Nahl Suresi 70-74. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفّٰيكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـًٔا اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ قَدِيرٌ وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ فَمَا الَّذِينَ فُضِّلُوا بِرَادِّي رِزْقِهِمْ عَلٰى مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَهُمْ فِيهِ سَوَاءٌ اَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَنِينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّٰهِ هُمْ يَكْفُرُونَ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْتَطِيعُونَ فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

70.

Allah, sizi yarattı. Sonra sizi öldürecek. İçinizden kimileri de, bilgili olduktan sonra hiçbir şeyi bilmesin diye ömrünün en düşkün çağına ulaştırılır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeye) hakkıyla gücü yetendir.

Diyanet İşleri

71.

Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah'ın nimetini mi inkar ediyorlar?

72.

Allah, size kendi cinsinizden eşler var etti. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyleyken onlar batıla inanıyorlar da Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?

73.

Allah'ı bırakıp da, kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlayamayan ve buna gücü de yetmeyen şeylere tapıyorlar.

74.

Artık Allah'a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

70- Allah sizi yarattı, sonra da canınızı alır. Sizden kimi ömrünün en fena ve en sevilmiyen noktasına itilir ki (o devrede artık) bildiğini bilmez olur. Şüphesiz ki Allah’ın her şeye gücü yeter.

71- Allah rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kılmıştır. Üstün kılınanlar ellerinin altındakilere rızıklarını kendilerine eşit olacak ölçüde çevirip verici değillerdir. Allahʹın nîmetini bile bile inkâr mı ediyorsunuz?

72- Allah, size kendinizden eşler verdi ve eşlerinizden size oğullar ve torunlar meydana getirdi ve sizi pâk ve helâl şeylerden rızıklandırdı. Bu­na rağmen bâtıla inanıyorlar da Allahʹın nîmetini onlar inkâr mı ediyorlar?

73- Allahʹı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık (çıkarıp vermeye) sâhip olamıyanlara ve buna güç getiremiyenlere mi ta­pıyorlar?!

74- O halde artık Allah’a misâller (benzerler, örnekler) koşmayın. Şüphesiz ki Allah bilir, siz bilmezsiniz.

İLGİLİ HADÎS

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sık sık şöyle duâda bulunurdu:

«Allahım! Cimrilikten, tembellikten, çok yaşlanmaktan, ömrün en fena ve en sevilmeyen (bunaklık) döneminden, kabir azâbından, Deccal fitne­sinden ve ölüm ile dirim fitnesinden sana sığınırım. » (Buharî/daavat: 37, 38, 39, 41, 42, 44, 45, 46, 57- Müslim/zikir: 48, 76- Tirmizi/daavat: 76- Nesâî/istiaze: 17, 26, 51, 52, 56- Ahmed: 1/305, 2/414-6/57)

ALLAH VERDİĞİ BİLGİYİ GERİ ALIR

«Allah sizi yarattı, sonra da canınızı alır. Sizden kimi ömrünün en fena ve en sevilmeyen noktasına itilir ki (o devrede artık) bildiğini bilmez olur. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir. »

Şüphesiz ki hayatı içgüdüden gelme bir duyguyla seviyoruz. Ama ıstırapsız, tehlikesiz bir hayatı istesek de, istemesek de o zıtların sürtüşüp boy ölçüştüğü; tebessüm ve gözyaşlarının birbirini izlediği görüntüler ve­rerek kendi yoluna devam eder. Böylece bazan sevindirerek, bazan üzerek mukadder olan son noktasına kadar devam eder.

Öyle ki, hayat, bağlı bulunduğu İlâhî kanun gereği akıp gitmekte ve gittikçe de kudretini kaybetmektedir. Buruşan deriyi eski haline döndür­mek, ölen hücrelerimizin yerine böyle bir yaşta yenilerini imal etmek eli­mizde değildir. Zira biz kendi kendimizi yaratmadığımız gibi, kendimizi de bütünüyle, iç ve dış organlarımızla sevk ve idare eden de değiliz. Vü­cudumuzun önemli bir kısmına kumanda edemiyoruz. Onlar bütünüyle bi­zim irâdemizden kopuk bağımsız olarak faaliyetlerini sürdürmekteler.

O halde bizi yaratıp kendi mutlak tasarrufu altında bulunduran ve hayatımızı birtakım ölçülere bağlayıp proğramlayan çok yüce bir kudret vardır ki, O Allah’tır.

İşte bu sonsuz ve üstün kudret önce ruhumuzu yarattı. Bir süre onu ruhlar âleminde bekletip o âlemle ilgili bilgilerle donattı. Sonra sırası gelin­ce onu dünya denilen aşağı âleme gönderdi. Ne var ki, ruhumuz, ruhlar âleminden ayrılıp ana rahminde oluşan bedenimize girince, o yüce âlemde edindiği bilgiler kendisinden geri alındı. Böylece gelişmesi, bedenin geliş­mesine bağlanarak bu ikinci âlemde yeni bilgiler edinmesine imkân hazır­landı. Sonra da bedende hayvanî ruha kumanda ederek mukadder vakit gelinceye kadar orada eyleşir ve bir gün gelir de bedenle hayvanî ruhu ölüme terkedip ayrılır. Ayrılınca da eski bilgileri kendisine iade edilir de iki âlemle ilgili bilgiler birleşip bütünleşir.

Ruh, girdiği bedenin şeklini aldığı halde Berzah âlemine intikal eder. Bu defa orada yeni bilgiler edinir ve kıyâmet kopuncaya kadar orada bek­ler. Müʹminler o âlemde cennet kokusuyla nîmetlenerek; kâfirler ve mü­nafıklar, sonra da azgın zalimler cehennem kokusuyla azap edilerek dün­ya ile âhiret arasında bir dönem geçirirler. Kıyâmet gününde her ruha ait beden yeniden oluşup vücut bulduktan sonra ikinci hayata başlamak üze­re ruhlar hazırlanan bedenlerine girerler.

Dünya hayatının bir başka dikkat çekici yanı da şudur: Cenâb-ı Hak kudretini izhar etmek, insana aczini, çaresizliğini bildirmek için bazı kişi­lerin ömrünü en fena ve zayıf noktasına kadar uzatır. O kadar ki, zihin ka­biliyetlerinde bir gerileme kendini hissettirir. Sadece oksijen ve glikozla çalışan beyin, bir yandan yeterince kan alamaz ve hücre sayısında önemli eksilmeler ortaya çıkar. Bu kerteye gelen insan bildiğini bilmez olur; sa­bah yediğini akşam unutur. Derken bir süre sonra iyice bunama başlar ki, Kur’ân buna «erzel-i ömür» diyor. Ancak bunamadan dolayı kaybedilen bilgiler, büsbütün kaybolmaz. Çünkü onlar hafıza denilen beyin arşivinde bir dizi halinde muattal bir vaziyette bekletilirler. Ölüm olayından sonra tekrar ve daha kusursuz olarak ruhun denetimine verilir ve faal duruma getirilirler. Bu dönemi şöyle de tasvîr edebiliriz: Beyin çok mükemmel, hatta mükemmelin de ötesinde çok geniş kapasiteli bir bilgisayardır. Mey­dana gelen bir arızadan dolayı bir süre çalışma özelliğini kaybetmiş olur; ama hafızaya aktarılıp proğramlanan bilgiler aynen kalır. Ruh o proğram­ları bütünüyle kendi bantına almış durumdadır. Kıyâmet gününde ölüler diriltildiğinde, ruh kendi bantındaki bilgileri ikinci bedende teşekkül eden daha kuvvetli bir beyne aktarır. Böylece bunaklık döneminde unutulan bü­tün bilgiler fire vermeden ortaya çıkma imkânına erişir.

Çünkü Cenâb-ı Hak, bütün bunları önceden en ince hesaplara göre proğramlamıştır. Günü, vakti, saati gelince aynen ortaya çıkar. Hikmet ve proğram dışı hiçbir olay yoktur ve olamaz da..

RIZIK HUSUSUNDA KİMİNİN KİMİNDEN ÜSTÜN KILINMASI

«Allah rızık hususunda kiminizi kimi­nizden üstün kılmıştır. »

İlâhî hilkat fabrikasının eşsiz imalâtı akıllara durgunluk vermektedir. Aynı türden olanları bile farklı yaratır. Kalıtım sabit kalır, türün bireyleri ayrı ayrı biçim, renk ve karakterde üreyip gelişir. Koyduğu plân, hazırladı­ğı proğram aksamadan hedefine doğru ilerler.

Neden farklı imalat?

Aynı ana-babadan dünyaya gelen on çocuğu düşünün; her birinin rengi, fizyonomisi, biçimi, yeteneği ve karakteri ayrıdır. Kimi daha zeki, kimi daha becerikli, kimi tembel uyuşuk, kimi hareketli ve sokulgandır. Kimi de zengin olmada daha başarılıdır. İlâhî plân, bu farklılığa ataları sebep kılmış ve gen denilen harikaya, birkaç batın yukarı ataların yetenek ve karakterlerini, irsî kusur ve meziyetlerini yerleştirmiştir. Öyle ki: Ken­dini içkiye verip kanını zehirleyen, sağlığını bozan, hormonlarında birtakım tahribatın meydana gelmesine sebep olan ana-babadan meydana gelecek çocuk, birtakım irsî kusurlarla gözlerini dünyaya açar. Çok yakın hısımıyla evlenen çiftin de çocukları bazan geri zekâlı doğabilir. Bir de bu düzeyde doğan çocuklardan ileride dünyaya gelecek çocukları düşünün..

Görülüyor ki, toplumun birçok yönlerden farklı insanlardan meydana gelmesinde, atalarının yaşayışlarının tesiri çok büyüktür. İlâhî sünnet gen­leri bu hususta aktarıcı araçlar olarak kullanırken, diğer yandan toplum hayatının dengeli olabilmesi, birinin diğerine muhtaç bulunmasına bağla­mıştır. Kabiliyetler çok farklıdır, kimi fen alanında, kimi sanatta, kimi zi­raatta kimi ticarette, kimi de ilim ve irfanda daha çok başarılı olur. İn­sanların hepsi aynı yetenek ve güçte yaratılsa ve o yüzden hepsi de aynı ölçüdeki kabiliyetlerini ortaya koysaydı, hayat hiçbir zaman bugünkü gibi dengeli, düzenli olamazdı.

İşte Kur’ân bu hassas noktaya dokunurken iki önemli ipucu veriyor: Biri, irsî kusur ve meziyetlerin kuşaktan kuşağa geçmesi, diğeri denge ve düzenin sağlanması..

Sonra da sosyalizmi gerçekleştirme düşüncesiyle yola çıkanlara ses­lenilerek şöyle uyarıda bulunuluyor: «Üstün kılınanlar ellerinin altındaki­lere, rızıklarını kendilerine eşit olacak ölçüde çevirip verici değillerdir. Al­lahʹın nîmetini bile bile inkâr mı ediyorsunuz? »

Eşitliği savunup işverenle işçi, evin efendisiyle evin hizmetçisi ara­sındaki farkı kaldırmanın gerçek anlamda sosyal adâlet olacağını iddia edenlerden hangisi eriştiği birtakım nîmetleri fakirlere dağıtmak suretiyle kendini onlarla eşit duruma getirmiştir? Gerçek bu olunca, o gibilerin kal­kıp da Allah neden insanları eşit yetenekte ve beceride yaratmamış, ne­den hepsine aynı ölçüde nîmet vermemiştir, demeğe hakları var mıdır? Oysa mevcut farklılık insanların kendi hatalarından kaynaklanmakta ve genler vasıtasıyla atalarımızdan bize miras olarak geçmektedir. İlâhî hik­met de nizam-i âlem için buna uygun bir dünya hayatı hazırlamıştır. Böy­le iken Allahʹın yüksek hikmete dayalı taksimatındaki adâleti bile bile in­kâr etmenin ve O’nun kurduğu düzenin hilâfına bir düzen istemenin ma­kul yanı var mıdır?

AİLE YUVASININ ÖNEMİ

«Allah size ken­dinizden eşler verdi ve eşlerinizden size oğullar ve torunlar meydana ge­tirdi.. »

Cenâb-ı Hak bize eşler, çocuklar ve torunlar verirken, onları dosdoğru besleyip topluma yararlı düzeye getirmemiz ve kötülüklerden uzak bulun­durmamız için pak ve temiz rızıklar da hazırlayıp vermiş ve helâlından ka­zanıp geçinmemizi emretmiş; insanların ruhları kararmasın, vicdanları si­lik hale gelip ahlâkları bozulmasın diye zararlı şeyleri haram kılmıştır. Şüp­hesiz ki Allah, bu hükümleriyle, daha çok sosyal yapıda uçurumlar mey­dana gelmesin, geri zekâlı bir nesil oluşmasın diye aileyi yönlendirmeyi murat etmiştir.

Ne yazık ki, insanların çoğu Allahʹın temiz, pak ve yararlı nîmetlerini yeterli bulmadılar da haram ve zararlı rızıklar elde etme kavgasını baş­lattılar. O nedenle hem kendilerini, hem çocuklarını zehirlediler. Sonra da bir çoğu kalkıp meydana gelen düzensizliği Allah’a nisbet edecek kadar şuursuzlaştılar; batıla inanıp bağlanmayı tercîh ederek aile ve toplumlarına en büyük fenalığı yaptılar.

ŞAŞKINLIĞIN EN KÖTÜSÜ

«Allahʹı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık (çıkarıp vermeğe) sâhip olamayanlara, buna güç getiremiyenlere mi tapıyorlar? »

Cenâb-ı Hakkʹın insanlardan yana hazırlayıp verdiği bunca hayırları, iyilikleri, yararlı şeyleri; haram kılıp yasakladığı zararlı nesneleri bilimsel açıdan dikkate almayanlar, şüphesiz suç üstüne suç, günah üstüne günah işleyerek sosyal yapının, ilâhî plâna bağlı düzenini bozmakla kalmadılar; göklerden ve yerden hiçbir rızık çıkartıp vermeğe gücü yetmeyen cansız cisimleri ve birtakım canlı cüceleri ilâh sayıp Allah’tan başkasına tapma­ğa başladılar. Kendilerinden aşağı mahlûkları ilâhlaştırarak ruhlarını ka­rarttılar.

Oysa bunların çoğu sosyal adâletten, eşitlik ilkelerinden, mükemmel bir düzenden söz ederler. Nerede dürüstlük? Önce kendi iç yapılarında disiplin ve dengeyi bozmuşlardır. İçki, kumar, kadın ibtilâsı; hak ve hürri­yetlere tecavüz gibi, aile ve toplumu temelinden yıkan günahlara dalmak suretiyle dış dünyalarını da berbat etmişlerdir.

Ey maddeciler! söyleseniz ya, suç «Allah birdir» diyenlerde mi, yoksa O’nu inkâr edip her şeyi mubah sayan, şehvet ve midelerinden başka kay­gıları olmayan sîzlerde midir? Maddeyi tek kurtarıcı esas saydınız, eko­nomik güçten başka kurtarıcı manevî bir gücü kabul etmediniz ve bu yüz­den maddeye erişmek için ara yerde ne kadar ahlâk ve fazîlet varsa hep­sini çiğnemekte bir sakınca görmediniz, sonra da kalkıp Allahʹa misaller verme küstahlığında bulundunuz! Bu da işlediğiniz haksızlıkların tuzu ve biberi mi?

RİVAYETLER VE YORUMLAR

Hafede: Hâfid’in çoğuludur. Daha çok hizmete süratle yönelen hiz­metçi ve benzeri durumda olanlar hakkında kullanılır, yani sözlük mânası budur. Ancak ilgili âyette taşıdığı mâna nedir? İlim adamlarının, ashab ve tabiîn’in birtakım farklı yorum ve tesbitleri olmuştur:

a) İbn Mes’ud (R. A. ) ve Nahaîʹye göre, adamın iki kızkardeşi demek­tir.

b) el-Hasan, Dahhak ve İkrimeʹye göre, hizmetçiler demektir.

c) Mücahid’e göre, yardımcılar ve avaneler demektir.

d) İbn Abbas (R. A. ) ile Atâʹa göre, oğlun oğulları anlamına gelir. Çün­kü onlar da bir bakıma kendi büyüklerinin hizmetçileri sayılırlar.

e) Mukatil ve Kelbîʹye göre, «benîn» küçük çocuklar, «hafede» ise büyük çocuklar demektir.

f) Karısının başka kocadan olan oğulları hakkında da kullanılmıştır. Bu da İbn Abbas (R. A. )dan yapılan başka bir rivâyettir.

g) Ünlü edip ve lûgatçı Esmâî’ye göre, kadın tarafından olan yakın­lar demektir.

İmam Kurtubî bu konuda İbn Abbas (R. A. ) ile Atâʹın tesbit ve yorum­ları Kur’ân’ın maksadına daha uygun geldiğini söylemiştir. Bence sahîh olan da budur. Nitekim İbnü’l-Arabî de aynı görüştedir. (Geniş bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 10/143, 145 - Lübabuʹt-teʹvîl: 3/126)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insan ömrünün sınırlı olduğu, belli bir yaşa ge­lindikten sonra organizmanın kendisine benzer bir canlı meydana getirme vasfını kaybedeceği belirtildi. Sonra da insanların yetenekleri farklı olduğu gibi, rızıklarının da farklı olduğu üzerinde durularak toplum yapısının den­geli ve düzenli ayakta durmasının ancak bu farklılıklarla sağlanacağına işâret edildi. Çevremizdeki muhtaçlara yardım elini uzatmamız emredile­rek sosyal adâleti geliştirmemizin lüzumu belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, geri zekâlı tembel bir köle ile, hayatını alın teri, el emeğiyle kazanan hür bir kimsenin eşit olamayacağı misal veriliyor. Son­ra da yeteneksizliğiyle beraber dilsiz ve beceriksiz bir kimse ile, geniş kültürlü olup adâletle hareket edip adaleti uygulayan ve uygulanmasını emreden; aynı zamanda doğru yol üzere bulunan kimsenin de bir olamıyacağına dikkatler çekilerek insanların her bakımdan eşit olmasını savu­nanların hayal peşinde koştuklarına işâret ediliyor.