MEÂLİ:
5- Size, daha önce inkâr edip sapıtanların haberi gelmedi mi? Yaptıklarının vebâlini tattılar ve onlar için elem verici bir azâp vardır.
6- Bu böyledir. Çünkü onlara, peygamberleri açık belgelerle geldiler, onlar ise, «Bir insan mı bize doğru yolu gösterip bizi ona ulaştıracak?! » dediler de kâfir oldular ve yüz çevirdiler. Allah da müstağni olduğunu açıkladı. Allah ganiydir ve en güzel övgüye lâyıktır.
7- İnkâra sapanlar, öldükten sonra bir daha diriltilmiyeceklerini iddia ettiler. De ki: «Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltilip kaldırılacaksınız; sonra da neler işlediğiniz size bir bir haber verilecektir. Bu, Allahʹa göre çok kolaydır. »
8- Artık Allahʹa, Peygamberine ve indirdiğimiz nâra (Kur’ân’a) inanın. Allah sizin yaptıklarınızdan haberlidir.
9- O toplanma günü için sizi toplayıp biraraya getireceği gün, işte o gün aldanma günüdür (kimin aldandığının, kimin aldattığının ve aldatıldığının ortaya çıkacağı gündür). O halde kim Allah’a imân eder de iyi-yararlı amelde bulunursa, Allah onun kötülüklerini örtüp temizler ve altlarından ırmaklar akan içinde devamlı kalacakları Cennetlere yerleştirir. Bu da büyük bir kurtuluştur.
10- Küfre sapıp âyetlerimizi yalanlayanlar (var ya), işte onlar, içinde devamlı kalacakları ateşin arkadaşlarıdır. Varış yeri olarak ne kötü!
TARİHÎ OLAYLARDAN İBRET ALMAK
«Size, daha önce inkâr edip sapıtanların haberi gelmedi mi? Yaptıklarının vebâlini tattılar ve onlar için elem verici bir azap vardır. »
Hakk’ı red ve inkâr insanı kişiliğinden uzaklaştırır; ruhuna yerleştirilen fıtrat mayası (Allah ve din duygusu)ndan yükselen sesi işitmez duruma getirir. En şerefli mahlûk olma mertebesinden aşağı indirir ve alabildiğine nankörlüğe itip şahsî çıkarını da plâna getirir. Dünya nîmetlerini tek amaç olarak karşısına almasına neden olur ve böylece inkârcı kişi hilkatinin hikmetine ters bir hayat yaşamaktan zevk alır. O, bu zevkini frenliyecek her şeyin karşısına dikilip hasım olur.
İşte tarih boyunca kalp ve kafaları küfür, şehvet ve madde ile doldurulan kavim ve milletlerin peygamberlere saldırmalarının, kutsal kitaplardan nefret etmelerinin başlıca sebebi budur. Ne var ki, böylesine bir inkâr ve azgınlık eninde sonunda sahibinin felâketine neden olmuş ve sünnetullah gereği, küfrün ve tuğyanın belli kertesine gelen kavim ve milletler İlâhî hışma uğrayarak yok olmuşlardır.
Onun için Kur’ân-ı Kerîm, yaşamakta olan toplum ve milletleri inkâr ve madde fırtınasından uzaklaştırıp korumak için tarihte bu fırtınayı görüp yaşayan milletlerin âkıbetini misâl vermektedir.
Zira Peygamberlerin irşâd ve tebliğinin tamamı insanın her iki hayatını mutluluğa ve fazîlete eriştirecek muhtevadadır. Ruha gıda vermek, akla ışık tutmak, körelen vicdanları açıp geliştirmek, haklara saygılı olmayı, kardeşçe ve dostça yaşamayı; iki hayatın birbirini tamamladığının hikmet ve felsefesini; ölüm ve ötesinin nedenini belletmek; kâinat plânında yer alan her şeyin belirlenmiş bir amaç için yaratıldığını; başıboş, gayesiz hiçbir şeyin vücut bulmadığını göstermek; kul ile Allah arasındaki engelleri kaldırmak; kısacası insan olmanın derin hikmetini bildirmek peygamberlerin irşadının özünü ve mayasını oluşturur.
O halde İlâhî buyrukların bütünüyle insandan yana iyilik ve rahmet, ahlâk ve fazîlet yansıttığını unutmamamız gerekir. Zira Cenâb-ı Hak mutlak ganîdir, hiçbir şeye ve hiç kimsenin ibâdet ve kulluğuna ihtiyacı yoktur.
PEYGAMBERLERİN GETİRDİĞİ BEYYİNAT NELERDİR?
Önceki inkârcı sapıkların helâk edilmesi misâl verildikten sonra, onların, peygamberlerin irşâd ve teblîğine karşı daha çok şu üç maddeyle çıktıkları konu edilmektedir:
a) «Bir insan mı bize doğru yolu gösterip bizi ona ulaştıracak?! » dediler.
b) Küfrü benimseyip Hakk’a karşı gelmekte ısrarlı olduklarını bildirdiler.
c) Peygamberlerden ve getirdikleri İlâhî beyânlarından yüz çevirdiler.
Peygamberlerin getirdiği beyyinatın ana çizgileri nelerdi? Onları dört madde halinde özetlememiz mümkündür:
1- Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin üstünlüğüne ve sınırsızlığına delâlet eden belgeler,
2- İnsan aklına ışık tutan ana fikirler, temel bilgiler,
3- Hayatın, ölümün, âhiretin ve oradaki hesabın, mükâfat ve cezanın anlam ve hikmetini açıklayan âyetler,
4- Hakk’a kul olmanın insana kişilik kazandırıp onu şerefli bir düzeye getireceğini bildiren ölçü ve kıstaslar,
Medenice yaşamanın yol ve yöntemlerini; hür, müstakil ve efendice bir hayat sürmenin cihâd ruhu ve aşkıyla içiçe olduğunu telkin eden hükümler.
İnkârcı maddeciler bir insanın Allah adına yol gösteremiyeceğini iddia ediyorlardı. Oysa meleğin inip bu görevi yerine getirmesi düşünülemez. Zira melek kendi nuraniyetiyle bir görünüm vermez. Mutlaka bir surete girmesi gerekir. Öyle olunca da bir insan suretinde tecessüm etmesi ortaya çıkıyor ki, inkârcıları inandırmak, doğru yola yönlendirmek için bu yeterli değildir. Çünkü o takdirde, insan suretindeki meleğin, melek değil yabancı bir kimse olduğu sanılır ve aynı kısırdöngü yenilenirdi.
Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen âdetlerinden biri de, insanları, yine onların arasından seçip beğendiği iyi kişilerle irşâd etmektir. Meleğin kendi suretinde inip irşadda bulunması ve bunun için de onları görebilmek için irşâd edilenlerin gözlerinin önündeki mânevî perdenin kaldırılması büyük bir mu’cize sayılır. Böylece başka hiçbir delil ve belge aramaya lüzum kalmadan insanların imân etmesi söz konusu olur. Buna rağmen imân etmiyenler olursa, cezaları hem en ağır şekilde verilir, hem de o zaman beşer aklının ve irâdesinin bir değeri ve hikmeti kalmazdı. Nitekim buna benzer büyük mu’cizeler isteyen kavimlere İlâhî uyarı yapılarak, istedikleri mu’cize indirildikten sonra inkârlarında ısrar ederlerse, azabın; kahredici, yok edici hükmün hemen ineceği bildirilmiştir. Zaten peygamberler de bu kabîl bir mu’cizenin tecelli ettirilmesinden yana olmamışlardır. Zira sonucun çok üzücü ve tehlikeli olacağını biliyorlardı.
Unutmamak gerekir ki, ortada Hakk’ın varlığına delâlet eden mükemmel bir nizam vardır ve bu nizamın parçalarını oluşturan her sistem ve ünitede Hakk’ın kudretinin ve eşsiz sanatının damgası bulunuyor. Her ferdin ya da toplumun mantığına göre düzen değiştirilmez; herkesin arzusu doğrultusunda hükümler indirilmez. Çünkü o takdirde bir nizam değil birçok nizamın ve birbirini reddeden birçok hayat kanunlarının ve toplum düzenini sağlayan farklı birçok hükümlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olurdu. Bu takdirde de dünya hayatı ölçü ve hikmetini yitirirdi. Allah ise sonsuz ilim ve kudretiyle kurduğu mükemmel nizamı kıyâmete kadar devam ettirmeyi dilemiştir. O bakımdan kendi nizamına kendisi bile müdahale etmemektedir.
Evet Cenâb-ı Hak her bakımdan mutlak ganîdir ve her zaman övülmeye ancak O lâyıktır.
ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMEYİ İNKÂR EDENLER
«İnkâra sapanlar, öldükten sonra bir daha diriltilmiyeceklerini iddia ettiler.. »
Tarih boyunca insanın kafasını kurcalayan ve onun en çok şüphe ile karşıladığı iki önemli soru vardır. Biri, öncesiz ve sonrasız olup kâinatı yaratan ve idâre eden bir kudret (Allah) var mıdır? Diğeri, öldükten sonra dirilip ikinci bir hayata kalkmak mümkün müdür?
Şüphesiz insan aklı da, duygusu da, hattâ düşüncesi de sınırlıdır. Allah ise sınırsızdır. Sınırlı araçlarla o sınırsız yüce kudretin mahiyetini kavramak elbetteki mümkün değildir. Ancak O’nun kurduğu mükemmel düzenle ve sergilediği belgelerle O’nu bilmemiz ve sıfatlarıyla tanımamız mümkündür.
Ölümden sonra dirilme olayına gelince: Böylesine fizikötesi kanunlara bağlı bir olayı fiziksel ve kimyasal kanunlarla çözüp anlamak çok zordur; hattâ insanların önemli bir kısmı için hiçbir zaman mümkün değildir. İlim adamlarından oluşan diğer grup ise, ilimlerini Allah’a imânla birleştirdikleri ve her fizikî ve kimyevî kanunda O’nun kudret elinin izini gördükleri takdirde bu gerçeği anlayabilir.
Bitkilerin bir devr-i daim halinde muntazam aralıklarla ölüp yeşermeleri bu olaya misâl teşkil etmektedir. Kurʹân yer yer bu misâli karşımıza koymak suretiyle daha etraflı ve daha ince düşünmemizi ilhâm etmekte, bilgimizi imân doğrultusunda çalıştırıp ilerlememizi istemektedir.
Yedinci âyetle, aklı ve düşünce ile duyguyu yönlendirmek, doğru bir öneriyle doğru bir sonuç elde etmek için Cenâb-ı Hak her türlü şüphe ve tereddüde yer verilmeyecek kesinlikte şöyle buyurmaktadır: «Hayır, Rabbim hakkı için elbette dirilip kaldırılacaksınız; sonra da neler işledikleriniz size bir bir haber verilecektir. Bu, Allahʹa göre çok kolaydır. »
Çünkü kâinatın kuruluş plânında birinci hayata ve ölüme yer verildiği gibi, ikinci fakat ebedî hayata da yer verilmiştir. Artık bu plânın değişmesi, aksaması, uygulanmaması söz konusu olamaz.
ÜÇ ESASA İMAN
«Artık Allahʹa, Peygamberine ve indirdiğimiz nura (Kurʹânʹa) inanın. Allah sizin yaptıklarınızdan haberlidir. »
Gerek Allah’a ortak koşanlar, gerekse Oʹnu doğrudan inkâr edenler; öldükten sonra ikinci hayata dirilip kalkmayı kabul doğrultusunda şu üç esasa inanmaya dâvet ediliyorlar:
a) Allah’a,
b) Peygamberine,
c) İndirilen nura, yani Kur’ân’a..
Çünkü geçici olan dünya hayatı, geçici olmayıp ebedî olan ikinci bir hayatı zorunlu kılmaktadır. Öyle ki, ebedî hayat diye bir dirilip kalkma yoksa, birinci hayat bütünüyle neticesiz, semeresiz ve hikmetsiz kalır; bir bakıma aklı erenler için işkence ve haksızlık olur.
Yaratılışın taşıdığı mükemmel düzen ve dengeli sistemlere bir başlangıç belirlemek zorundayız. Zira hiçbir düzenli, dengeli ve uyumlu sistem kendiliğinden oluşup tesadüflerin birbirini izlemesiyle var olamaz. Ortada ince hesaplar, sağlam kanunlar, şaşmayan plân ve proğramlar varsa -ki vardır-, mutlaka bunları çok iyi bilen çok yüce bir kudret de var demektir..
O halde tesadüflerin yaratılış ve hayat zincirinin milyonlarca halkalarını bir yanlışlığa meydan vermeden birbirine bağlayarak akıllara durgunluk verecek harikalar meydana getirmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Böylece öncesi ve sonrası olmayan çok üstün bir yaratanın mevcudiyeti zorunlu olmaktadır ki, dinler O’nu bize sıfat ve eserleriyle tanıtmakta ve Oʹna «Allah» demektedir.
Allah’a dosdoğru imân, Peygamber’e imânı; bu ikisine imân ise, Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği kitaba imânı gerekli kılmakta ve bu üçüne imân, diğer imân esaslarına inanmaya kapı açmaktadır.
Evet bu üç esasa imân, dinin ve dindarlığın omurgasını oluşturmakta ve diğer organların bu omurgaya bağlı bulunduğunu hatırlatmaktadır.
TOPLANMA GÜNÜ
«O toplanma günü için sizi toplayıp biraraya getireceği gün, işte o gün aldanma günüdür (kimin aldandığının, kimin aldattığının ve aldatıldığının ortaya çıkacağı gündür).. »
Bu âyetle, kıyâmetin kopmasından hemen sonra oluşacak ikinci hayat düzeniyle birlikte insan ve cinlerin diriltilip kaldırılacağı güne dikkat çekiliyor. Öyle ki, trilyonlara ulaşan insan ve cinler biraraya getirilecek ve hesaba hazır duruma geçirileceklerdir. Artık o günde bu amaçla hazırlanan alanın büyüklüğünü tasavvur etmek bile zordur. Ancak astronomiyi iyi bilenler bunun şaşılacak bir şey olamıyacağını hemen söylerler. Zira bugün dev teleskoplarla ve uzaya fırlatılan uydularla yapılan tesbitlere baktığımızda, dünyamızdan milyar, hatta trilyon defa büyük olan yıldızlar olduğunu öğreniriz. Sonra da hadîslerde Arş’ın en büyük sistem olduğu, cennetlere tavan görünümünde bulunduğu haber verilmektedir. Cennet ve Cehennem’in yanıbaşında kurulan mahşer alanının da ne kadar büyük olduğunu söylemeye gerek kalır mı?
Toplanma yeri, dünya üzerinde değil, dünyanın yörüngesinden çıkıp birleştiği çok büyük bir sistemdedir. Nitekim İbrahim Sûresi 48. âyette şu açıklamaya şâhid olmaktayız: «O gün ki, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir ve (hepsi de) O bir olan, her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allah’ın huzuruna koşarlar. »
Böylece kıyâmette yerküre bulunduğu sistemden ayrılıp İlâhî takdîr plânında belirlenen mahşer alanına gidip dayanacak ve dirilme olayı orada gerçekleşecektir.
O gün insanı kurtuluşa erdiren iki husus söz konusudur: İmân ve onun tabii ürünleri olan sâlih ameller. İmân kavramı, inanç esaslarını; sâlih amel kavramı, bu esaslara bağlı olan İlâhî hükümleri kabul edip gereğince yaşamayı içine alır. Bunun mükâfatı ise, içinde ebedî kalınacak Cennet’tir.
Ve o gün insanı cehennemlikler arasına sokan iki ayrı şey vardır: Hakkʹı inkâr ve peygamberle getirdiği İlâhî kitabı yalan saymak..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, tarihte Hakk’a karşı baş kaldırıp kutsal değerleri ayaklar altına alan kavim ve milletlerin nasıl yok edildiklerini gezip görmemiz emredildi. Sonra da kurtuluşun üç esasa dosdoğru imânla gerçekleşeceği haber verildi ve Hakk’ı yalanlayanlar uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, insanın başına gelen musibetlerin de ancak Allah’ın izniyle bağlantılı bulunduğu konu ediliyor. Allah’a imân eden kimsenin kalbinin doğruya çevrileceğine değinilerek, işin başının Allahʹa imân olduğuna işâret ediliyor. Arkasından peygamberin görevi açıklanıyor ve mü’minlerin Allah’a güvenip dayanmaları telkîn ediliyor.