MEÂLİ:
61- Onlardan kimi de Peygamberʹi incitiyor ve «O (her şeyi işiten) bir kulaktır! » diyorlar. De ki: O, sizin için hayırlı kulaktır; Allahʹa imân eder, müʹminlere inanır ve sizden imân edenlere bir rahmettir. Allahʹın peygamberini incitip üzenler için elem verici bir azâp vardır.
62- Onlar sizi hoşnut etmek için gelip Allah ile yemin ederler. Eğer (cidden) inanıyorlarsa, Allah ve Peygamberini hoşnut etmeleri daha doğru ve daha uygundur.
63- Bilmiyorlar mı ki, kim Allah ve Peygamberine muhalefette bulunup düşmanlık ederse, şüphesiz ki onun için, içinde ebedî kalacağı Cehennem ateşi vardır. İşte bu, rüsvaylığın büyüğüdür!
İNİŞ SEBEBİ
Peygamber (A. S. ) Efendimiz’i devamlı rahatsız edip inciten ve O’nun yaptığı taksimatı beğenmiyerek ayıplayan, edep ve terbiye dışı söz sarfeden birkaç münafık hakkında inmiştir.
Onlardan kimi, «Muhammed’in aleyhinde konuşmayın, sonra duyar da bizi hem teşhîr eder, hem de kınar» derken, kimi de, «canım biz Onun aleyhinde konuşuruz, sonra da gider kendisine böyle bir şey yapmadığımızı yeminle söyleriz, O da bize inanır. Çünkü o bir kulaktır, söylenen her sözü kabul eder» diyerek aralarında alaylı tavırlarla konuşurlardı. Allah ilgili âyetlerle onların bu terbiyesizliğini açığa vuruyor. (Lübabu’t-te’vîl - Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî)
Katade ve Süddî’nin tesbitine göre, münafıklardan bir topluluk biraraya gelerek Peygamber (A. S. ) Efendimizin aleyhinde ileri-geri konuştular ve «eğer Muhammed hak peygamber ise, biz eşekten daha kötü olalım» diyerek herzelerde bulundular. Yanlarında Ansar’dan Amr b. Kays adında bir genç de bulunuyordu. Onların bu terbiyesizliğine fazlasıyla kızdı ve «Muhammed (A. S. ) mutlaka hak peygamberdir; siz de eşekten daha âdi kimselersiniz! » diyerek karşılık verdi. Sonra da dayanamıyarak gelip durumu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe arzetti.
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ), münafıkları çağırtıp durumu inceledi. Ancak münafıklar Allah adına yemin ederek, haber getiren gencin yalan söylediğini iddia ettiler. Peygamber (A. S. ) Efendimiz de hukuken onları serbest bıraktı. Genç adam çok üzüldü ve, «Allah’ım! doğrunun doğruluğunu, yalancının yalanını sen ortaya çıkar» diye duâ etti. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Hâzin ve Kurtubî: Katade’den)
PEYGAMBERİMİZİN ÖZELLİKLERİNDEN BİRİ
«De ki, O sizin için hayırlı kulaktır. »
Peygamber (A. S. ) Efendimiz, sıradan bir lider, ya da hükümdar değil, O Allahʹın seçip risâletle şereflendirdiği büyük bir resûldür. O’nun en açık vasıflarından biri, Allahʹa ve O’ndan gelene imân ettiği gibi, imân eden arkadaşlarına karşı büyük bir güven beslemek ve onlara inanmakta samimi olmaktı. Çünkü O, hayra kulak veren, şerden yüzçeviren, müʹminlere hep rahmet havasını estiren, onlara umut ve güven telkîn eden emsalsiz bir önderdir. Makam, ihtişam ve servet hırsı yoktu ki, etrafını dalkavuklar çevirsin; adam kayırma huyu yoktu ki, kendisine uyanlardan bir kısmını darıltsın; kendi hısımlarına bir ayrıcalık tanıma âdeti yoktu ki, çevresindeki insanları kıskandırsın. Fakir, zengin, makam ve şöhret diye bir ayrım yapma temayülü yoktu ki, sınıf farkı doğursun. Halktan biri olmak O’nun şiarı, tevazu O’nun kaftanı, fakirlik O’nun iftiharı, insanları sevmek O’nun sanatı; hoşgörü ise O’nun değişmiyen huyu idi. Bir lokma, bir hırkaya razı olmak, O’nun kendi adına hayat anlayışı; Allah rızasını gözetmek görevi idi. İnsanlık tarihinde bu vasıflara sahip başka bir lider ve öndere rastlamak mümkün mü? Kaldı ki, O, bir kral ve emîr değil, onların çok üstünde Allah’ın en son elçisidir.
Kur’ân’da yukarıdaki âyetle O’nun bu mümeyyiz vasıfları üç cümleyle özetlenerek akıl ve vicdan sâhiplerine seslenilmektedir.
Ancak unutmayalım ki, bir insan ne kadar mükemmel olursa olsun, kalbi ve dili ne kadar insanlıktan yana rahmet saçarsa saçsın, mümkün değil kendini herkese kabul ettiremez. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendi hakkında bile böyle bir kural ve hüküm koymadığına göre, bir fanî hakkında koyması düşünülemez. Kaldı ki, büyük insanların büyük dertleri ve büyük düşmanları olur. Düşmanın çokluğu ve büyüklüğü, makamın yüksekliğiyle orantılıdır. Ziya Paşa’nın dediği gibi:
«Erbab-ı kemâli çekemez nakıs olanlar.
Rencide olur dide-i huffaş ziyadan. »
İşte Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e dil uzatan, O’nu inciten münafıklar ve iç-dış düşmanların hasmane davranışları, hakikat güneşinin parlaklığı karşısında sönüp gitmekte, bu ziyadan rahatsız olan gözler kapanmaya mahkûm olmaktadır.
MÜNAFIKIN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ
«Onlar sizi hoşnut etmek için gelip Allah ile yemin ederler. »
İçi küfür dolu, dıştan müslüman gibi görünen münafıkların döneklikleri, iki yüzlülükleri belirtilirken Hz. Peygamber (A. S. ) zamanındaki tutumlarından birine parmak basılıyor: Hakiki müʹminleri hoşnut etmek için, onlara gelerek Allah ile yemin ederler, onlar gibi düşündüklerini, inandıklarını söylerlerdi. Kur’ân, ilgili âyetle onların sahte tavırlar içinde bulunduklarını açıklayarak Müslümanların daha uyanık bulunmalarına ve münafıklara karşı her zaman tetikte olmalarına işârette bulunuyor ve münafıklara da samimiyetin anlam ve ölçüsünü şu cümlelerle bildiriyor: «Eğer cidden inanıyorlarsa, Allah ve Peygamberini hoşnut etmeleri daha doğru ve daha uygundur. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz her dem İlâhî rahmet ve inâyete mazhar olan ve yüce âlemle irtibat halinde bulunan bir peygamberdir. Şüphesiz ki, nübüvvet gözüyle münafıkların içlerindeki kirli çamaşırları görüyor ve biliyordu. Doğru yolu seçerler, hiç değilse çocuklarına hidâyet nasip olur umuduyla sabrederdi de onları teşhîr etmezdi. Aynı zamanda onlara karşı sert bir tavır da takınmaz, öldürülmelerini düşünmezdi. Çünkü yeni gelişme halinde olan İslâmiyeti, henüz bütün derinliğiyle bilmeyenler yanlış düşünebilir veya hatalı bir yorumda bulunabilirlerdi. Hele İslâm düşmanları, münafıklara karşı belirtilen anlamda bir hareketi fazlasıyla istismar edebilirler ve böylece yüce davanın gelişmesine engel koyabilirlerdi.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e gelince, o kan dökmekten aslâ hoşlanmaz ve bir şeyin ıslâhı mümkün olduğu sürece, onun ıslahına çalışır, silâhı en son çare olarak düşünürdü. «Muhammed arkadaşlarına işkence ediyor ve onları öldürtüyor» denilmesini hiçbir zaman arzu etmez ve bu anlamı doğuracak en küçük bir söz ve harekete müsaade etmezdi.
Allah ise, kimi ne zaman öveceğini, kimleri de ne vakit kınayıp teşhîr edeceğini çok iyi bilir. Sırası gelince, münafıkların iç yüzünü açıklamış ve sahayı onlardan temizlemeleri için mü’minlere çok tesirli metotlar bildirmiştir.
Arap Yarımadası sakinleri İslâm’ın karşısında baş eğince, müʹminlerin arasına sızan münafıkları teşhîr etme zamanı gelmiş bulunuyordu. Çünkü artık karşılarında güçlü bir devlet vardı ki, Bizans’a kafa tutacak, İran’a göz dağı verecek bir düzeye gelmişti. Eski günler çok gerilerde kalmış, Müslümanlara işkencede bulunmaya tevessül edecek sahte kahramanların birer hiç oldukları çok iyi anlaşılmıştı. O bakımdan en son inen sûrelerden biri kabul edilen Tevbe sûresinde münafıkların başına sert yumruklar vuruluyor, İslâm aleyhine çevirmek istedikleri entrikalardan derhal haber veriliyor ve bir bakıma İlâhî vahyin kontrolü altında tutuluyorlardı.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İslâm’ı içinden çökertmek isteyen ve yeri geldikçe yalan söyleyerek müʹminleri aldatmaya çalışan münafıkların tutumu kınandı ve teşhîr edildi.
Aşağıdaki âyetlerle münafıkların haklarında bir sûre indirilmesinden endişe duydukları belirtiliyor. İslâm âleyhine ileri-geri söz sarfettikleri tesbit edilip yüzlerine vurulunca, «biz sadece lâfa dalıp şakalaşıyoruz» diyerek konuyu kapatmak istedikleri açıklanıyor. Sonra da kalbinde nifak tohumu bulunan erkek ve kadınların iyiliğe karşı çıkıp kötülüğü nasıl körüklediklerine atıflar yapılarak müʹminlere bilgi veriliyor. Bu tutumlarından pişmanlık duyup vazgeçmedikleri takdirde İlâhî lânete çarpılacakları ve acıklı bir azaba uğratılacakları bir uyarı anlamıyla hatırlatılıyor.