Maide Suresi 64-66. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ اَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ كُلَّمَا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجِيلَ وَمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ سَاءَ مَا يَعْمَلُونَ

65.

Bir de Yahudiler, "Allah'ın eli bağlıdır" dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Hayır, O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur'an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.

Diyanet İşleri

65.

Eğer kitap ehli iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, muhakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naim cennetlerine koyardık.

66.

Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur'an'ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

64- Yahudîler, «Allah’ın eli bağlıdır» dediler. Dediklerinden dolayı elleri bağlansın ve lânet olunsunlar! Hayır, Allahʹın iki eli (ihsan ve rah­meti) açıktır; dilediği gibi harcar.

Şanıma and olsun ki, sana Rabbinden indirilen (İlâhî buyruklar) on­ların çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. Aralarına tâ kıyâmete kadar sü­recek düşmanlık ve kin attık. Ne kadar savaş için bir ateş yoksalar, Al­lah onu söndürür.

(Onlar durmadan) yeryüzünde fesat çıkarmaya koşuşurlar. Allah ise fesat çıkaranları sevmez.

65- Eğer Kitap Ehli imân etselerdi ve (Allahʹtan) korkup (fitne ve fesat çıkarmaktan) sakınsalardı, günah ve kötülüklerini örter ve kendi­lerini Naîm Cennetlerine koyardık.

66- Ve eğer Kitap Ehli, Tevrat ve İncilʹi ve Rablerinden kendilerine indirilen (Kur’ân hükümlerini) dosdoğru yerine getirselerdi, elbette hem üstlerinden, hem ayaklarının altından (nice nîmetler) yerlerdi. Onlardan mutedil (ve insaflı) bir grup yok değildir. Çoğu ise ne kötü işler yapıyorlar!

İNİŞ SEBEBİ

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

Cenâb-ı Hak, Yahudilere tarihleri boyunca zaman zaman bol nîmet­ler indirmiştir. Son dine karşı gelip Peygamber (A. S. ) Efendimizi yalanla­yınca, Allah o bol nîmetini onlardan kesti. Bu yüzden sıkıntıya düştüler. Onlardan kimi Allahʹa cimrilik isnat edip «Allah’ın eli çok sıkıdır» dediler. Geriye kalan ve çoğunluğu oluşturanları ise bu sözlere karşı gelmediler. Bunun üzerine hepsi aynı inkâr ve suçu işlemiş sayıldılar. O nedenle yu­karıdaki âyetler indi. (Lübabü’t-Te’vîl / Alaeddin Ali - İbn Kesîr - Kurtubî)

Diğer bir rivâyet:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz müʹminler arasında ciddi bir yardımlaş­mayı sağlamak, sosyal hayata canlılık kazandırmak amacıyla, «Allahʹa ödünç veren kim var? » diye teşvikte bulundu. Bu sözden maksat, Allah için faizsiz ödünç vermenin Allah katında kat kat karşılık göreceğini bil­dirmekti. Yahudîlerden bir grup bu sözü kasıtlı biçimde yorumlayarak, «Muhammed’in Allah’ı pek fakirdir, Ona ödünç verilmesi isteniliyor! » de­diler ve Allah sözünü alaya aldılar. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Tefsîr-i Kurtubî)

İLGİLİ HADÎSLER

«Musa’nın ümmeti 71 fırkaya ayrıldı; onlardan yetmişi cehennemde, bir fırkası cennettedir. İsânın ümmeti 72 fırkaya ayrıldı. Biri Cennetʹte, 71’i cehennemdedir. Benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacak; biri Cennetʹte, 72ʹsi Cehennemʹdedir. »

Bunun üzerine soruldu:

- Ey Allah’ın Peygamberi! Cennete girecek olan fırka kimlerdir?

Cevap verdi:

- (İslâm) cemaatine, (İslâm) cemaatine gerekli olanlardır. (İbn Mürdeveyh-İbn Kesîr)

«Allahʹın sağ eli dopdoludur: gece ve gündüz durmadan harcayıp dağıtması onu eksiltmez. Baksanız ya, gökleri ve yeri yarattığından beri durmadan harcar, ama elinde olandan hiçbir şey eksilmez. » (Sahih-i Müslim - Tirmizî / tefsîr: 5 - İbn Mâce / Mukaddeme: 13 - Ahmed: 2/242, 313)

YAHUDÎLERİN NANKÖRLÜĞÜ

«And olsun ki sana Rabbından indirilen (ilahî buyruklar) onların çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. »

Yahudî milleti bol nîmete erişince Allahʹı kendilerine millî ilâh olarak kabul etmekle beraber Tevrat ile ciddi anlamda amel etmemişler ve bu yüzden sıkıntıya düşme yollarını akletmeden kendilerine açmışlardır. Sı­kıntılı günler başgösterince de Allah hakkında şüpheci olmuşlar; ilâhî sünnetin şaşmazlığını bir türlü anlıyamıyarak azgınlıkta bulunmuşlardır. Verilen nîmetin kimden, nasıl ve hangi hizmet süzgeçlerinden geçtikten sonra geldiğini idrâk etmek, şüphesiz ki sıhhatli bir şuur ve imân mesele­sidir. İnsanı, mülkün asıl sâhibine götüren de bu idrâktir. Cenâb-ı Hak ise, ancak şükretmesini bilen anlayışlı, kadirbilir kulları için sebepleri ko­laylaştırır. Bu da O’nun sünnetlerinden biridir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Medine’ye hicret ettikten bir süre sonra, yine Yahudîlerin inat, azgınlık, fitne ve fesatları yüzünden Medîneʹde eski bolluğun yerini darlık almış, halk sıkıntıya düşmüştü. Özellikle Yahudî­lerin ekonomik durumu iyice sarsılmış, ciddi bir krizle yüzyüze gelmişler­di. Bu durum karşısında iki yönlü inkâr ve azgınlık göstermişler: Millî ilâh diye tanımladıkları Allah’ın elinin sıkı olduğunu söyleme küstahlığında bu­lunmuşlar; böylece yeryüzündeki câri olan hayatı idame kanununu bilme­diklerini bir defa daha ortaya koymuşlardı.

Veya son peygamberle arkadaşlarının açlık ve sıkıntı içinde son dini yaymaya çalıştıklarına dayanamıyarak mü’minlerin inanç ve azmini sars­mak için «Allah’ın eli sıkıdır» diyecek kadar Tevrat ve Kur’ân’daki imân esaslarından uzaklaşmışlardır. İşte bu yüzden İlâhî gazaba çarpılıp lânetlendiler.

İslâmî esasları, İlâhî sıfatları eğitim yoluyla ciddi biçimde ruhuna ve kalbine yerleştiremiyen bazı kişilerin de Allah hakkında buna benzer ya­kışıksız sözler sarfettikleri duyulmaktadır. «Allah bizi görmüyor», «Allah bizi unuttu», «O zaten bize vermez» gibi yakınmalar bu cümledendir. Bü­tün bunlar küfrü gerektirir. Söyleyen kişi, tevbe ve istiğfar etmelidir. Aksi halde İlâhî lânete uğrayabilir.

Kurʹân’ın ilgili âyetiyle Yahudîlerin Allah hakkındaki yakışıksız sözle­ri misal olarak verilirken mü’minler hem uyarılıyor, hem Allah hakkında nasıl düşünülmesi gerektiği öğretiliyor.

İNEN HAKİKATLER BİR KISMININ İNAT VE İNKÂRINI ARTIRDI

«And olsun ki, sana Rab­binden indirilen (İlahî buyruklar) onların çoğunun azgınlık ve küfrünü artı­rır.»

İlâhî vahyin İsrâiloğulları’na has olduğunu sanan; kendilerini Allah’ın en sevgili kulları olarak ilân eden Yahudî ileri gelenleri ve İsâ Peygam­beri Allah’ın oğlu sanıp üç ilâh inancını yaygın hale getiren ve tek kurta­rıcının Mesîh olduğunu iddia eden Hıristiyan din adamları ilahî dinin esa­sını zedelediler ve bu sebeple; Tevrat ve İncilʹde beşer elinin dokunma­sıyla meydana gelen değişikliklerden haber veren; Musa ve İsâ Peygam­berlerin asıl ölçüsünü ortaya koyan, her iki kitapta da son peygamber Mu­hammed (A. S. )ın geleceğine dair belgelerin bulunduğunu açıklayan Kurʹ­ân âyetleri indikçe çileden çıkıyor; son dine karşı inkâr ve azgınlıklarını artırıyorlardı.

Dini asıl amacından uzaklaştırıp onu kin ve düşmanlık aracı haline getiren bu iki milletin aşırı tutucuları, İlâhî uyarıların hiç birine kulak ver­mek istemedikleri için de haktan yana olamadılar. Bu yüzden iki millet kendi aralarında da anlaşamadılar ve her geçen gün mesafe daralacağı yerde açıldı; derken, birbirlerinin amansız düşmanı oldular. Böylece her biri hem diğerine, hem İslâmʹa hasım kesildi. Öyle ki asırların gelip geç­mesi bu kin ve düşmanlık ateşini söndürememiştir. Dinin aslından, öz mayasından uzaklaşan bir milletin dindar geçinip din adına yıkıcılık yap­maması düşünülemez.

Kur’ân bu hakikati şu cümlelerle gözler önüne sermekte, Müslüman­ların böylesine yıkıcı bir yola girmemeleri için gereken uyarıyı yapmak­tadır: «(Yahudî ve Hıristiyanlar) arasına tâ kıyâmete kadar sürecek düş­manlık ve kin attık.. »

Son asırda Nazîlerin, Yahudîleri imhâ plânı bunun açık örneklerinden sadece biridir.

NE KADAR SAVAŞ İÇİN BİR ATEŞ YAKSALAR

«Ne kadar savaş için bir ateş yok­salar, Allah onu söndürür. »

Yahudî ve Hıristiyanlar hiçbir devirde İslâm’ın gösterdiği hoşgörüye, onun kitap ve peygamberlerini hak tanımasına karşılık olumlu bir temayül ve yakınlık göstermemişler, aksine İslâmʹı kendilerine en tehlikeli hasım sa­yıp onu yıkmayı plânlamışlardır.

Macaristanlı Yahudi yazar HERZL’in kurduğu Siyonizm ve benzeri teşkilat ve doktrinler yalnız Filistinʹde bir devlet kurmayı değil, İslâm ül­kelerini içinden yıkmayı da amaç edinmektedir. Bugün hâlâ İslâm ülkele­rinin birleşememesinin asıl sebeplerinden biri ve başta geleni bu değil mi­dir?

Hıristiyan âleminin kurduğu misyon teşkilatının, düzenlediği Haçlı Se­ferlerinin hep İslâmʹı yok etmeğe yönelik bulunduğunu söylemek yanlış ol­masa gerek.

«(Artık) ne kadar savaş için bir ateş yoksalar Allah onu söndürür. » meâlindeki âyette bir incelik var: Müslümanlar Kur’ân’a sâhip çıkıp onun gölgesi altında birleştikleri sürece, Allah Yahudî ve Hıristiyanların savaş ateşini söndürmüştür. Müslümanlar birlik ve beraberliklerini kaybedip Kurʹân’ın gölgesinden uzaklaştıkları takdirde, Allahʹın sözü edilen savaş ateşini söndürüp söndürmiyeceğini bilemiyoruz. Ancak bildiğimiz şu ki: Müslümanlar sünnetullah doğrultusunda Kur’ân’ın gölgesinde birleşip im­kân ve irâde sınırına kendilerini getirmedikleri takdirde İlâhî nusrat hak­larında tecelli etmez. Meğer ki has bir tecelli ve müdahale irâde buyura. Çünkü ayette bu konudaki açıklama geçmişle ilgili fiillerle yapılmıştır. Ni­tekim Haçlı Seferleriyle yakılan ateş, Müslümanlar Kur’ân’ın gölgesinde birleşinceye kadar sürmüştür.

Yakın geçmişte Yahudîlerin Filistin’e yerleşip devlet kurmaları ve çevrelerindeki İslâm ülkelerine ağır darbe vurmaları hâlâ devam etmekte ve yaktıkları ateş yanmaktadır. Çünkü Müslümanlar henüz Kur’ân’ın göl­gesinde toplanıp bir güç oluşturamadılar.

YERYÜZÜNDE FESAT ÇIKARMAYA ÇALIŞANLAR

«(Onlar durmadan) yeryüzünde fesât çıkar­maya koşarlar. »

Kur’ân’da bu hususta şimdiki zamanla gelecek zamana delâlet eden bir fiil getirilerek, Yahudî ve Hıristiyanların İslâmʹın âleyhine durmadan yeryüzünde fitne ve fesat çıkaracaklarına dikkatler çekiliyor.

Fesat kelimesi çok yönlüdür: Ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda tezahür eder. Günümüzde Yahudîlerin ekonomik alandaki başarısı ve Hıris­tiyanların kültür emperyalizminin birçok yönleriyle İslâm âlemini bitkin hale getirdiğini görmeyen göz kaldı mı? Hâlâ gaflet içinde bir ömür tüketen Müslümanlar varsa, kime ne diyelim?

SON DİNE DÂVET

«Eğer Kitap Ehli iman etse­lerdi ve (Allahʹtan) korkup (fitne ve fesattan) sakınsalardı, günah ve kö­tülüklerini örterdik.... »

Her şeye rağmen Kurʹân, Kitap Ehlini İslâmî ölçülere göre, her üç kitaba inanmaya ve gereğince amel etmeğe çağırıyor. Geçen geçmiştir, prensibinden hareketle günahlarının bağışlanacağını ve bol nimetlere eri­şebileceklerini vaʹdediyor. Bunun sebebi açıktır: Bugün yeryüzünde dört milyarın üstünde insan yaşamaktadır. Bunun 900 milyonu Müslüman, bir milyara yakını Hıristiyan ve 20 milyonu ise, Yahudîdir. Böylece iki milya­ra yakın insan semavî dinlere bağlı bulunuyor. Geriye yine iki milyara ya­kın insanın bir kısmı dinsiz, bir kısmı putperest, bir kısmı da bâtıl olan dinlere bağlıdırlar. Semavî dinlere bağlı bulunanların anlaşması, ciddi ve samimi diyalog kurması, son dinin esaslarında birleşmesi, şüphesiz ki dünyaya rahatlık ve huzur getirecek, açlık ve sefaleti giderip küfür ve tuğyanı durdurabilecektir.

Yahudîlerin Tevrat’ın aslına ve özüne, Hıristiyanların da İncil’in ru­huna ve mayasına dönüp onunla dosdoğru amel etmeleri, şüphe yok ki onları Kurʹân’a ve Hz. Muhammedʹe (A. S. ) götürecektir. İşte konumuzu oluşturan âyetle Kitap Ehline bu önemli husus hatırlatılıyor.

Ayrıca Kur’ân, Kitap Ehliʹnin bir kısmının mutedil ve insaflı bulundu­ğunu da yer yer haber veriyor ve o mu’tedillerin görevini bir bakıma ha­tırlatıyor:

«Onlardan muʹtedil (ve insaflı) bir grup da yok değildir. » (Mâide Sûresi: 66)

«Musa’nın kavminden bir topluluk var ki, hakkı, doğruyu gösterip ir­şatta bulunurlar ve onunla adâleti yansıtırlar. » (A’raf Sûresi: 159)

«Kitap Ehlinden öylesi de var ki, kendisine bir kantar (altın) emanet bıraksan, onu sana öder. » (Al-i İmrân Sûresi: 75)

YORUMLAR - RİVÂYETLER

«Allahʹın iki eli (lütuf, ihsân ve rahmeti) açıktır. »

YED, sözlükte EL mânasına gelirse de birçok farklı anlamlarda da kullanılmıştır:

a) Kuvvet ve kudret. (ULU’L-EYDİ VEʹL-ABSAR)

b) Nîmet ve ihsân. (Lİ FÜLANİN İNDÎ YEDÜN EŞKÜRUHU ALEYHA)

c) Mülk ü saltanat. (YEDULLLAHİ FEVKA EYDİHİM).

d) Savaş ve şiddet (YEDULLAHİ FEVKA EYDİHİM)

e) Yardım ve inâyet. (YEDAHU MEBSUTETANİ)

f) Kendine has kılma. (HELAKAHU Bİ-YEDİHİ)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Kitap Ehlinin İslâm’a karşı besledikleri kin ve düş­manlıktan Söz edildi. Onlardan mu’tedil olanlara dikkatler çekilerek diya­logun sürdürülmesine işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetle, Peygamberle O’nun yolunda bulunan ilim adamları ve mürşitlerin asıl görevi hatırlatılıyor. Zaman zaman antiteze atıflar ya­pılmakla beraber bizim için önemli olanın kendi tezimiz bulunduğuna dik­katler çekiliyor. Müʹminlerin kendilerine düşen hizmeti yerine getirmele­rinde büyük faydaların ve İslâmî hikmetlerin vücut bulacağına işâret edi­liyor.