MEÂLİ:
76- Şüpheniz olmasın ki, bu Kurʹân, İsrâil Oğullarıʹna, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerin pek çoğunu (yer yer, bölüm bölüm) anlatır.
77- Hem Kurʹân, şüphesiz ki imân edenlere doğru yolu gösterendir ve katıksız bir rahmettir.
78- Rabbin elbette onlar arasında kendi hükmünü verecektir ve O, çok üstündür, çok güçlüdür ve (her şeyi) bilendir.
79- Artık Allahʹa güvenip dayan. Çünkü sen mutlaka apaçık hak üzeresin.
80- Şüphesiz ki sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönüp gidecekleri vakit sağırlara da (Hakkʹın davetini) duyuramazsın.
81- Ve sen körleri bulundukları sapıklıktan kurtarıp doğru yola eriştirici de değilsin. Sen ancak âyetlerimize inanan kimselere (Hakkʹın sesini) duyurabilirsin. İşte (Hakkʹa) teslim olup esenliğe erişenler bunlardır.
TEVRAT’TAKİ YANLIŞLARI DÜZELTMEK
«Şüpheniz olmasın ki bu Kur’ân, İsrâil oğulları’na, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerin pek çoğunu (yer yer, bölüm bölüm) anlatır. »
Aslı yazılı bulunduğu Levhalarla birlikte kaybolan ve sonradan din adamlarının gayretiyle toplanıp yazılan Tevrat’a hayli hatalar girmiş ve İlâhî kelâmdan daha çok insan sözü karışmıştır. Nitekim bir yahudi olduğu bilinen Filozof Baruch Spinoza, adını vermeden 1670’de yayınladığı «Tractatus theologico-politicus» adlı kitabında şöyle demiştir:
«Kutsal Kitab’ın, olduğu gibi, bir insana gökten inen Tanrı Mektubu olduğuna inanan kişi, hiç şüphesiz beni Kutsal Ruha karşı günah işlemekle suçlandıracaktır. Çünkü ben burada Tanrı Kelâmı’nın yanlışlarla dolu, birçok yerleri kesilmiş, değiştirilmiş ve birçok yerlerinde kendi kendisiyle çelişir hale gelmiş olduğunu ileri sürmekteyim. Ama eğer onlar da düşünecek olurlarsa hiç şüphesiz bağırmaktan vazgeçeceklerdir.. » (Musa Ve Yahudilik/Hayrullah ÖRS - 1966 İstanbul: 4)
Tevratʹın birçok yerlerinin kesilmiş ve değiştirilmiş olduğuna birkaç misal vermemizde fayda düşünüyoruz. Şöyle ki:
a) Kıyâmetʹle ilgili hükümlerin çoğu kesilip çıkarılmıştır. Bu konuya birkaç yerde işâret edilmişse de o da yanlış şekilde aksettirilmiştir. Örneğin, «And Cennet’i, âhiretteki Cennet değil, Yemenʹin güneyinde Adenʹin kendisidir ve Adem Peygamber bu cennette memnu meyva ağacından yemiştir» diye yazılıdır.
Tevrat’taki bu fahiş hatanın, ya mütercimler tarafından, ya da onun aslını bilmeyen bilgisiz din adamları marifetiyle meydana geldiği söylenebilir. Kur’ân bu hatayı tashîh etmektedir.
b) İsrâil oğulları, İsa Peygamber’i peygamber olarak kabul etmezler. Tevrat’ta onunla ilgili haber ve işâretleri olduğu gibi ya değiştirmişler, ya da yanlış yorumlamışlardır. Oysa Hz. İsa (A. S. ), İsrâil oğullarına gönderilen büyük peygamberlerden biridir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîmʹde bu kadri yüce peygambere lâyık olduğu yer ve değer verilerek hem Tevratʹtaki işâretlerin doğru anlaşılmasına yardımcı olunmuş, hem de’ İsrâil oğullarının bu husustaki inançlarını düzeltmeleri tavsiye edilmiştir.
c) Gerek Dâvud, gerekse Lût Peygamber hakkında çok yanlış bilgiler verilerek, peygamberlik makamı zedelenmiştir. Kur’ân’da, Tevrat’taki bu hatalara da atıflar yapılarak gereken doğru bilgiler verilmiştir.
d) Deve’nin mundar olduğu yazılıdır. Oysa deve helâldir.
e) İnsan ölüsü, mundar hayvan leşine benzetilir. İnsan ölüsüne değen, yani dokunan her şey de mundar sayılır. Oysa insan ölüsü aslında mundar değildir. Ölüm olayından hemen sonra yıkanması ise, üzerindeki manevî mundarlığı kaldırır. Böylece ona dokunan hiçbir eşya mundar sayılmaz.
f) Kadın ay hali olunca yedi gün mundar olur; ona bu süre içinde dokunan da mundar olur diye yazılıdır. Oysa bu durumda olan kadınla sadece cinsel temas haramdır. Ne oturduğu yer, ne dokunduğu eşya mundar olur. Kur’ân ve Hadîs bu konuda da Tevrat’taki vaki yanlışları tashîh eder.
Böylece Kurʹân hem Tevrat’ta meydana gelen bu yanlışları düzeltir, hem de yahudilerin dinî konularda kişisel görüş ve yorumlarını ortaya koyarak ihtilâfa düştükleri meselelere dikkatleri çeker ve doğru olanını seçmeleri için gereken yol ve yöntemi açıklar. Zira Kur’ân’a insan sözü karıştırılmamış, içindeki İlâhî kelâm olduğu gibi korunmuştur. O bakımdan her yönüyle doğruluk rehberidir ve imân edenler için katıksız bir rahmettir.
Kur’ân’ın Tevratʹı tashihine ve her konuda doğru yolu gösterdiğine inanmayıp muhalefet edenler arasında Cenâb-ı Hak kıyâmet gününde hükmedecek ve öylece hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırt edecektir.
O halde Peygamberʹe (A. S. ) ve O’nun izinde yürüyen mürşitlere düşen görev, hakkı teblîğ ettikten sonra her bakımdan Allah’a güvenip dayanmaktır.
ÖLÜLERE VE SAĞIRLARA HAKKIN SESİNİ DUYURMAK MÜMKÜN MÜ?
«Şüphesiz ki sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönüp gidecekleri vakit sağırlara da (Hakk’ın dâvetini) duyuramazsın. »
İnsan ruhunun gıdası, bedeninin afiyet kazanması, Allah’a dosdoğru imânla başlar; bu her iki varlık mevcut gıda ve afiyeti alarak yaratıldığı gayeye yönelme imkânını bulmuş olurlar. Önüne nefis, madde ve küfür üçlüsü konulan ruh ise, gerçek gıdasını ve hılkatına uygun bir hayatı kaybeder. Beden de âfiyet havasından mahrum kalır ve böylece ruhla beden arasında büyük bir uyumsuzluk ortaya çıkar. Aynı zamanda o gibi kişilerin dünyalarıyla âhiretleri arasındaki köprü kalkar. Derken onlar bakan körler, duyan sağırlar olurlar.
Mekkeli sapık inkârcıların çoğu bu körlüğe ve sağırlığa mübtelâ bulundukları için Hz. Muhammed’in (A. S. ) teblîğ ve irşadını gerçek anlam ve hikmetiyle duyup anlayamadılar; Kurʹânʹın insan üstü kudretini idrâk edemediler. O sebeple de Cenâb-ı Hak onları körler ve sağırlar olarak vasıflandırmakta ve yaşamakta olan inkârcıların akıllarını iyi kullanmalarını hatırlatmaktadır.
Müşriklerin belirtilen körlük ve sağırlıklarına üzülen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize Cenâb-ı Hak 80. âyetle tesellide bulunarak hayırlı sonucun haktan yana tecelli edeceğini haber vermektedir.
KÖRLERİ DOĞRU YOLA ERİŞTİRMEK
İnkâr ve cehalet körlüğüne mübtelâ olup doğru yolu bulmayan nankörleri doğru yola eriştirmek Allahʹa aittir. Peygamber ve Onun sünnet potasında şekillenen ilim adamlarının görevi ise, doğru yolu göstermek, yanlış yolun tehlikesinden haber vermektir.
O halde toplum hakikati göremiyecek kadar körleşip, imân ve irfan ışığından mahrum kalınca, doğru yolu görmesi çok zor, hattâ bazan imkânsızdır. Bununla beraber insan ruhunu uyandırıp ona gıda veren İlâhî dâvetin sesini öylelerine işittirmeğe çalışmak vâciptir. İşitmedikleri takdirde de üzülmeğe gerek yoktur. Çünkü o durumda davetçi ve mürşit görevini yapmış sayılır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kurʹân’ın her yönüyle doğru yolu gösterdiği konu edildi. Tevrat’ta insan eliyle meydana gelen değişmeler, noksanlıklar ve fazlalıklar üzerinde durularak Kur’ânʹın ondaki vaki yanlışları düzelttiği hatırlatılarak yahudilerin dinî taassupla değil, akıl ve vicdanla konuya eğilmeleri istendi. Sonra da İlâhî dâvetin sesini işitmeyen sağırlara ve hakikati görmeyen körlere dikkatler çekilerek hidâyetin yani doğru yola eriştirmenin Allahʹa ait olduğuna işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, mü’mini kâfirden ayırt edecek büyük bir liderin çıkacağı haber verilerek İslâmʹın geleceğinin çok parlak olacağına işâret ediliyor. Sonra da Allah’ın âyetlerini yalan sayanların âhiretteki durumları konu edilerek, yaşamakta olan inkârcılar uyarılıyor. Aynı zamanda dünyada da inkâr ve zulümlerinden dolayı alçaltıcı bir azapla karşılaşacaklarına atıfta bulunularak mü’minlere ümit, kâfirlere korku veriliyor.