MEÂLİ:
69- Ey imân edenler! Musaʹya eziyet edenler gibi olmayın; Allah, Musaʹyı onların dediklerinden temiz tutup uzaklaştırdı. O, Allah katında değerli ve itibarlı idi.
70- Ey imân edenler! Allahʹtan korkun (Peygamberi incitmekten) sakının ve hep doğru söz söyleyin ki,
71- Allah işlerinizi sizin için düzeltip yararlı duruma getirsin; günahlarınızı bağışlasın. Kim Allahʹa ve Peygamberine itaât ederse, gerçekten o, büyük bir kurtuluşa ermiştir.
72- Şüphesiz ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korkup titrediler; insan onu yüklendi; şüphesiz ki o, çok zâlim ve çok câhildir.
73- Şunun için ki, Allah, ikiyüzlü dönek erkeklerle, ikiyüzlü dönek kadınlara; Allahʹa ortak koşan erkeklere, Allahʹa ortak koşan kadınlara azâp edecek ve imân eden erkeklerin, imân eden kadınların tevbesini kabul edecek. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
İNİŞ SEBEBİ
Münafıklar ile Yahudîler durmadan Hz. Muhammed’in (A. S. ) yaşayış tarzını, âile hayatını, evine bizzat öte beri alıp taşımasını tenkîd ediyor; gizli-açık, dolaylı dolaysız ona eziyet ediyorlardı. Cenâb-ı Hak, içinde kin ve haset, nifak ve şikak hastalığı bulunanların tarih boyunca gönderilen peygamberlerin karşısına çıkıp eziyette bulunduklarını hatırlatarak, Musa Peygamberʹe (A. S. ) yapılan eziyeti buna misâl göstermekte ve böylece yahudi milletinin karakter yapısı hakkında bilgi vermektedir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Doğrusu Musa (A. S. ) edepli, terbiyeli, vücudunu örten, utanıp hayâ duyduğu için de teninden bir yer açık tutmayan bir kimse idi. O yüzden İsrâil oğulları’ndan bir kısmı, «Musaʹnın kendini bu kadar örtmesi, sırf tenindeki alacalıktan veya debelikten, ya da bir dertten dolayıdır» diyerek ona eziyet ediyorlardı. » (Tirmizî/tefsîr: 33- Buharî/enbiyâ: 28- Ahmed: 2/315, 515)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün ganîmet malını taksim etmiş bulunuyordu ki, imânı zayıf olan bir adam, «bu taksimde Allah rızası gözetilmemiştir» diyerek Hz. Peygamberi gayr-i âdil olarak suçlamış oldu. Onun bu ölçüsüz sözünü işiten bir sahabi, «ey Allah düşmanı, senin bu sözünü mutlaka Hz. Peygamber’e haber vereceğim» diyerek gelip durumu Resûlüllahʹa (A. S. ) arzetti. Resûlüllâh (A. S. )ın yüzü kızardı ve şöyle buyurdu:
«Allah, Musaʹya rahmet eylesin; o bundan daha çok eziyete uğradı da sabretti. » (Buharî/humus: 19, enbiyâ: 27, meğâzî: 56, edeb: 53, 71, isti’zan: 47, zekât: 140, 141- Tirmizî/menakıb: 63- Ahmed: 1/380, 396, 411, 436, 441, 453)
Ebû Musa el-Eşʹârî (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz öğle namazını kıldırdıktan sonra eliyle işaret edip oturmamızı emretti ve şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki Rabbim bana, Allah’tan saygı ile korkmanızı ve doğru söz söylemenizi emretmemi buyurdu. » Sonra kalkıp zevcelerine uğrayarak onlara da: «Rabbim bana, Allahʹtan saygı ile korkmanızı ve doğru söz söylemenizi emretmemi buyurdu» diyerek teblîğde bulundu. (İbn Ebî Hâtim - Müsned-i Ahmed: 4/391, 413)
«En şiddetli belâ (sıkıcı, üzücü sınav) peygamberler üzerinedir; sonra derece derece sürüp gider; adam dinine bağlı bulunduğu ölçüde belâ ile karşılaşır. Dinine çok bağlı ise belâsı o nisbette şiddetli olur; az bağlı ise ona göre belâ başına gelir. O kadar ki, kul yeryüzünde hatâsız (günahsız) yürüyünceye kadar belâ onun peşini bırakmaz. » (Dâremî/rikak: 67)
«İnsanlardan en şiddetli belâya uğrayan peygamberlerdir, sonra sâlihler, sonra da derece derece farklı olanlardır. » (Tirmizî/zühd: 57- İbn Mâce/fiten: 23)
DAVANIN BÜYÜKLÜĞÜ BELA FIRTINASINI ŞİDDETLENDİRİR
«Ey imân edenler! Musaʹya eziyet edenler gibi olmayın; Allah, Musa’yı onların dediklerinden temiz tutup uzaklaştırdı. O, Allah katında değerli ve itibarlı idi. »
Bilindiği gibi büyük davâlar, yüce amaçlar üstün himmetlerle, büyük fedakârlıklarla gerçekleşebilir. Ebedî saadet, ilâhî hoşnutluk pısırıkların, uyuşukların, nemelâzımcıların, sadece nefsiyle meşgul olup dinine hizmete yanaşmıyanların yüzüne gülmez ve onlardan yana tecelli etmez. Hem üstün ve yüksek nîmetler, büyük külfetleri gerektirir.
Mekke’de ve Arap Yarımadasıʹnda yaşayan kabileler iyice soysuzlaşmış, canileşmiş ve katı putperest olmuş kimselerden oluşuyorlardı. Merkezî bir otorite yoktu. O yüzden saldırılar, yağmacılıklar, adam öldürmeler, kadın ve kızları esir edinip pazarlarda davar gibi satmalar birbirini kovalıyordu. Böyle bir ortamda sahneye çıkan Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizin karşılaşacağı sıkıntı, üzüntü ve belâyı bir düşünelim..
Her peygamber kendi derecesine, hitap ettiği muhite ve insanlara göre aynı şeylerle karşılaşmıştır. İsrâil oğullarını Firʹavn’ın esaretinden kurtaran Musa Peygamber (A. S. ) bile onların dilinden, ölçüsüz söz ve davranışlarından kurtulamamış, hayli sıkıntılar çekmiş, üzüntüler duymuştur.
Musa Peygamber yaratılışı ve yüklendiği kutsal görevi gereği, çok terbiyeli, edepli, iffetli ve hayâlı idi. O bakımdan vücudunu iyice örter, teninin görünmesine imkân vermezdi. Onun bu hayâsını kötüye yorumlayanlar, onu alacatenli veya debe, ya da eş cinsellikle suçluyor ve durmadan ona bu gibi kusurları yakıştırmaya çalışıyorlardı. O bir gün tenha bir yerde yıkanırken şiddetli esen rüzgâr elbiselerini insanların bulunduğu tarafa sürükleyip götürdü. O da elbisesini kurtarmaya çalışırken o arada vücudunu görenler oldu. Herhangi bir arıza veya kusuru bulunmadığı anlaşıldı, ama yıllarca bunun dedikodusuna katlanmasından sonra..
Musa (A. S. )ın «vecîh» olduğu bildiriliyor. Bu sıfat Arapça bir kelimedir ve daha çok şu manalara delâlet eder:
a) Kadri yüce idi,
b) Çok şerefli ve itibarlı idi,
c) Makam ve mertebesi çok yüksekti,
d) Terbiyeli, iffetli ve vakarlı idi..
MÜʹMİNİN SAADETİ İKİ MADDEDE ÖZETLENMİŞTİR
«Ey imân edenler! Allahʹtan korkun (Peygamberi incitmekten) sakının ve hep doğru söz söyleyin ki.. »
Kur’ân-ı Kerîm İlâhî beyânın yüksek anlatımıyla, müʹminin dünya ve âhiret mutluluk ve huzurunu iki madde halinde özetlemektedir:
a) Allah’tan saygı ile korkup fenalıklardan, peygamberi incitmekten sakınmak,
b) Her hâl-ü kârda doğru söz söylemek..
Diyebiliriz ki bu iki madde İslâm ahlâkını bütünüyle içine almakta; iyi, yararlı ve erdemli olmanın mayasını oluşturmakta ve insanın kaderini çizmektedir. Zira saadete açılan iki kapı vardır: Birincisi, işlerin İlâhî emirler doğrultusunda düzene sokulmasıdır. İkincisi ise, işlenen günah ve kusurların ağırlığını bu çerçeve içinde hissedip pişmanlık duyarak Allahʹa yönelmek; tevbe ve istiğfarda bulunarak bağışlanma mutluluğuna erişmektir.
Bütün bunlar, yani Allah korkusunu içimizde taşımak, doğru söz söylemek, işleri düzene sokmak ve İlâhî mağfirete erişmek mutlak anlamda Allahʹa ve Peygamberine itaâtle gerçekleşir. O halde faziletin kaynağı, doğruluğun menbaı, düzenli hayatın sırrı ve hikmeti mutlak itaâttir. Taâtin temeli ise, şüpheden uzak sağlam imândır.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, konumuzu oluşturan 70. âyete, «Ey imân edenler! » sözüyle başlamıştır.
EMANETTEN MAKSAT NEDİR?
«Şüphesiz ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korkup titrediler; insan onu yüklendi.. »
Göklere, yere ve dağlara sunulan, fakat onların taşımaya güç getiremiyerek taşımaktan korkup kaçındıkları «emanet» ne olabilir? Bu konuda ashab-ı kirâm ve tabiînden birçok ilim adamlarından farklı yorumlar rivâyet edildiğini görüyoruz. Önce şunu belirtelim ki, Kurʹân âyetlerinin delâlet ettiği mana ve hikmeti en iyi anlayan ve bilen, şüphesiz ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’dir. O bakımdan bizi aydınlatan bir hadîsin İmam Tirmizî tarafından tesbit edilerek nakledildiğini müşahede etmekteyiz. Hadîs meâlen şöyledir:
«Şanı Yüce Allah, Âdemʹe: «Ya Âdem! Şüphesiz ki ben emaneti göklere ve yere arzettim, onlar buna takat getiremediler. Sen ise, emâneti taşıdığı şey (sorumluluk)la kaldırmaya güç getirir misin? » diye sordu. Âdem: «Ya Rab, ondaki şey nedir? » diyerek o şeyi öğrenmek istedi. Allah ona: «Emaneti taşıyabilirsen mükâfatlanırsın; zayiʹ edersen gazâba uğratılırsın» buyurdu. Bunun üzerine Âdem emaneti, içindeki şey (sorumluluk)la birlikte yüklendi; o yüzden Cennet’te ancak sabah namazıyla ikindi namazı arasındaki süre kadar kalabildi; Şeytan onu (aldatıp) oradan çıkardı (çıkarılmasına sebep oldu). »
Böylece insana yükletilen «emânet» dinî vazifelerin tamamıyla ilgili bulunan sorumluluktur. Onu, yaratıldığımız amaca yönelik anlamda koruduğumuz takdirde bizi mutlu eder; koruyamadığımız takdirde mutsuz eder.
Bunun için cumhur-i ulemâ, burada geçen «emâneti», dinî vazifelerin tamamı olarak yorumlamıştır.
Diğer yandan sözü edilen cumhura ışık tutan ve bu konuda malzeme veren ilim adamlarının az farklı yorumları ise şöyledir:
a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Allahʹın kullarına farz kıldığı şeylerin tamamıdır.
b) İbn Mes’ûdʹa (R. A. ) göre: Kişiye emâneten bırakılan söz, mal ve can olabileceği gibi, namaz, zekât, oruç, hac, doğru söz, borcu ödeme, ölçü ve tartıyı tam kullanma ve adâletle iş görme de olabilir.
c) Ubey b. Kâbʹe (R. A. ) göre: Adamın nikâhladığı eşi ve çocuklarıdır.
d) Ebû Derdâʹye (R. A. ) göre: Cünüplükten dolayı yıkanmaktır.
e) Abdullah b. Amr’e (R. A. ) göre: Bedenimizdeki organlarımızdır.
f) Allahʹın varlığına ve birliğine delâlet eden belgelerdir. Allah bunları göklere ve yere, aynı zamanda dağlara sundu, onlar kabul edip hepsini yüklenip izhar ettiler.
Bu son yoruma göre, âyette geçen «arz» kelimesi, «izhar» anlamında kullanılmıştır.
İnsanoğlu ise, bu delil ve belgeleri gizleyip izhar etmediğinden kendi kendine zulmedip cehlini ortaya koymuştur. Bundan dolayıdır ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Dört şey sende bulunduğu takdirde artık dünyadan, dünyalıktan yana kaçırdığın diğer şeylerden dolayı sana bir şey gerekmez: Emâneti korumak, doğru sözlü olmak, güzel ahlâk üzere bulunmak, helâl ve temiz bir lokma yemek. » (Müsned-i Ahmed: 2/177)
EMÂNETİN GÖKLERE VE YERE SUNULMASI
Bilindiği gibi, varlık âlemi her şeyiyle hareket halindedir. Her şey yaratıldığı kanuna ve İlâhî plândaki çizgisine bağlı kalıp amacına yönelik olarak hareketini ve hizmetini sürdürmektedir. Ancak onların İlâhî buyruğa mutlâk anlamda itaâti, gayr-i şuurîdir; diğer bir anlatımla, irâde dışı ve bir bakıma mihanikîdir. Sunulan emanet ise, akıl, idrâk ve şuurdur ki bunlar bütünüyle sorumluluk gerektiren İlâhî emânetlerdir. Her biri yerinde ve amacında kullanılmadığı takdirde kişiyi yaratıldığı hilkat kanununa ve plândaki yerine ters düşürür de o yüzden o, bedbahtlar sınıfında yerini almış olur.
Gökler ile yere sunulması ise, takdirî ve temsîlidir. Öyle ki, emânetin ve ona bağlı sorumluluğun İlâhî haklarla ve insan hukukuyla içiçe olduğunu, bunun da çok büyük mesuliyetleri beraberinde getirdiğini tasvîr için nefis bir benzetme yapılmıştır. Buna ilim dilinde «temsîlî istiâre» denir.
EMÂNETİ YÜKLENMENİN SORUMLULUĞU
Kurʹân, emânetle ilgili sunuş tarzının ve onunla ilgili sorumluluğun sebep ve hikmetini iki noktada özetlemektedir:
1- Aklını, idrâkini ve diğer yeteneklerini sünnetullah doğrultusunda yaratıldıkları amaca uygun kullanmayanların, ruhlarındaki paslanmayı ortaya çıkarmak ve bu yüzden çeşitli vesilelerle Allah’a ortak koşmaları, ikiyüzlülük ve döneklik yapmaları sebebiyle onları cezalandırmak,
2- Emâneti yerinde, gayesine uygun kullanan müʹminlerin ruhlarındaki cevheri ortaya çıkarmak ve bu arada zaman zaman sünnetullah çizgisinden az-çok kaydıklarını idrâk edip pişmanlık duymak suretiyle dönüş yapanları, tevbe ve istiğfarda bulunanları bağışlayıp mutlu kılmak..
İşte insan ruhundaki cevheri ortaya çıkaran bu emânettir ki dünya hayatına, ölüm olayına ve âhiret âlemine anlam kazandırmakta; birinin diğerini tamamladığını bütün hikmet ve felsefesiyle yansıtmaktadır.
Şüphesiz Allah, inkâr ve sapıklığı bırakıp hakka yönelen ve imân düzeyinde sâlih amellerde bulunan kullarından yana hep merhametlidir ve hep bağışlayandır. Yetmiş üçüncü âyetin «Allah gafûr ve rahîmdir» cümlesiyle noktalanması, müʹminlere müjde vermekte, inkârcı sapıkları uyarıp hakka ve geniş rahmete dâvet etmektedir.
Ahzâb Sûresiʹne, Allahʹtan korkup her türlü inkâr ve kötülükten sakınmamız ve kâfirlerle münafıklara uymamamız emredilerek başlandı; bu emre uymayan münafık ve müşriklere azâp edileceği hatırlatılarak, uyan müʹminlerin tevbelerinin kabul edileceği ve o sebeple İlâhî rahmet ve gufrana mazhar kılınacakları müjdelenerek bitirildi.
Bu sûrenin de tefsîrini bize kolaylaştıran Cenâb-ı Hakkʹa hamd-u senâlar; her vesileyle yolumuzu aydınlatan, kalbimize ışık tutan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.