MEÂLİ:
78- Güneşʹin (zeval vaktinde) kaymasından, gecenin kararmasına kadar namaz kıl; bir de Kurʹân’ın (feyiz ve bereketiyle içiçe olan) sabah namazını kıl; şüphesiz ki sabah namazına (melekler) şâhit olur.
79- Gecenin bir bölümünde uykudan kalk da sana has, fazladan bir namazı, onunla (Kurʹân ile) kıl. Umulur ki Rabbin seni MAKAM-I MAHMÛDʹa (Övülmeğe lâyık makama, Şefaat makamına) eriştirir.
80- De ki: Rabbim! beni gireceğim yere sıdk ile sok, çıkaracağın yerden sıdk ile çıkar ve kendi katından bana yardımcı bir kuvvet ver.
81- De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu; çünkü gerçekten bâtıl yok olmaya mahkûmdur.
82- Kurʹânʹdan mü’minlere şifâ ve rahmet olan (parçalar, bölümler) indiririz. Zâlimlerin ise ancak ziyânını artırır.
83- İnsana nîmet verdiğimiz zaman yüzçevirir de yançizer. Kendisine kötülük dokunduğu zaman ümitsizliğe kapılır.
84- De ki: Herkes mizacına ve inancına göre amel eder. O halde kimin daha doğru yolda bulunduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Cemaat halinde kılınan namaz, sizden birinizin yalnız başına kıldığı namazdan yirmi beş derece üstündür. Gece melekleriyle gündüz melekleri sabah namazında biraraya gelirler. » (Buharî/tefsîr: 17- İbn Mâce/mesacid: 16- Ahmed: 1/376, 382, 437-2/264. 366, 396, 473, 501)
«Üç şey var ki bana farz, size sünnettir: Vitir namazı, sivak (dişleri temizlemek için misvak kullanmak) ve gece (uykudan) kalkıp (teheccüd) namazı kılmak. » (Müsned-İ Ahmed: İbn Abbas (R. A. )dan - İbn Asâkir. (Hanefîlere göre vitir namazı vaciptir. ))
Muğîre b. Şuʹbe (R. A. ) diyor ki:
«Peygamber (A. S. ) Efendimiz (gece) kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun üzerine kendisine denildi ki: «Kendini neden bu kadar zorlar ve üzersin? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır. » Efendimiz (A. S. ) ona şöyle buyurdu: «Şükreden bir kul olmayayım mı? » (Buharî/teheccüd: 6, tefsîr: 2/48- Müslim/müsafirin: 79, 81- Tirmizî/ salât: 187- Nesâî/kıyam-ı leyl: 17- İbn Mâce/ikamet: 20- Ahmed: 4/251, 255-6/ 115)
Hz. Âişe (R. A. )dan, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin ramazan ayındaki namazından sordular. O da onlara şöyle anlattı: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin ramazanda da, ramazan dışında da (geceleyin) kıldığı namaz on bir rekâtı geçmezdi. Dört rekât kılardı ki, onun güzelliğini, uzunluğunu sormayın! Sonra dört rekât daha kılardı ki, onun da güzelliğini ve uzunluğunu sormayın! Sonra da üç rekât kılardı. »
Hz. Âişe (R. A. ) devamla diyor ki:
«Peygamberʹe (A. S. ) sordum, dedim ki:
- Ya Resûlellah! Vitir kılmadan mı uyuyorsun?
Cevap verdi:
- Ya Âişe! Doğrusu benim gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz.. » (Buharî/teheccüd: 16, teravih: 1, menakıb: 24- Müslim/müsafirîn: 125- Ebû Dâvud/taharet: 79, tetavvu’: 26- Tirmizî/mevakıyt: 208, fiten: 63- Nesâî/ leyi: 36- Taberânî/leyl: 9- Ahmed: 1/220, 287- 2/251, 438- 5/40, 50- 6/136) Yani fecir doğmadan önce kalkıp vitir namazını kılardı.
Yine Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz anlatıyor:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gece kalktığında önce hafif iki rekât bir namaz kılardı. » (Müslim/müsafirîn: 197, 200- Ahmed: 6/20)
«Yatsı namazını bitirip ondan sonra fecir doğuncaya kadar (ara yerde, gecenin bir bölümünde) on bir rekât namaz kılardı. Her iki rekâtta bir selâm verirdi. Ve bir tek rekâti de iki secdeyle kılar ve secdede (uzun süre) kalırdı. O kadar ki, biriniz secde edip başını kaldırmadan elli âyet okuyacak süre kadar beklerdi. Müezzin sabah ezanını okuyunca ve fecrin doğduğu anlaşılınca, iki rekât hafif bir namaz kılar, sonra sağ yanı üzerine uzanır; müezzin ikamet için gelinceye kadar beklerdi. » (Müslim/müsafirîn: 122- Ebû Dâvud/tetavvu’: 26- Nesâî/ezan: 41, sehv: 74, kıyam: 53- İbn Mâce/ikamet: 181- Ahmed: 6/143, 215)
«Sabah namazına gece melekleriyle gündüz melekleri şâhit olurlar (o saatlerde biraraya gelip hazır olurlar). » (Buharî/ezan: 31, mevakıyt: 16, tefsîr: 17, bed-i halk: 6, tevhîd: 23, 33- Nesâî/salât: 21- Taberânî/sefer: 82- Ahmed: 2/233, 258, 266)
«Her peygamberin (hemen) kabul olunan bir duâsı vardır. Ben duamı (kıyâmet gününde) ümmetime şefaat etmek için sakladım. İnşaallah, sizden Allahʹa hiçbir ortak koşmadığı halde ölen kimse şefaatime nâil olur. » (Müslim/imân: 334, 335, 337, 341, 345- Buharî/daavat: 1- Tirmizî/daavat: 130- İbn Mâce/zühd: 37- Dâremî/rikak: 85- Taberânî/Kurʹân: 26- Ahmed: 1/ 281, 295- 2/275, 313- 3/134)
«Müezzinin sesini işittiğiniz zaman onun dediği gibi deyin. Sonra da bana salât getirin. Kim bana salâvat getirirse, Allah ona on rahmet indirir. Sonra benim için vesîle isteyin. Çünkü vesîle Cennetʹte bir makamdır ki o ancak Allahʹın kullarından birine tahsis edilmiştir. Umarım ki o kul ben olayım. Artık kim benim için v e s î I e isterse, şefaatim kendisine helâl olur. » (Buharî/ezan: 7- Müslim/salât: 10, 11- Tirmizî/salât: 40, menakıb: 1- Nesâî/ezan: 33, 35, 37- İbn Mâce/ezan: 4- Taberânî/nida: 2- Dâremî/salât: 10- Ahmed: 1/120- 2/168- 3/6, 53, 90-4/92, 93, 98, 100- 6/9, 326)
«Müezzinin çağrısını duyduğunuz zaman, kim «Allahım, ey bu tastamam çağrının ve kılınmak üzere olan namazın Rabbi! Muhammedʹe vesîle ve fazîlet ver ve onu vaʹdettiğin Makam-ı Mahmûdʹa yükselt» derse, kıyâmet gününde şefaatim ona vâcip olur. » (Buharî/ezan: 8, tefsîr: 17- Ebû Dâvud/mevakıyt: 43- Nesâî/ezan: 38- İbn Mâce/ezan: 4- Ahmed: 3/354)
«Kıyâmet günü olunca, ben peygamberlerin imamı ve hatibi olurum. Aynı zamanda şefaat sahipleri olurum. Ancak gururlanacak bir şey yok.. » (İbn Mâce/zühd: 37- Tirmizî/menakıb: 1- Ahmed: 5/137, 138)
«İnsanlar kıyâmet günü kabirlerinden kaldırılıp haşır alanına (mahşer yerine) sevkedilirler. Ben ve ümmetim bir tepenin üstünde bulunuruz. Rabbim bana yeşil bir hulle giydirir. Sonra da bana izin verir de Oʹnun dilediği (izin verdiği) kadar konuşurum. İşte bu, Makam-ı Mahmudʹdür. » (Ahmed: 3/456)
BEŞ VAKİT NAMAZ
Bilindiği gibi, beş vakit namaz farz kılınmadan önce Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, İbrahim Peygamber’in (A. S. ) Hanîf Dinine göre, namaz kılardı. İlim adamlarının çoğu bu namazın, ikisi sabah, ikisi de akşam olmak üzere dört rekât olduğunu belirtmişlerdir. Sonra Mi’rac gecesi beş vakit olarak farz kılınmıştır.
Kurʹân’da doksana yakın yerde namazdan bahsedilmekte ve ibâdetler arasında en çok ona yer verilmektedir. Ayrıca iki yerde namazın günde beş vakit olduğuna işâret edilmekte ve daha geniş açıklanması Hz. Peygamberʹe (A. S. ) bırakılmaktadır.
Sözünü ettiğimiz iki âyetten biri Rum sûresinde, biri de konumuzu teşkil eden İsrâ sûresinde geçmektedir.
78. âyette güneşin kaymasından gecenin kararmasına kadar geçen süre, dört vakti kapsamaktadır: Öğle, ikindi, akşam ve yatsı.. Sabah namazı ise, okuma özelliği taşıyan ve meleklerin hazır olduğu bir namaz olarak övülmektedir.
Kitap ve Sünneti yeterince bilmeyen, İslâmî esaslar hakkında ciddi bir araştırma ve bilgisi olmayan bazı yarım aydınlar, «Kurʹân’da yalnız namazdan söz edilir, ama beş vakit olduğu açıklanmaz» diyerek müʹminlerin kafalarını bulandırmaya çalışırlar. Sadece ismen müslüman olan kişilerin ise, dinden tamamen soğumalarına yardımcı olurlar. Oysa Kur’ânʹın iki yerinde namazın beş vakit olduğu belirtilmiştir. Bununla beraber bir an varsayalım ki, Kurʹânʹda beş vakitten söz edilmemektedir. Bu neyi ispatlar? Kur’ânʹda hâkim olan İlâhî üslûp ve kurallardan biri de daha çok konuların, mesele ve hükümlerin ana fikrini, özetini verip açıklama ve detayını Hz. Peygamber’e (A. S. ) bırakmaktır. Aynı zamanda birçok konularda bilimsel araştırmalar yapılmasına, içtihatlarda bulunulmasına imkân vermek ve esneklik metoduyla insan aklına zemin hazırlamaktır.
Kur’ân’da zekât ve oruçtan da bahsedilir, ama zekâtın hangi maldan, ne kadar verileceği; orucun nasıl tutulacağı, daha çok nelere dikkat edileceği açıklanmaz, detayı Peygamberimizin (A. S. ) sünnetine bırakılır.
Eğer Kur’ân’da her konu ve hüküm yeterince açıklansaydı, iki önemli sakınca ortaya çıkardı: Birincisi, Kur’ân’ın en az dört, beş cilt olması gerekirdi. İkincisi ise, ilmî araştırmalara, istinbat ve içtihatlara fazla gerek kalmazdı. Bir Üçüncüsü ise, Kur’ânʹı ezberlemek zorlaşır, onunla meşgul olanlar azalırdı.
TEHECCÜD NAMAZI
«Gecenin bir bölümünde uykudan kalk da sana has, fazladan bir namaz; onunla (Kurʹân ile) kıl.. »
Teheccüd: Kelime olarak, uyuduktan sonra gece kalkmak mânasına delâlet eder. İslâmʹın ilk yıllarında gece namazı hem Peygamberʹe (A. S. ), hem de ümmetine farz olmuş, sonra beş vakit namaz farz kılınınca gece namazının farziyeti ümmetten kaldırılmış, sadece Peygamberimize mahsus fazla bir vacip olarak kalmıştır. (Lübabu’t-te’vîl: 3/174) Ümmet hakkında ise, müstehap sayılmış ve fazîleti hakkında teşvikkâr çok şeyler söylenmiştir.
Gecenin sükûneti içinde her türlü gösteriş, gaile ve gafletten uzak, tam bir ruh safiyetiyle kalkıpʹ namaz kılmak, zikretmek şüphesiz ki insana feyiz ve rahmet kapılarını açar, ruhu olgunlaştırır. O kadar ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi Makam-ı Mahmud’a yükseltirken ümmetini de o makamda tecelli edecek şefaatten nasiplerini alma düzeyine getirir.
Bilindiği gibi, Makam-ı Mahmud, en güzel, en çok övgüdeğer olan şefaat makamıdır ve Peygamberimize (A. S. ) mahsustur. Nitekim okunan ezandan sonra, hadîs bölümünde naklettiğimiz gibi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize v e s î I e, fazîlet ve Makam-ı Mahmud istememiz, ümmet olarak nezaket ve terbiyemiz gereğidir; hem de o makamda Allahʹın izniyle günahkâr kulların lehine yönelecek şefaate lâyık olma arzumuzu duâ makamında kalpten dile getirmemizdir.
HİCRETE HAZIRLIK İŞARETLERİ
«De ki: Rabbim! beni gireceğim yere sıdk ile sok, çıkacağım yerden sıdk ile çıkar ve kendi katından bana yardımcı bir kuvvet ver. »
Daha önceki âyetlerle, İslâm güneşinin yakında Arap Yarımadası’nı aydınlatacağına, müşriklerin yenilgiye uğrayacağına, mü’minlerin sıkıntı ve ıstıraplarının hafifleyeceğine işâretlerde bulunulmuştu. Bu âyetle de çok açık şekilde hicretin pek yakında gerçekleşebileceği hatırlatılıyor; eninde-sonunda hem Mekke’nin, hem de Medine’nin doğruluk ve güven beldeleri olacakları; Peygamber’in (A. S. ) Mekkeʹden sıdk ile çıkıp hicret edebileceği gibi, sıdk ile Medine’ye kavuşacağı haber veriliyor.
İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, bu âyet Peygamber’e (A. S. ), hicret emri verildiği zaman inmiştir. (Tirmizî: Hadisün sahîhün) Hicretin sıdk-u selâmetle sonuçlanması hususunda Allah’ın öğrettiği çok nefis bir duâdır ki, bir yerden başka bir yere yolculuk yapmaya hazırlanan veya göç eden mü’minlere tavsiye edilmektedir.
Ayrıca bu âyeti farklı şekilde yorumlayanlar da olmuştur. Onları şöyle özetliyebiliriz:
a) Rabbim! Benim canımı, sadakat üzere bulunduğum halde al ve kıyâmet günü sadakat üzere beni kabrimden kaldır.
b) Emrolunan hususa beni sadakatla yönelt; men’edilen şeyden beni sadakat üzere iken uzaklaştır.
c) Rabbim, müşriklerin arasından sıdk ile çıkmamı, güvenli yere sıdk ile girmemi sağla.
d) Beni sıdk-u selâmetle Mekkeʹden çıkar, yine sıdk-u selâmetle Medine’ye ulaştır.
Nitekim öyle oldu, hicret emri gelince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, müşriklerin bütün kötü niyet ve tehlikeli plânlarına rağmen Allah’ın sıdk-u selâmet tecellisine mazhar olarak Mekkeʹden ayrıldı ve yine aynı tecelliye mazhar olarak Medine’ye ulaştı Böylece Allah’ın vaʹdi yerine geldi.
HAK GELİNCE BÂTIL YOK OLUR
«De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Çünkü gerçekten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. »
Cenâb-ı Hak bu âyetle, İslâmʹın yükselip başarıya erişeceğini, bunun karşısında bâtılın giderilip yok edileceğini ilân ederken, şu çok önemli hususa mü’minlerin dikkatini çekiyor: Doğru bulunmayınca eğri ortadan kalkmaz, hak gelmeyince bâtıl gitmez. Hakkın gelebilmesi, onu temsîl edenlerin Kur’ân’ın gölgesinde, ilâhî hoşnutluk doğrultusunda bâtılı ezecek bir kuvvet oluşturmalarıyla; maddî ve mânevî silah, araç ve gereçleri biraraya getirip bütünleştirmeleriyle mümkündür.
Cihan Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz de Allah’tan aldığı bu talimat üzerine önce Mekkeʹdeki, sonra da çevresindeki ve Arap Yarımadasıʹndaki putları ve onlara tapanları alaşağı edebilmek için sözü edilen iki kuvveti biraraya getirip bütünleştirdi ve öylece aldığı cihâd emriyle yola çıktı. Neticesi ise, bilindiği gibi, son derece parlak olmuştur.
Nitekim İbn Mes’ud (R. A. ) diyor ki:
«Mekke fethedildiği gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz mütevazi bir eda, mahviyetkâr bir tavır içinde şehre girdi. Kâbe’nin etrafında 360 kadar dikili put bulunuyordu. Elindeki bastonuyla onlara bir bir dokunup devirirken, «Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur» meâlindeki âyeti okuyordu. » (Buharî-Tirmizî - Lübabu’t-te’vîl)
O bakımdan ilim adamları âyetteki «hak» tâbirini «İslâm» ve «Kur’ân» ile tefsîr etmişlerdir. Şüphesiz ki bu yorum, İlâhî murada uygun olmuş, hakkı temsîl eden İslâm ve Kurʹân sağlam imân sâhiplerinin elinde ve dilinde yenilmez bir kudret olarak bâtılın beynini parçalamış ve dünyada bir eşine daha rastlanmayan bir inkılâp yapmıştır. Cenâb-ı Hak bu hususu en duyarlı bir anlatımla Enbiyâ sûresinde şöyle açıklamaktadır: «Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine fırlatırız da onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki bâtıl yok oluvermiştir. » (Enbiyâ Sûresi: 18)
MÜSLÜMANLAR FETHETTİKLERİ ÜLKELERİ PUTLARDAN TEMİZLERLER
İslâm orduları fethettikleri gayr-i müslim ülkelerde, Peygamber (A. S. ) Efendimizin sünnetine uyarak, önce bâtıldan yana put ve benzeri neler varsa, onları ortadan kaldırıp yok ederler. Sonra da İslâm esaslarını, din kültürünü onlara öğretmek için camiler inşa ederler. Mevcut ilim yuvalarını Kur’ânʹdan yana çevirip gereken İslâhatı geciktirmeden yaparlar. Kitap Ehli kabul edilen Yahudi ve Hıristiyanların ibadet yerlerine dokunmazlar, din adamlarını -İslâm’a karşı koymadıkları, fitne ve fesat çıkarmadıkları takdirde- öldürmezler ve onları inançlarıyla başbaşa bırakıp din ve vicdan hürriyetine lâyık olduğu yeri ve değeri verirler.
Fetih yapılmadan, İslâm güçlenip imkânlarını oluşturmadan putları kırmaya kalkışmak, İslâm’ın teblîğ, irşat ve gelişme stratejisine ters düşer. Çünkü böyle ortam ve durumlarda, yarardan ziyade zarar söz konusu olabilir ve bu da İslâmʹın gelişmesini engelleyip hızını kesebilir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mekkeʹde on üç yıllık peygamberliği döneminde ne kendisi, ne de arkadaşları, Kutsal Kâbe’nin etrafındaki putlara dokunmadılar, hisleri tahrik edecek söz ve davranışlardan kaçındılar. Zaten İslâmiyet bizatihi rahmet, hoşgörü, sevgi ve saygı dinidir. Zorbalık, hırçınlık, kırıcılık, insanları küçük düşürücülük gibi nezaket ve edep dışı olan şeyler onda yoktur. O bakımdan Mekke’de müslümanlar sadece Tevhîd İnancı’nı kalp ve kafalara, İlâhî rahmet havasını gönüllere estirmeğe ve insan eliyle yontulup şekillendirilen cisimlerin ilâh olamıyacaklarını anlatmaya çalışmışlar; şirretliğe, küstahlığa ve haksız tecavüzlere misliyle karşılık vermemişler, kötülüğü iyilikle gidermeyi prensip edinip muhtemel bir kargaşalığa ve iç savaşa sebep olacak söz ve davranışlardan kaçınmışlardır.
Zira İslâm Dini, insan hayatının her bölümüne hitap eden, devlet ve milletlerle yakından ilgilenen başlıbaşına İlâhî sistemdir. Plânlı, proğramlı hareket eder, kendi meselelerini cahillerin eline ve iradelerine terketmez; ilmi, gerçek ilim adamlarını rehber edinir, kan dökmeden, fitne çıkarmadan kalplere ilâhî sevgi ve rahmeti doldurmaya çalışır. Nitekim Ashab-ı Kiram fethettikleri ülkelere rahmet, adâlet, hakseverlik, edep, terbiye, nezaket, kardeşlik ve hoşgörü götürmüşler; İslâm’ın gazap değil, rahmet olduğunu her vesileyle ortaya koymuşlardır.
KUR’ÂN ŞİFÂ VE RAHMETTİR
«Kur’ân’dan mü’minlere şifâ ve rahmet olan (parçalar, bölümler, âyetler ve sûreler) indiririz.. »
Kurʹân-ı Kerîm yirmi üç yıla yakın bir süre içinde olayları hedef alarak parça parça indirilmiş ve her parçası inananlara şifa ve rahmet olmuştur.
Kurʹânʹın şifa özelliği, biri bedenî, diğeri ruhî olmak üzere iki yönlüdür. Kurʹân getirdiği İlâhî hakikatlerle kalplerdeki cehalet ve şüphe hastalığını giderip insanları derunî, diğer bir tabirle ruhanî şifâya kavuşturur. Kalpleri örten madde kesafetini kaldırır da İlâhî feyiz ve rahmeti alacak düzeye ve kıvama getirir.
Ayrıca unutmayalım ki, tabibin verdiği ilâç, Kurʹân’ın şifâ iksiriyle karıştırılıp içilirse çok daha tesirli olur. Onun için İslâm bir hastalık zuhur ettiğinde tabibe başvurmayı emrederken şifâyı ondan değil Allahʹtan dilemeyi telkîn eder. Diğer yandan tıbbın iyileştiremediği veya tıbbın elinin yetişemediği birtakım ruhî hastalıkları, iki taraf da kesinlikle inanıyorsa, Kur’ânʹdan şifâ niyetiyle tavsiye edilen şifâ âyetlerini okumakta çok büyük tesirler ve yararlar bulunduğunu unutmamak gerekir.
Nitekim Ashab-ı Kirâmʹdan Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) anlatıyor:
«Biz otuz kişilik bir süvari mangası olarak bir tarafa gönderilmiştik. Akşam olunca bir Arap kabilesine indik. Bizi konuk edinmelerini rica ettik, kabul etmediler. Sonra çok geçmeden telâşla bize gelip kabile reislerini akrep veya yılan gibi zehirli bir hayvanın ısırdığını ve adamın ölmek üzere bulunduğunu anlatarak, afsun yapıp onu iyileştirmemizi ısrarla istediler. Gittik ve ben şifâ niyetiyle yedi defa Fâtiha-i Şerîfeʹyi okudum. Bunun üzerine kabile reisi gözlerini açtı ve iyileştiğini söyledi. Onlar buna karşılık bize otuz koyun verdiler. Koyunlardan birkaç tanesini kesip yedik. Ancak arkadaşlarımızdan bir kısmı yemedi. Medineʹye döndüğümüzde durum Hz. Peygamberʹe (A. S. ) arzedildi. Peygamber (A. S. ) Efendimiz bana sordu: «Fâtiha’da mânevî şifâ bulunduğunu nereden biliyordun? » Ben de, «Ya Resûlellah! o anda kalbime öyle doğdu.. » diye cevap verdim. Efendimiz (A. S. ) «O koyunlardan yeyiniz ve bize de yediriniz» buyurdu. » (Dârekutnî - Ashab-ı Sünen - Tefsîr-i Kurtubî: 10/316)
Ayrıca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, Muavvezeteynʹi okuyup kendi üzerine üflediğini Hz. Âişe (R. A. ) bildirmiştir. (Buharî/fezâil-i Kur’ân: 14-Ahmed: 6/114, 124, 166, 181 - Taberâni/ayn : 10- Kurtubî: 10/317)
İNSAN KARAKTERİ İKİYÜZLÜ MADALYONA BENZER
«İnsana nîmet verdiğimiz zaman yüzçevirir de yan çizer. Kendisine kötülük dokunduğu zaman ümitsizliğe kapılır. »
Bol nîmet, refah ve huzur içindeyken dindar geçinen insanların çoğu veya bir kısmı Allahʹı unutur, ibâdeti bırakır, ya da aksatır. Önce cemaati, sonra yavaş yavaş vakit namazlarını, sonra da cuma namazını terketmeğe başlar. Daha doğrusu ibâdete ihtiyaç duymaz, duysa bile zevk almaz. Tabii bu duruma gelenler, imânını kalbinin derinliğine indiremiyen, şüphelerden kendini kurtaramayan ve daha çok dünyaya önem veren kimselerdir; yoksa yukarıda belirtilen ve insan karakterinin rengini yansıtan husus herkes hakkında câri bir hüküm değildir; ama insanların çoğu öyledir denilebilir.
Böylece insanların çoğu tam nankörlük içinde ömür sermayesini geçici bir nîmetin verdiği sarhoşluk ve şımarıklıkla harcar. Derken bir dert, bir sıkıntı veya felâketle karşılaşır. Refah günleri çok gerilerde kalır ve bu defa ümitsizliğe düşer. Sıkıntılar ardarda onu kovalar. Başka çaresi kalmayınca ruhuna ezelde enjekte edilen Allah duygusu harekete geçer ve çok geçmeden Cenâb-ı Hakk’a yönelip yardım isteme ihtiyacını duyar. O’na sığınır. Felâketi atlatınca, bu defa o sıkıntılı ve üzüntülü günleri unutmaya başlar.
İşte böylece imânı t a k v â temeli üzerine oturtulmamış kişilerin hayatı iki yüzlü bir madalyona benzer.
İnsan karakterini yönlendiren, onu sünnetullah ile uyum haline getirip ikiyüzlülükten, döneklikten kurtaran, şüphesiz ki, Allah’a dosdoğru imân ve Kurʹânʹın şifâ ve rahmet özelliğidir. Bu da çok ciddi bir eğitim konusudur.
Onun için bunu takip eden âyette, insan karakterine parmak basılıyor ve: «De ki: Herkes mizacına ve inancına göre amel eder.. » buyuruluyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, günde beş vakit namazın öneminden ve uyuduktan sonra gece kalkıp ibâdet etmenin yararından söz edildi. Sonra Mekke’de maruz kaldıkları haksızlıklardan dolayı bunalan mü’minlere kurtuluş ve zaferin yakın olduğu müjdesi verildi; yakında din ve vicdan hürriyetinin bulunduğu bir ülkeye hicretin gerçekleşeceğine işâret edilerek, Mekkeli müşriklerin çok geçmeden baş aşağı gelecekleri günün gelip çatmak üzere olduğuna dolaylı şekilde atıf yapıldı. Hak gelince bâtılın yok olacağı bildirilerek artık müsterih olmaları istenildi.
Aşağıdaki âyetle, Peygamberi (A. S. ) müşkil duruma düşürmek isteyenlerin ruh hakkındaki soruları konu ediliyor ve hiçbir çağda reddi mümkün olmayan bir cevap verilerek hakkın her zaman üstün olacağı hatırlatılıyor.