MEÂLİ:
7- Eğer inkâr edip nankörlükte bulunursanız, şüphesiz ki Allah’ın size ihtiyacı yoktur; ne var ki O, kullarının inkâr ve nankörlüğüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden râzı olur. Hiçbir günahkâr, diğer bir günahkârın günahını yüklenmez. Sonra da dönüşünüz Rabbınızadır. Yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir. Şüphesiz ki O, gönüllerde olanı bilir.
8- İnsana bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman, Rabbına içten yönelerek duâ eder. Sonra kendi katından ona bir nîmet verince, daha önce Allahʹa ettiği duâyı unutur. Yolundan saptırmak için de Allahʹa eşler, ortaklar ve benzerler koşar. De ki: az bir süre küfrünle yararlanıp geçin. Çünkü gerçekten sen ateşliklerdensin.
İLÂHÎ MÜDAHALE SÖZ KONUSU DEĞİLDİR
«Eğer inkâr edip nankörlükte bulunursanız, şüphesiz ki Allahʹın size ihtiyacı yoktur.. »
Cenâb-ı Hak, insana doğruyu, iyiyi, güzeli ve gerçek mutluluk ve huzuru gösteren yolları açıp akla malzeme verdikten sonra, doğru yolu seçenin ancak kendi lehine, eğri yolda inatla yürüyenin de kendi aleyhine bir sonuç hazırlayacağını belirtmektedir. Zira kendisinin değil, kullarının her an, her nefes alıp vermede Allah’a muhtaç bulunduklarını; o nedenle mutlak ganî olan O Yüce Kudretin hiç kimsenin kulluk ve ibâdetine muhtaç olmadığını açıklamakta ve yönlendirici uyarıda bulunmaktadır. Ne var ki kullarının inkâra sapıp azgınlık ve ahlâksızlıkta bulunmalarına aslâ razı değildir.
Bu konudan çıkaracağımız temel inançla ilgili sonuç şudur:
İrâde ile rızanın mertebeleri farklıdır: İrâde, bir şeyin olmasını, ya da olmamasını dileyip ona göre tecellide bulunmak ve gerekli emri vermektir. Rıza ise, sadece bir şeyin olmasını veya olmamasını benimsemek, olmasından hoşnutluk duymaktır. Bunun ötesinde bir emir tecelli ettirmek veya müdahalede bulunmak düşünülemez. O halde insanlar, akıl ve idrâklerine yardımcı olan, yönlendirici anlam ve hikmet taşıyan kitap indirilip peygamber gönderildikten sonra, doğru ya da eğri yolu seçmekte serbest bırakılmakta ve böylece bütün sorumluluk ve neticeleri ona yükletilmektedir. İlâhî müdahale, zorlama, itme söz konusu değildir. Ancak insan bu hususta akıl, irâde ve imkânlarını iyi ve doğru yolda kullanır da beşer irâdesinin erişebildiği sınıra gelirse, Cenâb-ı Hak o takdirde ona hidâyet kapısını açar, yani onu doğru yola eriştirir.
Bunun için ilgili âyette «Ne var ki O, kullarının inkâr ve nankörlüğüne razı olmaz» buyurulmakta; müdahale ve zorlamada bulunmayacağına işâret etmektedir.
KIYÂMET GÜNÜNDE KİMSE KİMSENİN GÜNAHINI YÜKLENMEZ
«Hiçbir günahkâr, diğer bir günahkârın günahını yüklenmez.. »
Bu cümle, Kur’ân-ı Kerîm’in tam on yerinde çok az farkla anılmıştır. Bundan amaç, inkârcı sapıkların, inanmak isteyen veya inanmış bulunan yakınlarına, «siz imân ve ibâdeti bırakın, bundan dolayı bir günah ve vebal varsa bize olsun» veya «siz keyfinizce yaşamaya bakın, dünyaya bir defa gelinir. Eğer bir günah varsa onu biz yükleniriz» diyenleri ve kendisini mürşit gösterip gerek ölüm anında, gerekse âhiret gününde, kendisine bağlı bulunan müritlerini şeytanın vesvesesinden, günah yükünden kurtaracağını, dünyada da, âhirette de önlerine düşüp kendilerini kurtaracağını iddia eden bilgisizleri susturmak; hakları ve yetkileri bulunmadığı hususlarda çok dikkatli konuşmalarını hatırlatmaktır.
Bilindiği gibi, peygamberlere ve sâlih kişilere, başkalarının günahlarını yüklenmek değil, şefaatte bulunma yetkisi verilecektir. O halde peygambere verilmeyen bir yetkinin inkârcı sapığa, şüpheci şaşkına veya ümmetinden herhangi bir kişiye verildiği elbette ki düşünülemez. Zaten gerçek anlamda sâlih mürşitler böyle bir iddiada bulunmazlar ve bulunmaktan Allahʹa sığınırlar.
Her kişi kendi iyilik ve kötülüğünü yüklendiği halde Allah’a döner. O da kimin neler işlediğini, ne gibi amellerde bulunduğunu, söz ve davranışlarının nasıl bir niyetten kaynaklandığını bilir ve ona göre karşılık verir. Herkesin yaptıklarını bir bir açıklayıp iyilik ve günahlardan haber verir.
İNSANOĞLUNUN NANKÖRLÜĞÜ
«İnsana bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman Rabbına içten yönelerek duâ eder. Sonra kendi katından ona bir nîmet verince, daha önce Allah’a ettiği duâyı unutur.. »
Darlık ve genişlik; bolluk ve sıkıntı, insanın karakterini ve içinde gizli tuttuğu rengini açığa vuran mihenktir. Aynı zamanda hayatın toz pembe olmadığının ve doğumla ölüm noktaları arasındaki yolun dümdüz, dikensiz, arızasız bulunmadığının bir başka delilidir.
Darlık, sıkıntı ve üzüntü; tehlikeli günlerde ve anlarda, insan ruhuna enjekte edilen Allah ve din duygusunun kabuğunu çatlatıp dışarı çıkarır. Refah ve bolluk günlerinde ise, insanların çoğu onu gizler ve ona yeni yeni kabuklar, kılıflar arar. Şüphesiz ki bu, genel bir ölçü ve kural sayılmaz; her zaman istisnaları vardır.
Kur’ân-ı Kerîm, ilgili âyetlerle insana bu zikzaklı günleri ve dönemleri hatırlatarak her iki durumda da çetin sınavlardan geçirilmekte olduğunu öğütlemekte ve aynı zamanda onu eğiterek yönlendirmeye çalışmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın mutlak ganî olduğu, kimsenin imân ve ibâdetine muhtaç bulunmadığı belirtildi. Böylece imân edenlerin kendi lehlerine, inkâr ve tuğyan edenlerin kendi aleyhlerine bir sonuç hazırladıkları konu edilerek aydınlatıcı ve yönlendirici bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetle, kendini gece-gündüz ibâdete, sâlih işlere veren müʹminlerle, hayatını inkâr ve ahlâksızlık, zulüm ve azgınlık içinde geçiren sapıkların eşit olmadıkları konu ediliyor. Sonra da bilenlerle bilmeyenlerin, âlimlerle câhillerin aynı çizgi üzerinde olmadıklarına değinilerek ilme ve ilim adamına iltifatta bulunuluyor.