MEÂLİ:
6- Ey insan! O çok şanlı, lutuf ve iyiliği bol Rabbına karşı seni aldatan nedir?
7- O ki, seni yaratıp (müstesnâ biçimde) düzenlemiş ve (her uzvu yerince koyup) dengede tutmuştur.
8- Dilediği herhangi bir şekilde sana çeki-düzen vermiştir.
9- Hayır, hayır; siz dini yalanlıyorsunuz (cezâ ve mükâfat gününe inanmıyorsunuz).
10-11- Şüpheniz olmasın ki, üzerinizde koruyucular, şerefli saygıdeğer kâtip (melek)ler vardır.
12- Onlar yaptıklarınızı bilirler.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Ebî Hâtim’in İkrime’den yaptığı rivâyete göre, bu âyetler, gurur ve kibirle inkârı birleştirip büyüklük taslayan Ubey b. Halef hakkında inmiştir. (Süyûti/Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 119)
DÜNYA HAYATININ BİRKAÇ GÜNLÜK ŞATAFATINA ALDANANLAR
«Ey insan! O çok şanlı, lütuf ve iyiliği bol Rabbına karşı seni aldatan nedir? »
Âyetin zahirî delâleti bütün insanların muhatap tutulduğunu göstermektedir. Zira ilim adamlarının çoğuna göre, «insan» kelimesinin başındaki «elif-lâm» harfi istiğrak içindir, yani türün bütün fertlerini kapsamaktadır. İniş sebebine bakılınca da «elif-lâm»ın belli bir şahsa yönelik bir anlam taşıdığı anlaşılırsa da, istiğrak için olması konunun taşıdığı ana tema ile daha çok uyum sağlamaktadır.
Mekke’de nübüvvet güneşi ilk safhada ora halkı üzerine doğduğu halde, onların çoğu küfür ve azgınlıklarında ısrar edip Hakkʹın sesine kulak tıkadılar. İlk müslümanları küçümseyip Kur’ân âyetleriyle alay ettiler ve Hz. Muhammedʹi (A. S. ) gözlerden ve gönüllerden düşürmek için her türlü şirretliği mubah saydılar. Aralarında mal ve evlâdıyla böbürlenip zayıflara, kölelere, Allahʹa ve Peygamberine imân edenlere tepeden bakanları bulunuyordu. Ubey b. Halef, Velîd b. Muğîre, Ebû Cehl ve Ebû’l-Eşed b. el-Cümahî küfrün elebaşıları ve tuğyan edenlerin ileri gelenleri idi. İslâm güneşini karartmak, peygamberliğin rahmet ışığını söndürmek için ne lâzımsa onu yapıyor, hiçbir insaf ölçüsü tanımıyorlardı. Böylece bu gâfil ve mağrurlar bilmeden İlâhî rahmete sırt çevirerek kendilerini derin bir çıkmaza soktular. İlgili âyetler, hem bunlar, hem de o tiynette olan inkârcılar uyarılmak üzere indirildi.
Oysa insan fıtratında, yani doğuştan ruhunda Allah ve din duygusunun mayası veya cevheri mevcuttur. O maya hılkatındaki özellik doğrultusunda kullanıldığı, o cevherin üstündeki kılıf sıyrıldığı takdirde, insanın gerçek hüviyeti meydana çıkar. İşte indirilen kitaplar ve gönderilen peygamberler; özellikle de Allahʹın son mesajı olan Kurʹân ve Oʹnun hidayet rehberi bulunan Hz. Muhammed (A. S. ) sözü edilen mayayı amacına yönelik geliştirmek, cevheri bütün safiyetiyle meydana çıkarmak için gönderilmişlerdir. Buna rağmen sünnetçiden korkup kaçan, usturadan ürken çocuk gibi olmanın makul ve makbul bir yanı ve anlamı yoktur. Zira insan için de kâinat plânında belli bir yer ayrılmış ve onun hayatı önceden belirlenen bir proğrama bağlanmıştır. İpek böceğinin plândaki yeri ve ona yükletilen proğram ne ise, o ancak onu yapmakta; yediği dut ve benzeri bitki yapraklarını ipeğe çevirmektedir. Ondan başka bir şey imal etmesi beklenemez ve zorlanamaz da.. Aksi halde hilkatinin hikmetinden uzaklaştırılır ve büsbütün faydasız hale sokulur. Bu durumda da o hayvancıkların yaşama ve beslenme anlamı kalmaz.
Onun gibi, insan da yaratılanların en şerefli ve değerlisi olarak belli hizmetlerde bulunmak ve ömrünü plânlayıp proğramlandığı gibi noktalamakla görevlidir. Kitap ve Sünnet bütünüyle insan hayatını iyiye, güzele, doğruya ve tek kelimeyle hakka çevirmeye yönelik müfredatı kendinde taşımaktadır. İnsanın bu müfredat ve önceden belirlenen hayat proğramının dışına çıkması, yani aksine bir hayat düzeni kurması, onu Rabbına karşı aldatan bir âmil olur ve böylece hilkat kanununda belirlenen çizgiden çıkıp zararlı bir düzeye gelmiş olur.
İşte ilgili âyetle bu inceliğe ve hikmete parmak basılarak düşünce ufkumuz genişletilmek istenmekte ve aklımıza seslenilerek harekete geçirilmesi plânlanmaktadır.
Ayrıca insanoğlunu aldatan birtakım şeyler daha vardır. Meselâ Allah’ın rahmetinin hep gazabının önünde bulunduğunu, âhirette rahmetinin yüz bölümünden doksan dokuzunun tecelli edeceğini, yaşlanınca dönüş yapıp tevbe ve istiğfarla bütün günahlardan temizlenme imkânının bulunduğunu hesaba katarak ibâdet ve taâti terketmek, günahlara devam edip berbat bir hayat sürmek bu cümledendir. O bakımdan Kur’ân bir yandan İlâhî rahmet ve gufrana ümit bağlamamızı emrederken, diğer yandan Oʹnun azap ve intikamından korkmamızı tenbîh etmekte ve ümitle korku arasında bir yol izlememizi tavsiye buyurmaktadır.
Nitekim ünlü velîlerden Fudayl b. İyaz’a soruldu:
- «Cenâb-ı Hak kıyâmet gününde seni huzuruna alıp, «Ya Fudayl! Seni Rabbına karşı aldatan nedir? » diye sorsa, ne cevap verirsin? » O da onlara:
- «Eğer Rabbim benden böyle soracak olursa şu cevabı veririm dedi: «Ya Rab! O sarkan örtün beni aldattı. Çünkü gerçekten sen keremi bolsun ve kusurları da gizleyensin! »
Şüphesiz Fudayl Hazretleri böyle derken, Cenâb-ı Hakkʹın adâletinin tecellisinden de korkan ve hesap gününü düşünerek ömrünün her saatini güzel amellerle süsleyen bir mü’min-i muvahhid idi..
İNSANI GÜZEL SURETTE YARATIP DÜZENLEYEN KUDRET
«O ki, seni yaratıp (müstesna biçimde) düzenlemiş ve (her uzvu yerine koyup) dengede tutmuştur. Dilediği herhangi bir şekilde sana çeki-düzen vermiştir. »
Âyette insanın yaratılmasıyla ilgili dört tekâmül döneminden söz ediliyor:
1- Döllenmiş yumurtanın gelişme dönemi.
Aşılanan yumurta hemen bölünmeye başlar; rahim yolu kaslarının kasılmasıyla 8 gün içinde rahme ulaşır. Cenâb-ı Hakk’ın takdîr ettiği hilkat kanununun faaliyete geçmesiyle geometrik yönde bölünmeye yüz tutar.
2- Rahimde yuvalanan yumurta gün geçtikçe bölünüp çoğalmak suretiyle bir ayda 1 mm. kadar olur. İkinci ay 2 cm.ʹye kadar ulaşır. Üçüncü ayda 9 cm.ʹyi bulur. Böylece insan şekli 45 gün tamamlandıktan sonra belli olmaya başlar. Kur’ân bu dönemdeki gelişme ve şekillenmeye «İlâhî tesviye» diyor.
3- İkinci ayın sonunda ceninin elleri, ayakları iyice belli olur ve üçüncü ayın sonunda parmakları ve diğer organları iyice ortaya çıkar. Kur’ân bu dönemi «İlâhî taʹdîl» diye belirliyor.
4- Bundan sonra cenin, genlerin taşıdığı özelliklere göre çeki-düzene girer ve bu döneme «İlâhî terkîp» denir.
Bütün bu dönemlerin Allah’a nisbet edilmesi, O’nun koyduğu değişmez biyolojik, fizyolojik ve anatomik kanunlara işârettir.
Şüphesiz ki insanoğlunun ilmi ne kadar derinleşirse derinleşsin, araştırma, inceleme, keşif ve icadları hangi çizgiye varırsa varsın, o belsuyundaki canlı hayvancıkların bir tanesini yaratmaya, icad edip ortaya koymaya muktedir değildir ve hiçbir zaman gücü buna yetmiyecektir. Zira o hayvancıkların terkibi bellidir, ama taşıdığı canlılık vasfı insan için hep bir muamma olarak bulunmaktadır. Onu ancak imân yoluyla anlar ve taşıdığı İlâhî kudretin tezahürü ile yorumlayabiliriz.
Anlaşıldığı gibi, beşer ilmi ancak bir çizgiye kadar ulaşabilmekte ve ondan öteye geçememektedir. Allah’ın ilmi ve kudreti ise sonsuz ve sınırsızdır.
DİNİ VE HESAP GÜNÜNÜ YALANLAYAN GÂFİLLER
«Hayır, hayır; siz dini yalanlıyorsunuz (cezâ ve mükâfat gününe inanmıyorsunuz). »
Âyette geçen «dîn» kelimesi, taât, cezâ ve hesap manasına delâlet etmektedir. Bununla, âhiret gününe imânın önemi üzerinde duruluyor ve lüzumu belirtiliyor. İkinci hayata inanmadıktan sonra her türlü sorumluluk, adâlet, hakkaniyet ve güzel ameller gibi kavramlar birer fantezi; iyilik ve kötülük, sevap ve günah gibi kavramlar da mânevî müeyyidesiz kalıyor. Gerek müşriklerin zulüm ve tuğyanı, gerekse inkârcı maddecilerin her şeyi mubah sayması bu inançsızlıktan kaynaklanır. O bakımdan Kur’ân-ı Kerîm’de âhirete imân konusuna ağırlık verilmiş ve kıyâmet olayı duygu ve düşünceleri yönlendirecek şekilde anlatılarak sık sık onun ibretli safhalarına değinilmiştir.
Böylece Kur’ân aynı zamanda insan aklına ışık tutmak için önce kıyâmet olayının birkaç safhasını anlatarak duygular üzerinde tesir meydana getirmeyi plânlıyor; arkasından düşünce ve aklî melekeyi harekete geçirmek için insanın ana rahmindeki gelişme dönemlerine değinerek aydınlatıcı bilgi veriyor. Sonra da Allahʹın sonsuz kudretini hatırlatarak âhireti yalanlamanın hakikatle bağdaşır hiçbir yanı bulunmadığını çok duyarlı bir anlatımla kalp ve kafalara işliyor. Bundan sonraki âyetle de insanı iç disiplinine kavuşturmanın en tesirli yol ve yöntemini ortaya koyuyor.
KORUYUCU KÂTİP MELEKLER
«Şüpheniz olmasın ki, üzerinizde koruyucular, şerefli saygıdeğer kâtip (melek)ler vardır. Onlar yaptıklarınızı bilirler. »
Cenâb-ı Hakk’ın insanlardan yana koyduğu hayat düzeni ve o düzene hareket sağlayan hilkat çarkı çok mükemmel plâna göre yürütülmektedir. Mesela beynimizi oluşturan trilyonlarca hücre, bir bakıma herbiri bağımsız olmakla beraber, oluşturdukları beden ve organ yapısında birleşmekte ve kollektif bir çalışma sürdürmektedirler. Aynı zamanda her hücre yüklendiği programı bir yanlışlığa meydan vermeden yerine getirmekte son derece mahirdir.
Vücudumuzu oluşturan bu sayısı belirsiz hücrelerden her gün milyonlarca ölmekte ve yenileri onların yerini almaktadır ki, bizim bundan haberimiz bile olmamaktadır. Böylece canlı olan bunca hücreyi öldüren ve hemen arkasından yenilerini yaratıp onların yerini dolduran Cenâb-ı Hak, bizi öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadir değil midir? Bir hücreyi yaratmak ne ise, O’na göre bir insanı yaratmak, onu öldürmek ve diriltmek de o kadar kolay ve basittir. Aslında Oʹnun yüksek kudreti karşısında bu konuda «kolay» ve «basit» kavramlarını bile kullanmamız anlamsızdır.
İşte vücudumuzda cereyan eden bu baş döndürücü işleyiş ve onanından haberimiz bile olmamakta ve yüksek bir kudretin yaratma tecellisinin içimizde faaliyette bulunduğunu görmemekteyiz!
Bunun gibi varlık âleminde de her şey bağımsız gibi görünmekteyse de aslında birbirini tamamlayarak kâinatın düzen ve dengesini sağlamaktadırlar. Şüphesiz bunların hepsini bütünlük içinde sevk ve idare eden Cenâb-ı Hakk’ın varlığı ve birliği, erişilmezliği ve sonsuzluğu söz konusudur. Sayısı bizce bilinmeyecek kadar çok olan melekler hayatımızın ve işler durumda olan kâinat düzeninin her parçasıyla yakından ilgilidirler. Ezelde hazırlanan statüye göre mekanizmayı çalıştırmakta ve her an baş döndürücü, akıl üstü faaliyetler birbirini izlemekte, hepsi aynı merkezden kumanda edilmekte, aynı merkezin düğmeleriyle yöneltildikleri amaca göre hizmet vermektedir. Vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin faaliyetinden haberimiz yoksa, kâinattaki her parçayı bütünlüğüne bağlı olarak çalıştıran ve sayısı belirsiz eşyayı belli bir amaca çeviren meleklerin faaliyetlerinden nasıl haberimiz olabilir? Bu her yönüyle imân ve irfan; idrâk ve basîret işidir. Allah kimin bu yeteneklerine hidâyet ışığı tutarsa, onlar bu hakikatlere inanıp tasdîkte bulunurlar.
İlgili âyetle, sadece bizim günlük hayatımızda cereyan eden olayları, söz ve davranışları anında tesbit eden Hafeze Melekler’den söz edilmekte ve varlıkta hâkim olan yüksek kudretin izlerini görmemiz istenmekte; aynı zamanda her an nasıl kontrol altında bulunduğumuzu idrâk ile günlük yaşayışımızı hakseverlik, sorumluluk düzeyinde değerlendirmemiz ilhâm edilmektedir..
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda ümmetine şöyle tavsiye ve bir bakıma uyarıda bulunmuştur: «Şüphesiz ki Allah, soyunup çıplak vaziyette bulunmanızdan sizi menʹediyor. Sizden hiç ayrılmayan, ancak üç durumda ayrı kalan Kirâmen Kâtibin (olan melekler)den utanın.
Onların ayrı kaldıkları üç durum ise şunlardır: Helâda bulunduğunuz, cünüp olduğunuz ve guslettiğiniz zaman.. O halde sizden biriniz güslettiğinde ya elbisesiyle utanç yerlerini örtsün veya duvarı ya da devesini (aracını) sütre edinsin. » (Hâfız Bezzar: İbn Abbas (R. A. ) dan)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İlâhî nizama ters bir tutum içinde olan gâfiller uyarıldı. Cenâb-ı Hakk’ın insandan yana tecelli eden hilkat kanununa dikkat çekilerek akla malzeme verildi. Arkasından âhireti yalan sayanlar üzerinde durularak her şeyin anında tesbit edilip yazıldığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerini iyilik çizgisine getirip ömrünü ilâhî nizama göre değerlendiren kişiler müjdeleniyor. Bunların aksine bir hayat sürenler ise Cehennem ile tehdîd ediliyor. Sonra da hesap ve ceza gününde herkesin kendi ameliyle başbaşa kalacağı, kimsenin başkasını kurtarma yetkisi bulunmadığı haber verilerek ölmeden önce o güne hazırlık yapmamız ilhâm ediliyor.