MEÂLİ:
73- Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş; onlara karşı sert davran; onların eyleşecekleri yer Cehennemʹdir. Orası ne kötü gidilecek yerdir!
74- (Küfrü gerektiren sözü) söylemediklerine Allah ile yemîn ediyorlar. And olsun ki, o küfür sözünü söylediler; İslâmʹdan sonra küfre saptılar; erişemedikleri (büyük bir cinâyet) işine de kasdedip yöneldiler. Onların kin ve intikamı, sadece Allah ve Peygamberinin kendi fazl-ü keremiyle mü’minleri doygun kılmalarından ileri geliyordu. Eğer tevbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur; yüzçevirirlerse, Allah onları Dünyaʹda da, Âhirette de elem verici bir azâpla azâplandıracak ve yeryüzünde kendileri için bir dost ve yardımcı da yoktur.
İNİŞ SEBEBİ
Urve b. Zübeyr (R. A. ) diyor ki:
- Münafıklardan Süveyd oğlu Cülas ile Kasım oğlu Mus’âb, Kubaʹdan Medine’ye gelirlerken Cülas bir ara ağzından şu çirkin sözleri kaçırıyor: «Eğer Muhammed’in getirdikleri hak ise, biz eşeklerden daha kötü, daha aşağı olalım! » Bunun üzerine Mus’ab ona şöyle diyor: «Ey Allah’ın düşmanı! vallahi senin bu dediklerini Hz. Peygamber’e (A. S. ) haber vereceğim. » Sonra Mus’âb yemin ettiği gibi gelip durumu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e haber verdi. O da Cülas’ı çağırtıp, «şöyle şöyle sözler sarfettiğini Mus’ab haber verdi, doğru mudur? » diye sordu. Cülas, böyle sözler sarfetmediğini Allah adına yemin ederek bildirdi. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl: İlgili âyetin tefsiri)
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
- Peygamber (A. S. ) Efendimiz bir evin gölgesinde oturuyordu. Bir ara başını kaldırıp şöyle buyurdu: «Az sonra size doğru bir adam gelecek ve tam bir şeytan gözüyle size bakacak. O bakımdan o adam geldiği zaman kendisiyle konuşmayın! » Cidden az sonra gökgözlü bir adam çıkageldi. Peygamber (A. S. ) Efendimiz onu çağırıp sordu:
- Sen ve arkadaşların neden bize sövüp sayıyorsunuz?
Adam bir karşılık vermeden ayrıldı ve az sonra arkadaşlarıyla birlikte gelerek, öyle bir söz kullanmadıklarına dair Allah ile yemin ettiler. Hz. Peygamber de (A. S. ) onları serbest bıraktı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Eshab-ı nüzûl/Nisaburî - Lübabu’t-te’vîl)
Bağavîʹnin Kelbî’den yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Tebûk seferinde bir konuşma yaptı ve münafıkları kasdederek, onları «murdarlar» diye vasıflandırdı. Münafıklardan Cülas adındaki adam da, «eğer Muhammed doğru ise biz de eşekten daha aşağı olalım! » diyerek mırıldandı. Resûlüllâh (A. S.), Medine’ye dönünce Âmir b. Kays gelip Cülas’ın dediklerini Hz. Peygamber’e (A. S. ) haber verdi. Cülas inkâra sapıp Âmir’in yalan söylediğini iddia etti. O sebeple Hz. Peygamber (A. S. ) ikisinin de ikindi namazından sonra yemin etmesini emretti. Ne var ki, her ikisi de, doğru söylediklerine dair Allah ile yemin etmekten çekinmediler. Âmir (R. A. ) bu olay üzerine çok üzüldü, yalancı, müfteri durumuna düşmeği bir türlü hazmedemedi ve ellerini kaldırıp «Allahım! ikimizden kimin doğru söylediğini Peygamberine bildir» diye duâ etti. Peygamber (A. S. ) ve hazır bulunan müʹminler bu duâya amîn dediler. Çok geçmeden yukarıdaki âyetler indi. (Eshab-ı nüzûl/Nisaburi - Lübabu’t-te’vîl)
Rivâyete göre, bu âyetler inince Cülas, Resûlüllah’a (A. S. ) gelip tevbe etmek istediğini, Âmir’in doğru söylediğini itiraf etmiş ve Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in Allah’tan vahiy aldığına inanarak gönülden tevbede bulunup dosdoğru müslüman olmuştur.
KÂFİRLERLE VE MÜNAFIKLARLA SAVAŞMAK
«Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran.. »
İslâmiyet Medine’yi merkez seçip şehir devletini kurduktan ve savaşacak duruma geldikten sonra, müşrikler artık açıktan saldırma cesaretini bulamadılar. O nedenle birtakım gizli plânlar hazırlamaya koyuldular. İç düşman sayılan münafıklardan da devamlı destek sağlıyorlar ve olup bitenleri günü gününe haber alıyorlardı.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ise, her şeye rağmen yumuşak davranıyor, putperestlerle yahudilerin kabalıklarına sabrediyor ve yakında hakikatı anlarlar diye ümitleniyordu. Peygamber’in (A. S. ) hoşgörüsünün sebep ve hikmetini anlayamıyan bu iki grup iyice gemi azıya alıp İslâmiyet ve Müslümanlar aleyhine olmadık sözler sarfediyor, çoğu zaman her türlü terbiye sınırını aşıyorlardı. Tebûk seferinde bilhassa münafıkların moral bozucu söz ve davranışları kulaklarda devamlı çınlıyor, gözler önünde canlanıyordu.
Böylece hep geriye giden, hakikate bir türlü yanaşmak istemiyen münafıklar, kendilerini hidâyet sınırına getirmeyi akletmedikleri ve bu husustaki uyarı ve irşatlara kulak vermedikleri için sünnetullah hükmünü yürüttü, bunlarla ciddi bir savaşa girişmenin zamanı geldiğini açıkladı.
İslâm’a karşı her zaman kötü niyet besleyip fırsat buldukça bunu açığa vuran kâfirlere karşı son çare olarak silâha başvurulacak; iç düşman olan münafıkların ise, içlerindeki kötü düşünce, fena niyet teşhîr edilecek, toplum arasında onların ikiyüzlü dönek kişiler oldukları belirlenerek soğuk bir savaş uygulanacaktı.
Bu metot ve taktik başarılı oldu. Kısa zamanda Arap Yarımadası putlardan ve putperestlerden temizlenirken münafıkların da yalnızlığa itilerek itibarsız, güvensiz âdi kişiler oldukları her tarafta duyulup anlaşılmış oldu.
74. âyetle münafıkların maskelerinin düştüğüne işâret edilerek onların kin ve intikam duygularının asıl sebebi açıklanıyor.
Tevbe edenlere ise, İslâm rahmet kapısını her zaman açık tuttu ve tutmaktadır. Küfür ve nifakta ısrar edenleri ise, rüsvay edip tesirsiz hale getirdi. Âhiret azâbı daha şiddetli ve devamlı olacaktır.
MÜNAFIĞIN GERÇEK DOSTU VE YARDIMCISI YOKTUR
«Ve yeryüzünde kendileri için bir dost ve yardımcı da yoktur. »
İkiyüzlü, içi küfür dolu, dıştan mü’min veya müslim görünmeye çalışan münafıklar, bulundukları ülkenin iç düşmanlarıdırlar. Dış düşmanlar ve belli güçler bu gibilerini, amaca ulaşmak için birer piyon olarak kullanırlar. Amaçlarına ulaşınca da o piyonları tesirsiz, zararsız hale getirmenin çarelerini düşünürler. Çünkü ekmeğini yediği, suyunu içtiği öz vatanını ve milletini satmak isteyenlerden hiç kimseye hayır gelmiyeceğini çok iyi bilirler. Hele o kin ve düşmanlık dine, kutsal değerlere, ahlâk ve fazîlete ise, münafıkların ruhlarının nasıl karardığı, yalan ve iftirayı sanat haline getirdikleri kendilerinden anlaşılır. O bakımdan da münafıklar ne kendi toplum ve milletinin nazarında, ne de kendilerini piyon olarak kullananlar yanında muteber insanlar sayılırlar; kendilerine hep şüpheyle bakılır. Aslında münafık hep yalnızdır ve yalnız kalmaya mahkûmdur. Dünyada da, âhirette de onun kader çizgisi yalnızlık ve şerefsizlik damgasıyla damgalanmıştır.
Kur’ân bu gerçeği şu cümleyle ne güzel özetleyip beyân buyurmaktadır: «Yeryüzünde münafıklar için bir dost ve yardımcı da yoktur.. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle İslâm’ın Arap Yarımadası’nda hatırı sayılır bir devlet haline geldiği, o bakımdan münafıklarla müşriklere daha fazla müsamaha edilmiyeceği açıklandı. Gerektiğinde savaşa başvurulacağı da bir tehdît anlamında hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle münafıklardan bir kısmının nîmete eriştikleri takdirde muhtaçlara yardımcı olacaklarını vaʹdettikleri halde, sözlerini yerine getirmediklerine dikkat çekiliyor, böylece döneklerin önemli bir sınav geçirdikleri ve başarılı olmadıkları belirtiliyor. Sonra da mü’minlerden az-çok sadaka verenlere münafıkların tahammül edemedikleri, o yüzden ileri-geri konuşup onları ahmaklıkla vasıflandırdıkları açıklanarak mü’minlerin faziletli bir düzeyde bulundukları bildiriliyor ve iyi amellerine devam etmeleri işâret yollu istenilerek kendilerine büyük mükâfatların hazırlandığı haber veriliyor.
Diğer yandan münafıklardan ölenler için istiğfar etmenin hiçbir yarar sağlamıyacağı, içi küfürle kararmış bulunduğu halde ölenlerin Allah tarafından bağışlanmıyacağı bildiriliyor.