Hud Suresi 6-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ وَلَئِنْ اَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِلٰٓى اُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ اَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

7.

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de O bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.

Diyanet İşleri

7.

O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş'ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken "Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz" desen, inkarcılar "Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür" derler.

8.

Andolsun, biz onlardan azabı belirli bir süreye kadar geciktirsek, o zaman da mutlaka "Onu ne alıkoyuyor?" derler. İyi bilin ki, azap onlara geleceği gün, kendilerinden bir daha uzaklaştırılmaz ve alay etmekte oldukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatmış olur.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

6- Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allahʹa ait olmasın. Onların yerleştikleri yeri de, tevdiʹ edildikleri yeri de bilir. Bun­ların hepsi açık kitapdadır.

7- O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı ki Arşʹı da su üs­tünde idi. Eğer onlara, öldükten sonra diriltilip kaldırılacaksınız, diyecek olsan, o küfredenler, «herhalde bu açık bir sihirden başkası değildir! » di­yecekler.

8- Şayet azâbı onlardan sayılı bir süreye kadar geciktirecek olsak, «onu engelleyip alıkoyan nedir? » diyecekler. Bilin ki azâp onlara geldiği gün, artık kendilerinden çevrilecek değildir ve alaya aldıkları şey onları iyiden iyiye kuşatacaktır.

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Rezîn el-Ulkiylî (R. A. ) anlatıyor: Peygamber (A. S. ) Efendimize sordum, dedim ki:

- Ey Allah’ın Resûlü; Cenâb-ı Hak, şu yarattıklarını yaratmadan ön­ce neredeydi?

Cevap verdi:

- O bir amâda idi, ne üstünde hava vardı, ne de altında... (Tirmizî / tefsîr: 11- İbn Mâce/mukaddeme: 13- Ahmed: 4/11, 12)

Açıklama:

İmam Ahmed b. Hanbel’e göre, hadîste geçen «amâ» tabirinden mak­sat, Allah ile beraber hiçbir şey yoktu, demektir.

Ebû Bekir el-Beyhakî de diyor ki: «Allah hep vardı ve vardır, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. O’ndan önce ne su, ne Arş, ne de başka bir şey vardı demektir. »

Yine aynı zat diyor ki: «Amâ kelimesini med ile yazılmış şekilde gör­düm; eğer böyle ise, manası, «çok ince bulut tabakası ve görüntüyü en­gelleyen gaz» anlamına gelir. Kasr ile okunduğu zaman ise, «hiçbir şey sâbit değildi» neticesi ortaya çıkar. »

İbnü’l-Esîr’e göre, amâ, ince bulut tabakası demektir ve hadîs-i-şerîf hazfı muzaf üzeredir, Resûlüllâh (A. S. )dan «Allah halkı yaratmadan önce neredeydi? » diye sorulan cümleden bir kelime hazfedilmiştir. Aslı, «Allah halkı yaratmadan önce Arşʹı nerede idi? »dir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu:

«Allah henüz gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce mahlûkatın kaderlerini yazdı ve Arşı da su üstünde idi. » (Sahîh-i Müslim: Abdullah b. Amr (R. A. )dan)

«Allah hep vardır, Oʹndan başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üstünde idi. Sonra gökleri, yeri yarattı ve kitaba her şeyi yazdı. » (Sahîh-i Buharî: İmrân b. Husayn (R. A. )dan / bed-i halk: 1- Tirmizî / tefsîr: 3/5-9/11- Ahmed: 3/313, 501- 4/431)

DÂBBE (YÜZÜKOYUN YÜRÜYEN, YERDE DEBELENEN CANLILAR)

«Yeryüzünde hareket eden hiçbir canIı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. »

Dâbbe kelimesi her ne kadar debelenen canlılara konulan bir cins isimse de, yeryüzünde yürüyen, hareket eden bütün canlıları kapsamına almaktadır ve insan da bu kapsamın içinde bulunmaktadır.

Yeryüzünde yalnız böceklerin milyarları aşan sayısına bakılırsa can­lıların sayısı hakkında kesin bir rakam vermenin mümkün olamıyacağı kendiliğinden anlaşılır.

Âyetin açık anlatımından, her canlının rızkının Allahʹa ait olduğunu, her birinin eyleşip karar kıldığı yeri, doğum ve ölümünü de Allah’ın mut­lak sûrette bildiğini öğrenmekteyiz. Şüphesiz ki, insan idrâkine sığmayan, aklın sınırının çok ötesinde olan, mahiyeti asla bilinmeyen O yüce yara­tanın elbette her şeyi bilmesi gerekir. Aksi halde o canlıların Rabbi ola­maz. Çünkü Rab sıfatı, kâinatta mevcut her şeyin mahiyetini bilip hilkati­nin özelliğine göre, plândaki yerini belirlemeye ve geliştirip tekâmül et­tirmeye, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını hazırlayıp proğramlamaya delâ­let etmektedir.

O halde mesele, her canlının rızkını nasıl ve hangi yoldan vermesi ve karşılaması ile ilgilidir. Ama biraz düşünüp, biraz da araştırdığımız, hiç değilse hayvanlar hakkında yazılan ciddi eserlere bir göz attığımız za­man, bu meseleyi çözmekte zorluk çekmeyiz. Cenâb-ı Hak her canlıyı, onun yaratılış özelliğine, plânda ayrılan yerine ve hizmetine göre belli ka­nunlara, proğramlara, diğer bir deyimle, ona has hayat kanunlarına bağ­lamıştır. Hiçbir canlı başıboş, hikmetsiz ve amaçsız yaratılmamıştır. Hak­larındaki kanun onlara bir zekâ, içgüdü vermekte ve her biri içgüdüsüyle, zekâsıyla rızkını bulabilmekte ve neslini devam ettirebilmektedir.

Demek ki, ortada tanımı çok zor bir plân ve proğram vardır. Aynı za­manda bu plânda yaratılması takdir edilen her canlının özellikleri, eyleşecekleri yerler, yiyebilecekleri gıdalar ve nesneler, hayat süreleri ve üreyip çoğalmaları bütün ayrıntı ve incelikleriyle belirlenmiştir. Kusursuz şekil­de uygulanan plân aksamadan hedefine doğru ilerlemekte ve taşıdığı İlâhî hikmeti bütün parlaklığıyla yansıtmaktadır.

İlgili âyetle bu plân bizlere hatırlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk’a inan­mayanların akılları ve vicdanları kamçılanarak gerçeğe yönelmeleri isten­mektedir. Sadece akıllara durgunluk veren «dabbe ile ilgili plân ve proğ­ram» üzerinde düşünecek olursak, Allah’ın varlığı, birliği ve kudretinin sınırsızlığı, ilminin her şeyi kapsayıp kuşattığı bütün ihtişamıyla gözle­rimizin önüne serilir de «Allah! » deyip secdeye kapanmaktan başka bir şey düşünemez oluruz.

Âyette geçen «kitab-ı mübîn», sözünü ettiğimiz muhteşem plânın de­tayının, ana hatlarının bütün incelikleriyle, hikmet ve esrarıyla yazılı bulu­nan Levh-i Mahfuz’dur. Bu da bize, kâinatın en mükemmel plânda yaratı­lıp programlandığını, hiçbir şeyin amaçsız yaratılmadığını, varlıkta mutlak bir denge ve düzenin hâkim olduğunu öğretmektedir.

GÖKLERLE YERİN ALTI DEVİRDE YARATILDIĞI BİLDİRİLİYOR

«O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı... »

A’râf sûresinde de aynı meâlde bir belge açıklanmış ve Allah’ın var­lığı hakkında kuvvetli bir delil anlamında insan aklına seslenilmişti. Bu­rada yine putperest inkârcı inatçıların duygusal davranarak Hakk’a karşı gelmeleri konu edinilirken üç önemli delil ortaya konuluyor ve göklerle ye­rin altı devirde yaratıldığı tekrarlanıp akla malzeme veriliyor.

Ayrıca dördüncü bir delil daha getirilerek göklerin ve yerin yaratılışı hakkında bir ipucu veriliyor ki o da şudur: «Arşı da su üstünde idi.. » Bi­lindiği gibi, su canlıların hayat kaynağıdır. Hayatın tamamı, suda maddele­rin bir eriyiği olan protoplazmada oluşur, onunla korunur ve sürekliliği sağ­lanır. Susuz hiçbir protoplazma mevcut olamıyacağı gibi, protoplazmasız da canlının, hayatın olamayacağı kesinlik kazanmıştır.

Su sadece insan ve hayvan için değil, bitkiler için de hayat kaynağıdır. O bakımdan rahatlıkla denilebilir ki: Hayat suda başlamış ve suda doğmuş­tur. İlk insan Adem Peygamberʹin sıvı yapışkan bir balçıktan yaratılması da bize hayatın suda başladığı hakkında ipucu vermektedir.

SU ÜSTÜNDE BULUNAN ARŞ’IN BÜYÜKLÜĞÜ

Arş’ın büyüklüğünü tahmin veya tasavvur etmek bile mümkün değil­dir. Kâinat ve uzay alabildiğine geniştir. Dünyaʹdan milyonlarca, hattâ mil­yarlarca defa büyük olan milyonlarca yıldız bu geniş alanda bir toz serpin­tisi görünümündedir. Bunların üstünde ve ötesinde Kur’ân ve Hadîslerin, varlığını belirlediği Arş ve Kürsî vardır. Göklerin ve yerin bu iki varlığa oranla, büyükçe bir çöle atılan bir halka misali olduğu haber verilmektedir. İşte bu kadar büyük olan ilâhî Arş’ın su üstünde bulunduğunu Kur’ân ha­ber veriyor. Önce su ve Arş, sonra da göklerin ve yerkürenin yaratıldığı anlatılıyor. Böylece göklerin ve yerin Arş’tan kopma birer parça olduğu ha­tıra gelebilir. Nitekim Enbiyâ sûresinde bu husus açıklanarak şöyle buyu­ruluyor: «İnkârcı sapıklar, göklerle yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?! » (Enbiyâ Sûresi: 30)

GÖKLERLE YERİN ALTI DEVİRDE YARATILMASI

«O, gökleri ve yeri altı gün (de­vir)de yarattı.... »

İnsan ve diğer canlıların ve bitkilerin yaşamasına elverişli şartları oluş­turması için göklerle yerin üzerinden altı önemli devrin geçmesi plânlan­mıştır. Yer kabuğunun oluşmasından, denizlerin meydana gelmesinden, bit­ki ve hayvanların yaratılıp düzene sokulmasından sonra, insan yaratılmış ve hazır bir dünyaya gözlerini açmıştır. Madenlerden su kaynaklarına, kö­mürden petrola kadar her şey önceden planlandığı şekilde oluşturulup ha­zırlanmış ve insan oğlunun istifadesine, diğer bir deyimle hizmetine veril­miştir.

Gerçi Allah yegâne kudret sâhibidir; dileseydi bütün bunları bir anda da yaratabilirdi. Ama öyle dilememiştir. Her şeyin var kılınıp oluşmasını, gelişip yararlı duruma gelmesini belli kanunlara ve proğramlara bağlamış­tır. Böylece çok uzun devirlerin geçmesiyle bu kâinat oluşmuş ve bugün­kü düzene kavuşmuştur. Sebebine gelince: İlmî araştırmalara imkân ha­zırlamayı, insan aklına ve zekâsına malzeme verip harekete geçirmeyi ve her şeyde kendi kudret damgasını gösteren denge ve düzen kurmayı di­lemiştir. Günümüze kadar yapılan bilimsel çalışmalar ve araştırmalar, Al­lah’ın bu yüksek irâdesinin birer yankısı olmuştur.

NEDEN SADECE GÖKLER VE YER?

İnsanı ölümlü bir dünyaya getirip ona hayatın acı ve tatlı yanlarını tattıran, yaşama zevkini verip sonsuza kadar diri kalma arzu ve isteğini bahşeden Allah, neden onu böylesine kısa ve ölümlü bir hayata getirme­den ebedî hayat sınırından içeri geçirmemiştir? Bu sorunun cevabı yuka­rıda konumuzu oluşturan âyetle açıklanmıştır; şöyle ki: «O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı.... » buyurularak her nîmetin ve saadetin o nis­bette bir külfet karşılığında olduğuna işâret edilmiştir. Öyle ki, yüce ve son­suz nimetlerin, çilesiz bir hayatın, elemsiz ve kedersiz bir ömrün kıymeti ancak bunların karşıtıyla donatılan bir hayattan geçtikten sonra anlaşıla­bilir.

İnsan diğer canlılara benzemeyen ayrı bir hilkat ve özelliktedir; o ne melektir, ne de basit bir hayvandır. İkisi arasında, her birinden bazı sıfat­ları kendinde taşıyan başka bir varlıktır. İyiye, kötüye, imâna ve küfre eği­limlidir. Ona verilecek yüce nimetler veya cezalar onun eğilimine göre bir ölçü ve anlamda olacaktır.

Özetliyecek olursak, diyebiliriz ki: Dünyaʹya getirilişimizin amaçların­dan biri, kimin daha iyi, daha güzel iş ve amelde bulunacağını ortaya çı­karmak, mayasındaki cevherin üzerindeki kılıfı sıyırıp onun asıl karakteri­ni belirlemektir. O halde inanan kişilerin iyilikte, yararlı işlerde, güzel amellerde birbirleriyle yarış halinde olmaları gerekmektedir. Nitekim Mülk sûresi ikinci âyette bu gerçeğe değinilerek açıklık getirilmiştir: «Hangini­zin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve dirimi yaratan Oʹdur. O, çok üstündür, çok güçlüdür ve çok bağışlayan­dır. »

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMEYE İNANMAYIP ONU SİHİR OLARAK NİTELEYENLER

«Eğer on­lara, öldükten sonra diriltilip kaldırılacaksınız, diyecek olsan, o küfreden­ler, «elbette bu açık bir sihirden başkası değildir! » diyecekler. »

Akıl ve idrâkini kâinat kitabına çevirmeyen, en azından hayvanlar ve bitkiler âlemini araştırıp İlâhî kudret, düzen, denge ve tasarrufun hâkim olduğu bu kesimlerle ilgilenmiyen veya böyle bir zahmete katlanmayan ve insanların ellerinde ve ayaklarında neden beşer parmağın yer aldığı üze­rinde durmayan, sadece birtakım varsayımlarla yetinip Darvinʹin «evrim» nazariyesini can simidi sayıp canlıların devamlı bir değişme ve başkalaş­ma halinde olduğuna inanan maddeci inkârcıların gayet tabii olarak ölüm­den sonra dirilmeye inanmaları düşünülemez ve bu İlâhî beyâna karşı ka­yıtsız kalmaları pek yadırganmaz.

Gerçi bilim ve tekniğin birçok imkânlarından yoksun olan Mekke put­perestlerinin görüş ve iddia açısı daha değişik idi. Onları, kabirlerde, ya­ni toprak altında çürüyüp ufalanan kemikleri görünce, «bunların tekrar bir­araya gelip canlanması ancak açık bir sihirle gözboyama olabilir» demek­ten başka bir bilgi ve kültürleri yoktu. Yirminci asrın insanı ise, birçok alan­larda ilim ve tekniğin nîmetlerine, geniş çapta araştırma malzemesine eriş­mesine rağmen, hâlâ insanın maymundan, gorilden veya okyanuslardaki beş kemikli yüzgeci olan balıktan türediğini iddia etmekte ve böylece âhi­reti, öldükten sonra dirilmeyi bir çırpıda inkâr etmekte ve kutsal değerle­ri temelinden reddedip hayatı bütünüyle bir tesadüfe bağlamaktadır.

Kur’ân’da bunlara dört ana fikir verilmekte ve bu açıdan hareketle kâinatın tesadüfler zinciri olmadığı belirtilerek iyice düşünme imkânı bah­şedilmektedir. Ne yazık ki, pozitif ilimlerde söz sâhibi olan uzmanların ço­ğu Kur’ân’ı bir gün olsun okuma ihtiyacını duymamakta, din hakkında çok sığ ve basit bilgilerle yetinmeyi ihtiyar etmekteler. Gerçi bu bir eğitim me­selesidir. Kur’ân-ı Kerîm üzerinde bilimsel araştırma yapacak bir enstitü, ya da akademi kurulmadıkça günümüzün okumuşlarının çoğundan böyle­sine bir dönüş ve yöneliş beklenemez.

Hayreti mucip bir olaydır ki, Hıristiyan olan Batılı bazı seçkin ilim adamları Kur’ânʹı iyice araştırma zahmetine katlanmakta ve her kelime­siyle İlâhî olduğuna inanarak bu konuda kitaplar yazmaktalar. Ümit ederiz ki, tek yanlı yetişen ilim adamlarımız, her konuda Batılı ilim adamlarını kaynak görüp gösterdikleri gibi, Kurʹân ve İslâm konusunda da pek yakın­da onları kaynak görmeye başlayacaklardır.

İNKÂRIN SONU HÜSRANDIR

Dünün olduğu gibi, bugünün maddeci insanı da her felâketi ve yok edici her olayı tabii bir olay saymakta, ilâhî plân, proğram ve tasarrufu ak­lının ucundan olsun geçirmemekte ve aslında kendisini saran elim felâ­keti görmemektedir. Oysa Hakkʹı inkâr, ilâhî kudretin eşyadaki damgasını görmemek ve böylece hayata tesadüfler zincirinin oluşumu açısından bakmak musîbetlerin en kötüsü, felâketlerin en beteridir. En azından ze­kâsı gelişmiş, ruhu ve vicdanı ihmal edilmiş, kutsal değerlerden uzak bı­rakılmış nesillerin ortaya çıkmasıyla kendi kültürlerine en büyük kötülü­ğü yapmışlardır. Bu, gerçekte bir felâket değil de nedir?

Sonra da toplum yapısında güvenin sarsılması, insanların birbirlerine karşı sevgi ve saygı duymaması huzur havasını bütünüyle yok etmemiş midir? Zira aile ve toplumu ayakta tutan birtakım değerler söz konusudur. Onlar gözardı edildiği veya unutulduğu takdirde toplum ve aile mânen çök­müş ve çözülmüş sayılır. Oysa hiç kimsenin toplumu bu duruma düşür­meye hakkı yoktur. Bilmiyorlar ki, dengesiz bir toplumun, güvensiz, istik­rarsız bir âilenin oluşması, millet için yıkıcı bir depremden, yakıcı bir yan­gından, silip süpürücü bir kasırgadan daha kötü ve daha beterdir.

Kurʹânʹda belirtildiği gibi, bu azâp ve felâketin temelinde Allahsızlık, imansızlık, dengesizlik yatmaktadır. Böylesine bir azâp ve felâket kendi haline bırakılıp acil tedbir alınmadığı takdirde telafisi gayr-i mümkin ne­ticeler doğurur. Aslında gelecek azâbın gecikmesi hiç kimseye umut ver­memelidir. O yavaş yavaş, emekliyerek oluşur, bir gün gelir de hiçbir en­gel ve set dinlemiyecek büyük bir sel felâketi halini alabilir.

Kur’ân’da bu sonuca dikkatler çekilerek söyle buyuruluyor: «Alaya alıp durdukları şey onları iyiden iyiye kuşatacaktır. »

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıdaki âyetlerle, kâinat plânında yer alan her canlının rızkının ve eyleşeceği yerin belli ölçülere bağlandığı ve ezelî ilimle takdîr edildiği açıklanarak, araştırıcılar için ana fikir verildi. Sonra da göklerin ve yerin altı uzun devirde yaratıldığına değinilerek kâinatın önemli bir bölümünün insan için yaratılıp hizmete sevkedildiğine işâret edildi ve bu mükemmel düzen içinde insandan en güzel ve en yararlı hizmetlerin beklendiği açık­lanarak herkesin kendi yeteneklerine göre ezelî plândaki yerini alması ha­tırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle insan oğlunun dünya hayatında ardı-arkası kesil­meyen denemelerle karşılaşacağına, bazan umut dolu günler, bazan da ümitsizliğe düşer gibi sıkıntılı anlar geçireceğine, her iki durumda da sa­bırlı olup sonucu güvenle beklemesinin yararına işâret ediliyor.