIÇ ŞEYTANLAR
«Şeytanlardan da onun için dalgıçlık edenleri ve daha başka işleri görenleri başeğdirdik; onun buyruğuna verdik ve onları koruyup disiplin altında tutan biz idik. »
Önce «şeytan» ismi üzerinde duralım. Bu, «uzaklaştı» anlamına gelen «şatane» fiilinden, ya da «öfkesinden yanıp kavruldu» mânasına gelen «şâte-yeşîtu» fiilinden türetilmedir.
Ebû Ubeyde, «Şeytan’ın fena huylu edepsiz olan cinden, insandan ye hayvandan her biri hakkında kullanılan bir isim» olduğunu söylemiştir. (Bilgi için bak: Mu’cemu Müfredati-i Elfazi’l-Kur’ân: Ştn maddesi)
Bunun gibi her kötü ahlâka da «şeytan» denildiği vakidir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz «Hased bir şeytandır. Öfke de bir şeytandır» buyurmuştur. Bu manayla âyet üzerinde iki farklı yorum yapılmıştır:
a) «Şeytanlar» isminden, ateşten yaratılan ve İlâhî buyruğa karşı gelen İblîsʹin zürriyeti kasdedilmektedir ki, bu durumda cinlerin Süleyman Peygamber’in emrine verildiği belirtiliyor.
Nitekim Nemi sûresinde: «Süleyman’ın (buyruğu gereği) cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu toplanıp biraraya getirildi... » buyuruluyor. (Neml Sûresi: 17) Ayrıca cinlerden bir ifritin: «Sen yerinden henüz kalkmadan ben onu sana getiririm.. »demesi, yani Sebe’ melikesi Belkisʹin tahtını çok kısa bir zamanda alıp getirebileceğini belirtmesi bu yorumu destekliyor.
Sebeʹ sûresinde ise, bu konu şöyle açıklanmaktadır: «Cinlerden de Rabbinin izniyle onun ellerinin altında çalışanlar vardı. Onlardan buyruğumuzun gereğini yapmayıp sapanlara çılgın ateşin azabını tattırdık. » (Sebeʹ Sûresi: 12) Sâd sûresinde de aynı olayın değişik safhaları anlatılıyor.
b) «Şeytanlardan maksat, içleri kin ve öfkeyle dolup taşan cinler, yani başka yerden getirilen ve soyu-sopu bilinmeyen yabancılardır.
Bu yorum ve ihtimale göre, Süleyman Peygamber (A. S. ) güçlü ordusu ve sağladığı geniş otorite ile sapık putperestleri, inkârcı şaşkınları toplayıp kendi ülkesinde çalıştırmış ve onların sanatkârlarından yararlanmıştır.
Ancak bu yorum pek isabetli değildir. Çünkü Süleyman (A. S. ) güçlü bir hükümdar olmakla beraber, aynı zamanda peygamber idi. İnsanları toplayıp bazı imparator ve kralların uyguladığı gibi, karın tokluğuna çalıştırdığı ve onları kendi ülkelerinden, ev halkından koparıp köle misali iş gördürdüğü düşünülemez. Peygamberlerin hepsi de âdildirler. İnsanları hiç bir zaman köle gibi çalıştırmaya cevaz vermezler. O halde birinci yorum daha isâbetlidir diyebiliriz. Allah daha iyisini bilir.
Hem Süleyman Peygamberʹin çalıştırdığı ve yararlandığı işçiler ve ustalar cinlerden değil de insanlardan olsaydı, Kur’ân’ın bunu konu edinmesine pek gerek kalmazdı. Zira birçok imparatorların ve kralların yaptıkları savaşlarda insanları sürüler halinde esir edinip kendi ülkelerinde ağır işlerde çalıştırdıkları bilinmektedir. O bakımdan Süleyman Peygamber’in (A. S. ) böyle bir yola sapması, hem önemli bir olay değil, hem de peygamberlik mertebesiyle bağdaşmamaktadır.
DÂVUD (A. S. ) İLE SÜLEYMAN (A. S. ) KISSALARININ TEKRARI
Bu iki peygamberin kıssaları, yukarıda da açıkladığımız gibi, Kur’ân’ın birkaç yerinde tekrar edilmektedir. Hemen hepsinde müşterek nokta olarak şu husus tebarüz ettirilir: Her iki peygambere Cenâb-ı Hakkʹın büyük lütuf ve ihsanları olmuş ve her nîmet âdeta birer muʹcize ölçüsünde tecelli etmiştir. Bununla beraber her tekrar yeni bir bilgi, ayrı bir hakikatı yansıtmakta, mü’minlere başka başka mesajlar vermektedir.
Bu olayın dört yerde tekrarlanmasının bir diğer hikmeti şu üç noktada toplanıyor:
1- Tevrat’ta insan elinin yaptığı tahrifatı düzeltmek,
2- Yahudilerin dikkatini gerçeğe çekip, Kur’ân’ın bütünüyle hakikati yansıttığını göstermek suretiyle onları İslâmiyete ısındırmak,
3- Dâvud ve Süleyman (salât-ü selâm ikisine de olsun) çağında hangi madenlerin daha çok işlendiği ve gerek askerî alanda, gerekse diğer alanlarda sanayie önem verildiği hakkında bilgi vermek ve peygamberlerin dünya işlerini de yürüttüğünü belirtmek..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Yahudilere altın devri yaşatan Dâvud (A. S. ) ile Oğlu Süleyman (A. S. )dan bahsedildi. Allahʹın onlara verdiği yüksek nimetlere dikkatler çekildi ve bu arada tarihî bilgiler aktarıldı. Müʹminlerin teknolojiye çok önem vermeleri ve günün şartlarına göre donatılmış ordulara sahip bulunmaları ilhâm edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, beş peygamberin kıssasından özetler verilerek, kâfirlerin amansız saldırılarına maruz kalan Resûlüllâh (A. S. ) ile yakın arkadaşları teselli ediliyor ve kurtuluşun yakın olduğuna işâretle sabırlı olmaları isteniliyor.