Bakara Suresi 6-7. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

7.

Küfre saplananlara gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.

Diyanet İşleri

7.

Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

6- Şüphesiz ki (ey şânı yüce peygamber! ) o küfre saplanıp kalan­ları (inkâr ve inadları yüzünden tuttukları yanlış yolun tehlikeli sonucun­dan) korkutsan da, korkutmasan da onlara göre birdir; inanmazlar.

7- Allah (değişmiyen sünneti gereği) onların kalblerini, kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde ve onlar için büyük bir azâb vardır.

İNİŞ SEBEBİ

Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) İslâm’ın tertemiz, ruhlara inşirah veren havasına dâveti kabul etmiyenlerin ve bildikleri halde inad ve inkârların­da ısrar eden putperest müşriklerin, gazaba uğramış Yahudilerin ve tes­lisin girift çıkmazında bocalayan Hıristiyanların bu hallerine için için üzü­lüyordu. Çünkü o büyük Peygamberin tek düşüncesi, bütün insanların hi­dâyete erişmesi, Allahʹın tayîn ettiği doğru yolu bulmasıydı. Bunca iyi ni­yet, temiz düşünce, azim ve gayretlere rağmen müşrikler inadla şöyle di­yorlardı:

«Bizi dâvet edegeldiğin şeyden kalblerimiz örtüler içindedir. Kulakla­rımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda bir perde vardır! »

Bunun üzerine Allah Teâlâ onların artık imân etmiyeceğini, çünkü kalblerinin tamamen kapandığını, dünya ve âhiret hayatını saadete çevi­recek hayat kanunlarına şuursuzca isyân ettiklerini ve yine en ağır cezayı bu kanundan göreceklerini ebedî ve ezelî İlmiyle bildiği için Peygamber (A. S. )ın onlar hakkında beslediği ümidin bir netice vermiyeceğini ve bu hususta elde olmayarak üzülmesinin meseleyi halletmiyeceğini beyânla bu iki âyeti indirdi.

Ancak bu kalbleri örtüler ardında kalan, hakkı idrâkten kaçınan şuursuz müşriklerin o gün için kimler olduğunda bir takım farklı rivâyet ve görüşler var:

İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Medîne ve civarındaki Yahudî ileri gelen­leridir ki, Allah onları, «Bildikleri halde Hakk’ı inkâr edenler, gerçeği ör­tenler» diye vasıflandırıyor. (Tefsîr-i Kebîr / Fahruddîn Râzî: C. 2, S. 46 / Kahire baskı: 1933).

Diğer bâzı Ashab-ı kirâmʹa göre: Ebû Leheb, Ebû Cehl, Velîd bin Muğîre ve emsali müşriklerdir ki onlar apaçık beyyinelerden sonra bile bile inkâra saptılar; o günkü bilgi ve kültürlerine rağmen inadlarında ıs­rar ettiler. Beyinleri iyice putperestliğin bulanık suyuyla yıkanıp şartlan­dıkları için kendilerine şeref bahşedecek İslâm davetini mi red ettiler? Kur’- ân-ı Kerîm’in bildirdiği üzere: Onların kalbleri, dimağları Hakk’a karşı ör­tüler içinde bulunuyordu. Âyet bu karakterde olan her kâfir ve inadçıya şâmildir. Onlar inad ve inkârlarıyla hak ve hakikatı örttükleri, gece de ka­ranlığıyla ortalığı örtüp belirsiz hale getirdiği için hem gece hakkında, hem onlar hakkında «kâfir» sıfatı kullanılmıştır.

İLGİLİ HADÎSLER

Ashab-ı Kirâm’dan Abdullah bin Amr (R. A. ) anlatıyor: Peygamber (A. S. )dan soruldu:

- «Ey Allahʹın Resûlü! Biz Kur’ân’dan bâzı yerler okuyoruz, ümitle­niyoruz. Bâzı yerler de okuyoruz, neredeyse ümitsizliğe düşüyoruz!. »

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (A. S. ) onlara:

- «Size Cennet ehliyle, Cehennem ehlinden haber vereyim mi? » di­ye sordu.

- «Evet, Ya Resûlallah! haber veriniz. » dediler.

Hazret-i Peygamber (A. S. ) Bakara sûresinin ilk beş âyetini okudu ve:

- «İşte bunlar Cennet ehlidir! » buyurdu.

Ashab-ı Kirâm (Allah hepsinden razı olsun):

- «Onlardan olmayı ümit ederiz» dediler.

Sonra Hazret-i Peygamber (A. S. ) Bakara sûresinin altıncı ve yedinci âyetlerini okudu ve:

«Bunlar da Cehennem ehlidir», buyurdu.

Ashab-ı Kirâm:

- «Biz onlardan değiliz, Ya Resûlellah! » dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (A. S. ):

- «Evet, öyledir» buyurdu. (İbn Ebî Hâtim - Tefsîr-i İbni Kesîr: C. 1, S. 45 / Mısır baskı:?).

Kalblerin mühürlenmemesi için Hazret-i Peygamber (A. S. ) sık sık Al­lah’a iltica ederek: «Ey Kalbleri çeviren (istediği tarafa döndüren Alla­hım! ) Kalblerimizi kendi dînin üzerine tesbit et, » şeklinde dua ederler­di. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 46).

Buna yakın ikinci bir hadîste de şöyle duâ ettikleri bildiriliyor:

«Ey kalbleri (hak ve hakikat, imân ve irfan üzere) tesbit eden Alla­hım! Kalblerimizi kendi taat(u ibâdet)in üzere tesbit et. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 188 / Mısır baskı: 1387-1967).

Allahʹın Resûlü (A. S. ) Efendimiz kalblerin günah ve fitnelerle, küfür ve tuğyanlarla yavaş yavaş nasıl kararıp mühürlenmeye yüz tuttuğunu be­yânla buyuruyor ki:

- «Fitneler kalbler üzerine -hasır dokunur gibi- tel tel arz olunur. Hangi kalbe (su) içirilir (gibi girer)se, orada siyah bir nokta belirir. Hangi kalb de ondan hoşlanmazsa, onda beyaz bir nokta belirir. Böylece iki çeşit kalb olmuş oluyor: Biri parlak beyaz taş gibi ki gökler ve yer dur­dukça fitne ona zarar vermiyecek. Diğeri ise koyu kurşunî renktedir, dev­rik küpe benzer (ki içinde su durmaz); o, ne bir mâruf tanır, ne de münker bir şeyi reddeder.» (Buharî - Müslim: Hazret-i Huzeyfe (R. A. )den. Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 46 / Mısır baskı:?).

- «Mü’min kimse bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer tevbe eder, o siyahlığı koparıp atar ve kendini bu konuda kı­nayıp azarlarsa, o takdirde kalbi cilâlanır. Yok eğer günahı artırırsa, si­yahlık da gitgide fazlalaşır, o kadar ki kalbinin üstüne yükselerek (her ta­rafını istilâ eder). İşte bu, Kurʹân’da beyân edilen « r â n »dır. Yani onla­rın irtikâb edegeldikleri günahlar kalblerini yenmiş de (iyice paslandırmışdır). » (Tirmizî - Neseî: Kuteybe’den. İbn Mâce: Hişâm bin Ammarʹdan.).

Bu hadîslerin manalarını kuvvetlendirir mahiyette diğer bir hadîste de buyuruluyor ki:

- «Günahlar ardarda kalbler üzerine gelmeğe başlayınca (kalbin ir­fan kapılarını) kapar. Kapanınca da Allah tarafından o zaman mühür ge­lir (de kalbe basılır). Artık o kalblere bir yol yoktur ve küfürden de bir kur­tuluş yolu bulunmaz. İşte bu, Allahʹın Kurʹân’da bildirdiği «mühür basma»­dır. (Tefsîr-i İbni Kesir: C. 1, S. 46, İbni Cerîr’den).

- «Haberiniz olsun, bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bedenin her tarafı düzelir; o bozulduğu zaman bedenin her tarafı bozulur. Dikkat edin o et parçası kalbʹdir. » (Sahih-i Buharî ve Müslim).

AHLÂKÎ YÖNÜ

İnsan çoğu zaman işine gelmiyen; nefsine uymayan, geçici zevklerini kısmen de olsa frenliyen şeyleri çarçabuk benimsemez; bunun ruh ikli­mine getireceği müsbet havayı geç ve güç idrâk eder. O sebeple kendisi­ni bir takım şeyleri terketmeye zorlayan emir ve yasaklara karşı tepki gös­terir ve dinlememek için idrâk ve sezgisinin kapılarını sımsıkı kapamak ister. Şunu hemen ilâve edelim ki, hayat yolculuğunda yalnız hoşumuza giden, zevkimizi gıcıklayan, nefsimizi kabartan nesneleri aramak ve bütün bir ömrü bu yolda harcamak, ruhî bozuklukların en kötüsüdür.

Muhit ve medeniyetin, çevre ve geleneklerin meydana getirdiği sun’î ihtiyaçları öz varlığımızın ebedî ihtiyaçlarıyla karıştırmak; uzak fakat ha­kikî menfaat peşinde koşacak yerde yakın ve hayalî menfaatlar peşinde koşmak şüphesiz ki kalbin tasdîk süzgecinden geçmiyen ve geçmediği için de bozuk ve tortulu kalan yanlış bir itikadının tabii neticesidir.

İnsan kendini serbest görmek istiyor. Herhangi bir disiplin altına gir­mek istemiyor. Allah’a karşı isyân ve tuğyanın başlıca sebebi işte budur. Din ve ahlâk ebedî hayatın lüzumunu gönüllere nakşederken bütün bir ömrü disiplin altına alır. İşte Allah’a dosdoğru imân bunun mahsulüdür.

İdrâk ve basiretin hakikate kapalı oluşundan doğan kararsızlık ve iti­katsızlık, gönüllerdeki ihtirası kamçılar ve bu sebeple ruhî yapıda karar­madık yer kalmaz. Bu kararma neticesidir ki tarih boyunca bir kısım pey­gamberler öldürülmüş ve bir çoğu da en ağır hakaret ve işkencelere mâ­ruz bırakılmıştır. Bakarâ sûresinin altıncı ve yedinci âyetleri, İlâhî disip­lini reddeden gönlü kara muhteris inkârcıların bu aşırılığına karşılık Al­lah’ın kendi kanunları icabı olarak onların gözlerine nasıl perde çektiği­ni, kalblerine nasıl mühür vurduğunu ve artık imân etmelerine nasıl yol kalmadığını en özlü bir ifâdeyle beyân ederken, insanların bu tarz bir in­kâr ve tuğyan fırtınasına tutulmamaları tenbîh buyuruluyor.

«Gaybe imân getir ey mülhid-i fâcir ki sana,

Âhiretten hatt-ı tâlik ile huccet gelmez. »

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Gönüllerde katmerleşen küfrü temizlemek, güzel ahlâkı, mukaddes duyguları yerleştirmek için güçlü ve yeterli bir dine ihtiyaç vardır. İslâm bunun en mükemmelidir.

İÇTİMAÎ YÖNÜ

Cemiyet bünyesinde rûhun bariz kuvvetlerinden olan güzel ahlâk, kutsal duygu, İlâhî mârifet, bir Allah’a imân gibi mânevî değerlerin ih­mâl edildiği ya da bunlara hiç yer verilmediği takdirde, küfür, tuğyan, kötü ahlâk, başıboş hayat moda olur. Bu moda cemiyet ve milletlerin yı­kılmasını sağlıyan başlıca sebeplerdir, diyebiliriz. İlâhî kanunlara karşı gelen her fert yalnız günahkâr olmakla kalmaz, ayni zamanda âile ve mil­letinin çökmesine veya mahvolmasına yardımcı olur. Bu kanunlara biz «hayat kanunu» da deriz. Şöyle ki: İnsan vücudu kâinatın bir parçasıdır; içinde bulunduğu fizikî muhitle ayni elemanlardan meydana gelmiştir. Fakat özel bir şekilde organize edilmiş ve kendisine bir çok yetiler (me­leke) verilmiştir. Ama başıboş bırakılmamış, varlık âleminde câri olan sünnetullaha ve hayat kanunlarına uygunluk içinde yaşaması emredilmiştir. Bu kanunları bize tanıtan semâvî dinler ve bu dinlerin mübelliğ ve mürşidleri peygamberlerdir. İnen kitaplara inananlar dünya ve âhiret mutlu­luğuna erişir, inanmıyanlar bu iki huzuru kaybeder.

Evet, bilgisizlik, küfür, tuğyan ve sapıklık insanların akıllarına ve vic­danlarına hâkim olunca, cemiyetler artık itikadlarındaki bozukluğu ve gö­nüllerindeki küfrü idrâk edemez olurlar; o kadar ki Hakk’ın sesini duymaz, çağrısına kulak vermez, ilâhî düzeni göremez hale gelirler. Böyle olunca da maddî kuvvetlerin çoğu fitne ve fesad, zulüm ve işkence âleti hâline getirilir; şer unsurları kuvvetlenir ve bir gün cemiyetin sarsıntı geçirmesi­ne, anarşizme boğulmasına, büyük bir felâkete uğramasına yol açar.

Bugüne kadar yıkılan, haritadan silinen milletler hep bu hastalığın kurbanı olmuştur. Cihan savaşları bu yüzden çıkmıştır. Çünkü küfrün ve ihtirasın sarhoşluğuyla kalbleri mühürlenen, gözleri üzerinde kalınca bir perde bulunan idâreciler ve kadrolar maddî ve mânevî felâketleri duymaz ve göremez olmuşlardı. Koca Roma İmparatorluğunun yıkılması buna ne güzel misaldir! 64 yılında Roma’da çıkan büyük yangında şehir bir baş­tan bir başa yıkıntı haline gelirken, Allah’a karşı tuğyan eden Zâlim Neron sarayının önünde durup lir çalmıştır.

Cihan mürşidi Hazret-i Muhammed (A. S. ) diyor ki:

«Ben sadece bir uyarıcıyım; yerin ve göklerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin mutlak sâhibi bir tek Allah’tan başka ilâh yoktur. » (Ahmed b. Hanbel).

İʹTİKADÎ YÖNÜ

Kelâmcılara göre, küfrün haddini belirtmek (tarifini yapıp sınırını çiz­mek) oldukça zordur. Küfrü gerektiren şeyler nelerdir? Hazret-i Muham­med (A. S. )den naklolunan her şeye inanmak lâzım mıdır? Bir kısmına ina­nılmazsa küfre girilir mi?

Bâzılarına göre:

Hazreti Muhammed (S. A. )den naklolunan her şeye istisnasız inanmak lâzımdır. Fakat bize kalırsa, bu hüküm izaha muhtaçtır. Çünkü Cenâb-ı Peygamber (A. S. )den nakledilen şeylerin sıhhat derecesi ya bi-zzarûre, ya biʹl-istidlâl, ya da haber-i vahidle bilinir.

Birinci yolla bilinenlerin hepsini tasdîk eden müʹmin, tümünü veya bir kısmını inkâr eden kâfir sayılır. Meselâ: Yaradan’ın varlığını veya O’nun ilim, kudret, vahdaniyet gibi sıfatlarından birini ya da O’nun noksan sı­fatlardan münezzeh bulunduğunu ve yahut Hazret-i Muhammed’in pey­gamberliğini, Kur’ân’ın sıhhatini veya kaçınılmaz bir bilgiyle bildiğimiz şer’î hükümleri inkâr etmek bu cümledendir.

İkinci yolla bilineni inkâr etmek küfrü gerektirmez. Meselâ: Allah gö­rülür mü, görülmez mi? Kulların amellerinin yaradanı Allah mıdır, değil midir? vb. İstidlâl yoluyla bilinen hususlar gibi. Bunlar tevatür tarikiyle bi­ze kadar gelmemiştir. İki görüşten birinin sıhhati veya butlanı ancak bi’l- istidlâl bilinebilir. Bu itibarla, ikinci yolla bilinenlerin inkâr ve ikrarı imâ­nın mahiyetine dahil değildir. O halde inkârı küfrü gerektirmez.

Üçüncü yol (haber-i vâhid)le bilinen hususlardır ki, imândan sayılmaz. Bu bakımdan küfrü de gerektirmez. İşte bu kaideye göre biz, ümmetten hiç kimseyi istidlâl veya haber-i vâhidle inanmadığı bir meseleden dolayı küfürle suçlamayız.

«Muhakkak o küfre saplananlar» Cümlesinde geçmiş zamana delâ­let eden bir fiille, müşriklerin küfründen haber veriliyor. Muʹtezileʹye göre: Allah’ın geçmişe ait fiille haber vermesi, Allah Kelâmı’nın muhdes (sonradan olma) olduğunu gösterir. Zira bu yolla verilen bir haberin doğ­ru olabilmesi için muhberu anh (haberi verilen şey)le mesbuk olması ya­ni ondan sonra vücut bulması gerekir. Kadîm (öncesiz) olan bir şeyin başkasıyla mesbuk olması ise muhaldir. O halde bu kabil haberlerin de kadîm olması muhaldir. Bu takdirde muhdes (sonradan) olması vâcibdir.

Ehl-i Sünnet âlimleri Mu’tezile’ye cevap vererek diyorlar ki:

Cenâb-ı Allah bu âlemi sonradan var kılacağını biliyordu. Ondan ha­ber vermesi, O’nun ilim ve kelâm sıfatının sonradan olma olduğuna de­lâlet etmez. Haber verilen şey gelecekte vücud buluyor. Vücud bulunca da haberde bir değişiklik olmuyor. Yani ezelî olan kelâm, yine ezelîdir; muhdes olan, o kelâmın taallûk ettiği şeylerdir.

tasavvufÎ yönü

Dâvet-i Muhammediyye her türlü ivaz ve garazdan uzaktır. Bu dâvet sadece ve sadece İlâhî merhametin ziyası altında beşeri en doğru ve en selîm yola irşâddır. Allahʹın Rahmân ve Rahîm sıfatlarının sırrına mazhar olan Resûlüllah (A. S. ) bu mazhariyetin verdiği irfanla bütün insanların küfr-u tuğyan, madde ve ihtiras bataklığından kurtulup imân ve fazîlet tahtına yükselmesini gönülden ister ve bunun için ruhunda derin bir has­ret hissederdi. Mekke’de olduğu gibi Medîneʹde de bir hayli âsî müşrik­ler, azgın hilebaz ve o nisbette sinsi Yahudîler bulunuyordu. Allah (C. C. ) ezelî ilmiyle bir kısım insanların bütün delillere, açık bürhanlara, afâkî ve enfüsî belgelere rağmen imân etmeyeceklerini, nûr-i Muhammedi’den his­se almıyacaklarını kesin olarak bildiği için -ki burada ilim mâlûmata tâ­bi olmuş oluyor- bir teselli mahiyetinde Peygamberʹe (A. S. ) durumu ha­ber verdi ve böylece ilâhî ilminin şaşmıyacağını meydana koydu.

O halde kalblerin mühürlenmesi, cüz’i iradeyi kötüye kullanmayı remzeder; kulakların tıkanması, işitme yolunun akıl ve irfanın kumandasından çıkıp, nefs-i emmâre’nin emrine girdiğini sembolize eder. Gözlerin perde­lenmesi, basiretin tıkanıp işlemez hale geldiğini ifâde eder. A’raf sûresinin 179. âyetinde buna işâretle buyuruluyor ki: «Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalbleri vardır onunla (hak­kı) anlamazlar, gözleri vardır onunla (hakikati) görmezler, kulakları var­dır, onunla (doğruyu) işitmezler. İşte bunlar (bu şuursuzlar) hayvanlar gi­bidir, belki daha da sapık ve şaşkındırlar. İşte gâfiller ancak bunlardır! »

TAHLİLLER

Küfür: Lügat olarak «bir şeyi örtme, kapama ve gizleme» mâna­sına gelir. Terim olarak, «Hakk’ı inkâr edip örtmek ve gizlemek» anlamın­da kullanılır. Sözlük mânasıyla, tohumu toprağa atıp gizlediği için çiftçi­ye; eşyayı karanlığıyla örtüp gizlediği için geceye «kâfir» denilmiş­tir. (Müfredat-i Rağıb: Küfür maddesi).

Küfür, dört kısma ayrılır:

1. İnkâr yollu küfür: Allahʹı hiç bilmemek, tanımamak. Firʹavn’ın küf­rü gibi. O, kavmine: «Kendimden başka sizin için hiç bir tanrı tanımıyo­rum! » demişti. «İşte ben sizin en yüce Rabbinizim! » diyen de yine o ol­muştur.

2. Bile bile inkâr yollu küfür: Kalbiyle Allah’ı bildiği halde diliyle ik­rar etmemek. Şeytanʹın küfrü gibi. «Yalnız İblis dayattı, (bunu) kibrine ye­diremedi de kâfirlerden oldu. » (Bakara sûresi âyet: 34).

3. İnad yollu küfür: Kalb ile Allahʹı bilmek, dil ile ikrar etmek ve fa­kat onunla dindar olmamak, aksi bir istikamet tutup dinî birçok şeyleri kabul etmemek, İlâhî buyrukların tümünü ya da bir kısmını küçümsemek. Mekke müşriklerinden Umeyye bin Ebî Sait’in küfrü gibi. (Umeyye, zaman-ı saadette yetişen Kureyş şâirlerlndendir. Zeki bir adamdı. Eşyanın hakikatına dair bâzı şeyler keşfetmiştir. Putlara tapmanın bâ­tıl olduğunu anlamış ve bir ara peygamberlik dâvasına kalkışmıştı. Hazret-i Peygamber Medine’yi teşrif edince, Umeyye’nin ümitleri kırılmış, bu arada İs­lâm’ı kısmen tasdîk etmiştir. Bak: Kamusu’l-A’lâm: C. 2, S. 1044).

4. Nifak yollu küfür: Dil ile Allah’ı ikrar etmek, fakat kalb ile tasdîk etmemek. Münâfıkların reisi Abdullah bin Ubey bin Selûl’ün küfrü gibi. Hazret-i Âyşe vâlidemize iftira atan da bu münafıktır.

Bu maddeleri özetliyecek olursak:

Kim bile bile Allahʹı inkâr eder ya da birliğini reddederse veya Haz­ret-i Peygamber’e indirilen esas ve temel prensiplerden birini inkâr eder veya Hazret-i Muhammed’in ya da herhangi bir peygamberin peygam­berliğini kabul etmeyip inkâra saparsa küfre düşer ve bu hal üzere ölürse ebedî saadetten mahrum kalır.

(Sevâ’) istivâ mânasına bir isimdir. Bâzı masdarlar gibi bu da sıfat mânasında kullanılır.

Cümlede istifham harfi olarak getirilen «hemze» ile «em» istifham mânasından soyunmuştur.

(= E-enzerte) altı kıraat üzere okunmuştur:

1. İki hemze ve aralarında bir elif.

2. Yalnız iki hemze, aralarında elif yok.

3. Birinci hemze kaviy, İkincisi ona az yakın ve aralarında elif.

4. Üçüncü kıraatin aynı, yalnız aralarında elif yok.

5. İstifham harfinin hazfı (alınması)yle.

6. İstifham harfinin hazfı (alınması) ve harekesinin mâ-kablindeki sâkin harfe verilmesi.

İ n z â r: Lügatte korkutmak mânasınadır. Burada ise, kötü bir yolun, yanlış bir tutumun, sakat bir itikadın encamından haber vermek suretiyle korkutup uyarmak mânasınadır; mutlaka korkutmak mânasına değildir. Bu itibarla inzar, tebşîrʹin karşıtı olmuş oluyor.

Âyette sadece i n z â r ’ın fayda vermiyeceği üzerinde duruldu, fakat tebşîrʹin te’sir edip etmiyeceğinden bahsedilmedi. Çünkü «Def’-i mazar­rat celb-i menfaatten daha mühimdir». Teʹsiri büyük olan i n z â r küret­meyince, artık tebşîre pek lüzum kalmıyor.

Yedinci âyet-i kerîme, inatçı kâfirlerin imân etmiyeceğine dair vâki İlâhî hükme ta’lîl mahiyetindedir. Altıncı âyet-i kerîme buna bir delil sa­yılsa da indüksiyon, yedinci âyet dedüksiyon sadedindedir.

Küfre saplananların imân etmiyeceklerine dair İlâhî beyân, bir şeyin vukuundan evvel verilen bir haber gibi anlaşılsa da bu bize göre böyledir. Allah’ın ilmi zaman anlayışından ve kaydından tamamen münezzeh­tir. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek zaman diye bir şey düşünülemez. İlm-i Subhanî bütün zaman ve mekânları içine almıştır.

Huccetü’l-İslâm İmâm Gazâlî diyor ki:

«Her şeyi Cenab-ı Hakk irâde edip yarattığına göre, bunları en kü­çük teferruatına kadar bilmesi gerekmez mi? Allah’ın ezelî irâdesi, cüz’î mevcudatın hepsinin illetidir ve ilmi de bunların tümünü içine alır. Bu hu­sus Allah’ın zâtî birliğine zıd (karşıt) değildir. Sonuç olarak: Allah bütün cüziyatı bilir. Bir şeyin vukuundan önceki bilgisi ile sonraki bilgisi birbi­rinden farklı değildir. O’nun ilmi her türlü zaman ve mekân kavramların­dan münezzehtir. »

Hatıra şöyle bir soru gelebilir:

İmân etmiyeceklerini bildikten sonra i n z â r ’ın faydası ne olabilir? Bu hususta birçok tefsîr ve te’vîller vardır. Bize göre: Resûl tebliğat göre­vini yapmak zorundadır. Kıyâmet günü. «Ben, peygamber tebliğini duyma­dım» ya da «Bana yol gösterici kimse olmadı! » şeklinde bir itiraza mey­dan verilmemesi, inzârın lüzumunu gösterir.

Hem bu bapta ilim malûmata tâbiʹdir. O bakımdan, «Küfre saplanan­ları inzâr etsen de etmesen de onlara göre bir, inanmazlar! » buyurulmuş da, «Sana göre bir» denilmemiştir. (Fazla bilgi için bak: Rûhu’l-Maanî Tefsiri C. 1, S. 139. Ayrıca Tefsîr-i Kebîr C. 2, S. 49-51. Kahire baskı: 1933).

H a t m: Bir şeyi kapayıp gizlemek, sonuna götürüp bağlamak mâ­nalarına gelir. Bir belgenin sonunu bağlamak, konulduğu zarfı kapayıp mühürlemek de bu anlamdadır.

Kâfirlerin kalblerini mühürlemenin Allah tarafından olduğunun beyân edilmesi, onların imân etmiyeceğine, kalblerinin İlâhî buyrukları almıya- cağına, hakkı kabul etmiyeceklerine, Kur’ân-ı Kerîme kulak tıkayacakla­rına dair bir şehâdettir. Yoksa onların imân etmesine bir engel koymak değildir.

İkinci bir tefsirle:

Kâfirlerin kalblerinin mühürlenmesi, gözlerinin üzerine kalınca bir perde inmesi, imân etmelerini önlemeğe mâtuf olmayıp, işledikleri kötü­lüklere, saptıkları inkâr ve inada bir cezâ olmak üzere kalblerine mânevi sıkıntıların girdiğini, hakikatlere karşı akıl ve idrâklarının tamamen kör­leştiğini bildirmek içindir.

Ayrıca:

İnkârcıların ve inatçıların kalblerinin mühürlenmesi, gözlerinin üze­rinde kalınca perde bulunması bu dünyada değil de âhirette olması muh­temeldir. Hatm’in geçmiş zamana ait fiille ifâde edilmesi, ileride vukuu muhakkak olacak bir şeyi şimdi olmuş gibi göstermek içindir. Bu tarz be­yân âdet-i ilâhiyedendir. Çünkü zaman ve mekân kavramları nisbîdir; izâfîdir.

Tâbiîn-i Kirâm’dan büyük âlim Hasan el-Basrî (R. A. ) diyor ki:

«Hatm ve tağşîye, inatçı kâfirlerin melekler tarafından da tanınmalarına ve inanmıyacaklarına bir belge olmak üzere kalblerine ve kulaklarına konulmuş bir takım mânevî farikalardır. »

G i ş â v e ’nin hakikati: Görmeğe engel perde demektir. O halde bu tâbir mecaz yollu kullanılmıştır. İnatçı kâfirlerin basketinin kapanması, eşyayı göremiyen âmânın haline benzetilmiştir.

Gişâveʹnin gündüz görüp, gece görmeme mânasına geldiğini söyli- yenler de var. Bu mânayla: İnkârcılar gaflet içinde görebiliyor, ibretle gö­remiyorlar. Allah’ın açık belgelerini, varlığına, birliğine delâlet eden âyet­lerini, kendi küfürlerinin kesîf karanlığı içinde müşahede edemiyorlar. Kü­für karanlığı kalkacak olursa, herhalde göreceklerdir.

Müfredat-i Ragıb’da, Gışâʹnın göze ârız olan katarakt olduğu ifâde ediliyor. (Tefsîr-i Rûhu’l-Maanî: C. 1, S. 137. Beyrut baskı:?).

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Cenâb-ı Hakk (C. C. ), asr-i saadette türeyen inatçı kâfirlerin ve Yahu­di meşrepli münâfıkların İslâm’a karşı hazırladıkları sû-i kasdın ve içlerin­de besledikleri menfî ve o nisbette korkunç plânların özetini verdikten son­ra her devirde bu tip sapıkların bulunacağına ve hepsinin de ayni metod- la olmasa bile değişik metodlarla ayni hedefe doğru gideceklerine işâret buyuruyor ve sonra da onların hakiki vechelerini meydana koyarak port­relerini çiziyor; menfur tutumlarını, kötü karakterlerini -inanmışların ha­fızalarında iyice yer etsin diye- darb-i mesellerle tasvir etmek suretiyle mâkulu mahsusla izâh ediyor.

Darb-ı meselin dimağ ve zihinler üzerindeki te’siri inkâr olunmaya­cak kadar meydandadır. Kur’ân-ı Kerîm’in müstesnâ uslûbundan biri de budur.

Özet olarak:

Sûrenin başında geçen dört âyetle mü’minlerin vasfından bahsedildi. Takvayla imân arasındaki münasebet belirtildikten sonra kâfirlerin, inat­çı müşriklerin durumuna temas edildi. İnkârcıların iki kısım olduğu, biri hem kalbiyle, hem diliyle inkârcı vasfını meydana koyduğu, diğeri ise kal­ben inkârcı olduğu halde diliyle bunun aksini iddia ettiği beyân edilerek, bu ikinci sınıfın münâfıklar olduğuna dikkatler çekildi. Tehlikeli olmakta, inatçı kâfirlerden daha ileri bulundukları nedeniyle münâfıklardan da­ha geniş bir şekilde bahsediliyor. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 47. Mısır baskı:?).

Nitekim İbn Cüreyc’in Mücâhid’den yaptığı rivâyete göre:

Bakara sûresinin başında dört âyet mü’minler hakkında, iki âyet kâ­firler hakkında ve onüç âyet de münâfıklar hakkında inmiştir. Müfessir Suddî de «Ve mine’n-nâs»dan murad, münâfıklar olduğunu söyler. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 192. Mısır baskı: 1967).