MEÂLİ:
7- Hem dediler ki: «Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşı-pazarlarda dolaşıyor?! Ona bir melek indirilseydi de kendisiyle beraber uyarıcı olsaydı ya..
8- Veya Ona bîr hazine sunulsa, ya da kendisine ait bir Cennet olsa da ondan yese ya.. » Bu zâlimler, (Muhammed’e inananlara): «Siz olsa olsa, büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz! » dediler.
9- Bir bak, sana nasıl misâller getirdiler de bu yüzden sapıttılar; yol bulmaya da güçleri yetmez.
10- Feyiz, bereket ve rahmet kaynağı O Yüce Kudret, dilerse sana bundan daha iyi olan, altından ırmaklar akan Cennetleri verir ve sana köşkler meydana getirir.
11- Hayır, onlar Kıyâmetʹi de yalan saydılar. Biz ise Kıyâmet’i yalanlayan kimseye çılgın bir ateş hazırlamışızdır.
12- O ateş bunları uzak bir yerden görünce; onun, öfkesinden köpürüp korkunç uğultusunu duyarlar.
13- (Şeytanlarla birlikte) elleri boyunlarına bağlı bulunduğu halde ateşten daracık bir yere atıldıkları zaman orada yok olmayı dövünerek isterler.
14- Bugün bir tek defa dövünüp yok olmayı istemeyin, birçok defa dövünüp yok olmayı isteyin, (denilir).
15- De ki: «Bu mu hayırlıdır, yoksa muttakilere (Allah’tan korkup küfürden, azgınlıktan, harâmdan sakınanlara) vaʹdedilen sonsuz Cennet mi daha hayırlıdır? Onlar için bir mükâfat, sonunda varacakları (mutlu) bir yer bulunuyor.
16- Devamlı kalıcı oldukları halde, orada kendileri için diledikleri şeyler vardır. Bu da Rabbin üzerine, istenilmeye lâyık, verilmiş bir sözdür. »
PEYGAMBER (A. S. )IN BAZI ÖZELLİKLERİ
«Hem dediler ki: Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşı-pazarlarda dolaşıyor?!. »
Cenâb-ı Hak insanlara içlerinden birini seçip peygamber olarak gönderdiğini açıklarken hem müşriklerin yersiz ve anlamsız iddialarını reddediyor, hem de peygamberin ilâhlaştırılmaması üzerinde duruyor ve onu, yani peygamberi belirlediği çizgide göstererek bazı özelliklerine yer veriyor. Şöyle ki:
1- Peygamber de bir insandır ve Allahʹın kuludur.
2- Peygambere vahiy iner, O da ona göre insanları müjdeler ve uyarır da teblîğ görevini kusursuz yerine getirir.
Allah bildirmedikçe peygamber gaybı, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilmez. Kâinatın tasarrufu ona verilmemiştir. Yegâne tasarruf sâhibi ancak Allahʹtır.
3- Peygamber yalan söylemez. Sözü de özü gibi doğrudur.
4- Peygamber üstün zekâya, seyyal bir akla, parlak düşünceye sâhiptir.
5- Diğer insanlar gibi peygamber de acıktığı zaman yemek yer, su içer; uyur, çarşı pazara çıkar, alış-veriş yapar.
6- Diğer insanlar gibi peygamber de evlenir, aile yuvası kurar ve evlât sâhibi olur. Zira bu son iki maddede belirtilen hususlar peygamberler hakkında câiz olan şeylerdir. Yukarıdaki dört maddedeki hususlar ise, peygamber hakkında vâcip olan şeylerdir.
Bu vâcip olan hususlara bir diğerini «ismet» olarak ilâve etmemiz gerekir ki bu, günahlardan korunmuşluğu ifade eder. Yani peygamberler günah işlemezler, Allah onları bu gibi manevî kirlerden de korumuştur.
Mekkeli putperest müşrikler, Hz. Muhammedʹi (A. S. ) bu özellikleriyle ve vasıflarıyla bilmiyorlar veya onu bu ölçüde kabul etmek istemiyorlardı. Çünkü çoğu, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) doğru, iffetli ve güvenilir olduğunu çok iyi biliyor, fakat birtakım menfaatlerinin, en azından Mekke ve çevresindeki nüfuzlarının elden gideceğini hesaba katarak bildiklerinin hilâfına bir iddiayla ortaya çıkıyor ve Hz. Muhammedʹi (A. S. ) hâşâ yalancı bir kimse olarak tanıtmak için peygamberde şu sıfatların veya özelliklerin bulunmasını öne sürüyorlardı:
a) Yanında uyarıcı ve yol gösterici olarak yardımcı bir meleğin bulunması,
b) Peygamberin insan üstü bir varlık olması,
c) En azından beraberinde cennet misali bir bahçenin bulunması ve o bahçenin her yerde onu takip etmesi, kendisiyle birlikte yürümesi,
d) Ona gökten bir hazinenin indirilmiş bulunması gerekir..
Oysa Adem Peygamberden son peygambere kadar hiçbir peygamberde bu garip sıfatların bulunmadığı kesindi. Birçok peygamberlerin kıssasına yer verilen Tevratʹta da bu iddiaların izlerine rastlamak mümkün değildir. Ne var ki putperestler yahudilerin kasıtlı uydurmalarına kulak verip inanmadıkları şeyleri inanır gibi göstererek bu ve benzeri ölçüsüzlüklerde bulunuyorlardı.
Müfessir Keşşafʹın da dediği gibi: İnkârcı şaşkınlar, ortaya attıkları sloganları tesirli olmayınca, kademe kademe iniş yapma ihtiyacını duydular. Şöyle ki: Önce Peygamberʹin (A. S. ) herhalde melek olması gereğini iddia ettiler. Sonra en azından beraberinde uyarıcı bir meleğin bulunmasını savundular. Sonra da bundan vazgeçip Peygamberʹin (A. S. ) beraberinde bir hazinenin bulunması lüzumunu belirttiler. Bu da sonuç vermeyince, bu defa şu garip iddiayı ortaya attılar: «Hiç değilse, cennet misali bir bahçenin hep onu takip etmesi gerekmez miydi? » dediler.
İşte akıl ve idrak dışı iddialar ve tarihî gerçeklere uymayan yakıştırmalar böyle tutarsız ve anlamsız olur.
PEYGAMBERʹİN (A. S. ) BÜYÜLENMİŞ OLDUĞU İDDİASI
«Bu zâlimler (Hz. Muhammedʹe inananlara) «Siz olsa olsa büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz! » dediler. »
Haçlı ruhuyla tarihe eğilen, dinî taassupla yargıda bulunan; ilmin ve aklın yoluyla değil, hissine mağlup olarak yazan Batılı hıristiyan tarihçilerden ve sözde ilim adamlarından bir kısmı Hz. Muhammed’e (A. S. ) «histerik» dedikleri gibi, Mekkeli putperest müşrikler de Ona «büyülenmiş, aklî dengesi bozuk adam» diyorlardı.
Anlaşıldığı gibi, küfrün ve bâtılın her çağda gözü kör, kalbi ve vicdanı tıkalıdır. Duyu bozukluğu, ruh şaşkınlığı, aklî dengesizlik içinde çırpınma ve kasılma ile kendini gösteren, sinir bunalımlarına yakalanan histerik veya büyülenip aklî dengesi bozulan bir insan, kalkıp da on beş asır önce gerçek medeniyetin temelini atmış; cehaleti yenmiş, ilme ve ilim adamına takdir sunmuş, bilimsel anlamda temel bilgiler ve ana fikirler getirmiş, dünya tarihinde bir benzerine daha rastlanmayan mükemmel bir hukuk sistemi koymuş ve böylece beşer tarihinde en büyük, aynı zamanda kalıcı inkılabı yapmış; yaymaya çalıştığı din kardeşliğiyle, yüksek ahlâk ve fazîletle, adalet ve hakkaniyetle kıtalar üzerine yayılma güç ve enerjisini, bilgi ve becerisini vermiş öyle mi? Bu saçma iddiaya dost ve düşman güler. Zira belirtilen hususları gerçek anlamda meydana getiren bir insan, hiç şüphe yok ki her yönüyle çok mükemmeldir, hattâ mükemmelin de ötesindedir.
Aslında Hz. Peygamber’e (A. S. ) ve Kur’ân-ı Kerîm’e dil uzatanlar âhirete, yani ikinci hayata inanmayanlardır. Zira o gibiler âhirete dosdoğru inanmış olsalardı, âhireti bütün safhalarıyla açıklayan ve o âlemden haber veren peygambere de inanırlardı. Aynı zamanda Allah tarafından gönderilen ve beşer kudretini her yönüyle aşan kitaba da insaf gözüyle bakıp tasdîk ederlerdi. Nitekim ilgili âyette bilhassa bu inceliğe işâret edilmektedir.
HZ. MUHAMMED’E (A. S. ) EPİLEPTİK DİYEN ŞAŞKINLAR
Tefsirimizin bir diğer yerinde belirttiğimiz gibi, Ankara Tıp Fakültesi Adlî Tıp Profesörü Behçet Kamay, Adlî Tıp, Ankara: 1951. 2/813’de saydığı büyük zatlar arasında Hz. Muhammedʹi de (A. S. ) Epileptik (sarʹalı) olarak göstermiştir. Kurʹânʹı ve Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yüksek şahsiyetini, inen vahyin mahiyet ve anlamını, vahiy anında bedenin ruha dönüşmesini, yani dış alemle ilginin kesilmesinin hikmetini bilmeyen ve ciddi hiç bir araştırma ve inceleme zahmetine katlanmayan sözde ilim adamının bu iddiasına veya bu şahane(!) buluşuna ne demeli?
Son yıllarda İslâm âlemiyle -menfaatleri doğrultusunda- yakın ilgi kurma ihtiyacını duyarak yola çıkan Fransız Tıp Akademisi, «Hz. Muhammedʹin (A. S. ) şuuru tamdır» diye doğumunun 1400 üncü yıldönümü münasebetiyle bir rapor hazırlamıştır. Akademi kurulu, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) - bizim ilim adamımızın (! ) hilâfına - epileptik yani sarʹalı; histerik yani duyu bozukluğu, türlü ruh şaşkınlığı, çırpınma ve kasılma olayıyla kendini gösteren sinir bozukluğu mübtelâsı bir kişi olmadığını lütfen belirtmeye çalışmıştır.
Kanaatımca bu itiraf dışında sözü edilen raporun İlmî hiçbir kıymeti yoktur. Zira bir yandan bu gibi gerçeği yansıtırken, diğer yandan İslâmiyet ve Kur’ân hakkında gerçek dışı birtakım bilgilere de yer verdiklerini görüyoruz. (Fransız Tıp Akademisi’ne Göre Hz. Muhammed’in (A. S. ) Şuuru Tamdır/ Güven Matbaası - Ankara. Çeviren: Prof. Dr. Feridun Nafiz UZLUK)
SAHTE İLÂHLAR ADINA HAKKI ÇİĞNEMEK
İnsanların bazan garip halleri olur; bir hiç uğruna kan döker, bir aşk uğruna intihar eder; kendisi gibi bir faniye, sınır tanımadan yüceltip ilâh edinircesine tapar; taştan, ağaçtan, insan eliyle yontulup şekillendirilen putların önünde eğilir; o putlardan çok daha kıymetli olan davarları putlar adına kurban eder ve bazan bâtılı savunmada çok ileri gidip canını feda edecek çizgiye gelir.
Mekkeli putperestler işte böyle idi. Günümüzde dini afyon sayıp Allah’ı ve âhireti inkâr eden; her türlü kutsal değerlerin üzerine sünger çekip maddeyi esas kabul edenler de, bu saçma ve gerçek dışı doktrin adına nice canlara kıymakta, nice ocakları söndürmektedirler.
Netice bakımından bunlarla Cahiliye devri putperestleri arasında pek fark yoktur. Zira her ikisi de bâtıl adına kan dökmede ve fitne çıkarmada aynı çizgide bulunuyor.
Cenâb-ı Hak bu ıslâhı zor olan azgınları Cehennem azabıyla tehdît ederken, aradıkları gerçek mutluluğun ölümlü dünyada değil, âhirette tecelli edeceğine atıfta bulunuyor ve böylece düşünüp de yola gelirler diye mânevî müeyyideyi bütün ağırlığıyla gözlerinin önüne seriyor: «Hayır, onlar Kıyâmetʹi de yalan saydılar. Biz ise Kıyâmetʹi yalan sayan kimseye çılgın bir ateş hazırlamışızdır. O ateş bunları uzak bir yerden görünce, onun, öfkesinden köpürüp korkunç uğultusunu duyarlar.. (Şeytanlarla birlikte) elleri boyunlarına bağlı bulunduğu halde ateşten daracık bir yere atıldıkları zaman orada yok olmayı dövünerek isterler. Bugün bir tek defa dövünüp yok olmayı istemeyin, birçok defa dövünüp yok olmayı isteyin denilir. »
Böylece dünyayı bâtıl uğruna cehenneme çevirenlere, amellerinin türüne uygun bir ceza ve azâp hazırlandığı haber veriliyor. Zira Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir. O, dünyada inanmışlara kan kusturup cehennemi bir hayat yaşatanlara elbette âhirette kan kusturacak ve cehennemi onlara tek yurt olarak verecektir.
Muttaki mü’minlere gelince: Onlar sağlam ve köklü imân cevheriyle sadece kalp ve ruhlarını aydınlatıp cennete çevirmekle kalmazlar, çevrelerine de bu ışığı tutup huzur, güven ve kardeşlik havası estirirler. Bulundukları her toplumun mânevî direği olurlar, maddeyi yüksek amaca erişmek için araç olarak kullanıp Hakk’ın hoşnutluğunu ön plâna alırlar ve böylece Allahʹın kulları arasında mutluluk, güven ve huzur havası oluşturan bu bahtiyarlara da amellerinin türüne uygun ebedî mutluluk yurdu hazırlanmıştır. İlgili 15. âyetle bu İlâhî mükâfat şöyle tasvîr edilmektedir: «De ki: Bu mu hayırlıdır, yoksa muttakilere (Allahʹtan korkup küfürden, azgınlıktan, haramdan sakınanlara) va’dedilen sonsuz Cennet mi daha hayırlıdır? Onlar için bir mükâfat, sonunda varacakları (mutlu) bir yer bulunuyor. Devamlı kalıcı oldukları halde, orada kendileri için diledikleri şeyler vardır. Bu da Rabbin üzerine istenilmeye lâyık verilmiş bir sözdür. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inkârcıların tutarsız, akıl ve idrak dışı iddiaları anlatıldı. İnsanlığı düştüğü cehalet, dinsizlik ve azgınlık bataklığından kurtaran bir Peygambere «büyülenmiş adam» diyecek kadar akıl ve izʹanlarını, insaf ve vicdanlarını kaybetmiş inkârcıların şaşkın halleri tasvîr edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet gününde bu şaşkınların tapındıkları bâtıl ilâhlarla yüzleştirilecekleri hatırlatılıyor ve Peygamber hakkında çok yanlış görüşler ortaya atan müşriklere cevap veriliyor, aynı zamanda mü’minler bu konuda aydınlatılıyor.