MEÂLİ:
62- Müʹminler ancak o kimselerdir ki, Allahʹa ve Peygamber’ine imân etmişler ve Peygamberle beraber toplu bir iş üzerinde bulunup (görüştüklerinde) ondan izin istemedikçe (bir tarafa ayrılıp) gitmemişlerdir. Şüphesiz ki senden izin isteyenler var ya, işte onlar Allah’a ve Peygamber’ine (dosdoğru) inananlardır. Artık onlar bazı işleri için senden izin isterlerse, onlardan dilediğine izin ver. Onlar için Allah’tan bağışlanma isteğinde bulun. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
63- Peygamberʹe (kendisiyle konuşurken) seslenmenizi, kendi aranızda birbirinize seslendiğiniz gibi saymayın. İçinizden birbirini siper edinip sıvışarak gidenleri elbette Allah bilir. Artık Peygamber’in emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin dokunmasından veya kendilerine elem verici bir azâbın erişmesinden (korkup) çekinsinler.
64- Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde olanlar Allahʹındır. Üzerinde bulunduğunuz durumu ve (insanların) kendisine döndürüleceği günü çok iyi bilir de onlara neler yaptıklarını bir bir açık-seçik haber verir. Allah her şeyi bilir.
İNİŞ SEBEBİ
Hicretin beşinci yılında Mekkeliler başlarında Ebû Süfyân; Gatafanlı’lar başlarında Uyeyne b. Hısn bulunduğu halde Medine üzerine geldiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, ashab-ı kirâmın ileri gelenleriyle yaptığı istişarî toplantıdan sonra savunmaya geçmek üzere Medine’nin çevresinde hendek kazdırmaya karar verdi. Münafıklar birer bahane uydurup hem savunmadan, hem de hendek kazmaktan gizlice kaçıyor, yan yan sıvışıyorlardı. İlgili âyet hem onları kınamak, hem de olgun mü’minlerin ölçü ve bağlılığını ortaya koymak için indirildi.
İLGİLİ HADÎS
«Sizden biriniz meclise (önemli bir konuyu görüşmek üzere toplantı halinde bulunanların yanına) girdiğinizde selâm versin. Meclisten kalkıp ayrılmak istediği zaman yine selâm versin. Çünkü önceki selâm sonraki selâmdan daha uygun ve daha üstün değildir, (ikisi de sünnettir. )» (Tirmizî/isti’zan: 13, 15)
TOPLANTI ADÂBI
«Ve Peygamberle beraber toplu bir iş üzerinde bulunup (görüştüklerinde) ondan izin istemedikçe (bir tarafa ayrılıp) gitmemişlerdir. »
İslâm Dini günlük hayatımızın hemen her bölümüyle içiçedir. Söz ve davranışlarımızı yönlendirir, düşüncelerimizi berraklaştırır, gerçek anlamda medenice yaşamamızın ölçü ve kurallarını öğretir. Böylece İslâm düzenli, disiplinli, ahlâklı ve faziletli bir ömür sürmemizi emreder. Müslüman liderin başkanlığında yapılan toplantılara özel şekilde önem vermemizi vâcip kılar. O gibi toplantılara bilerek ve nezaket kurallarına uyarak girmemiz veya katılmamız ne kadar Müslümanlığımıza yakışıyorsa, toplantıdan ayrılmak istediğimiz zaman liderden veya başkandan izin istememiz de o nisbette imânımızın ve irfanımızın gereğidir. Böylece hem toplantıyı idare eden lider veya başkana saygı göstermiş, hem de toplantıda yer alan kişilerin nefretini kazanmamış, aleyhimizde şüphelenmelerine imkân vermemiş oluruz.
«Toplu bir iş» diye yorumladığımız «emr-i câmi»den maksat nedir? Bu konuda az farkla da olsa bazı yorumlarda bulunan ilim adamlarımız olmuştur. Şöyle ki:
a) Müfessir İbn Kesîr’e göre: Cuma ve bayram namazı, cemaatle kılınan namaz, önemli bir konunun müzakere edilmesine mâtuf yapılan toplantı ve benzeri toplantılardır.
b) Halktan yana maslâhatı gerektiren bir konu üzerinde müslümanların görüşünü almak üzere yapılan istişarî mahiyetteki toplantıdır.
c) Dinde bir sünnetin yerine getirilmesini sağlamaya yönelik yapılan toplantıdır.
d) Savaşmaya niyetlenen düşmanı korkutmak ve o konuda önemli karar almak için yapılan toplantıdır.
e) Umumun yarar ve zararını gerektiren önemli konuları görüşüp sonuca bağlamak üzere yapılan toplantıdır. (Fazla bilgi için bak: İbn Cerîr Taberî/Câmiu’l-beyân fi Tefsîri’l-Kur’ân: 18/133, 134- Tefsir-i Kurtubî: 12/320)
Bu yorumları biraraya getirip değerlendirdiğimizde, hepsinden şu ortak sonucu çıkarmamız mümkündür: Müslümanların din ve dünya işlerini düzene koymak, lüzumlu ve yararlı kararlar almak, güngörmüş, bilgili, tecrübeli kişilerin görüşlerine müracaat etmek üzere yapılan her toplantı «emr-i câmi» sayılır.
Kur’ân ilgili âyette bu gibi toplantılara katılanların davranışları üzerinde durarak müʹminle münafığı ayırt etmek hususunda birtakım kıstaslar vermektedir. Onları şöyle sıralayabiliriz:
Münafığın davranışları :
a) Konuya pek ilgi duymaz,
b) Toplantının neticesini beklemeden sudan bir mazeret uydurarak kalkıp dışarı çıkar,
c) Yanındaki arkadaşlarıyla göz-kaş işâretlerinde bulunur,
d) Çoğu zaman Peygamber (A. S. ) Efendimizʹden, Oʹndan sonra İslâm lider veya başkanından izin istemeden ara yerden sıvışıp toplantıyı terkeder..
Mü’minin davranışları:
a) Allah’a ve Peygamberine dosdoğru inanırlar.
b) Peygamber’in (A. S. ) meclisinde saygı ve edep kurallarına bağlı kalarak otururlar.
c) Önemli bir işleri çıktığı takdirde meclisten ayrılmak için Peygamber (A. S. )dan izin isterler.
d) Toplantıda ortaya atılan konuyu ve yapılan konuşmaları dikkatle takip ederler.
e) Hz. Peygamberi (A. S. ) üzecek her türlü söz ve davranıştan sakınırlar.
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZE HİTAP ETME ADABI
«Peygamberʹe (kendisiyle konuşurken) seslenmenizi, kendi aranızda birbirinize seslendiğiniz gibi saymayın.. »
Bu, hem Resûlüllah’a (A. S. ), hem de Ondan sonra Müslümanların başına geçen İslâm liderlerine nasıl hitap etmemizi öğretmektedir. İslâmiyeti din olarak seçip Hz. Peygamberin (A. S. ) meclisine ilk defa katılanlarla, içlerinde kin ve nifak tohumu bulunan münafıklardan çoğunun: «Ya Muhammed! », «Ya Ebâ’l-Kasım! » gibi isim veya künyesini anarak seslenmeleri, hem Resûlüllah’ı (A. S. ), hem de şuurlu müʹminleri üzmekteydi. Cenâb-ı Hak bunu bir saygısızlık ve nezaket dışı davranış olarak vasıflandırmakta ve Peygamberʹe (A. S. ), aynı zamanda İslâm büyüklerine saygı ifade eden sıfatlarla seslenilerek hitap edilmesini emretmektedir. O bakımdan İlâhî muradı idrâk eden mü’minler, daha çok «Ya Resûlellah! », «Ya Nebiyyellah! » gibi saygı ifade eden sözler kullanarak Peygamber (A. S. ) Efendimize seslenirlerdi.
O bakımdan İslâm liderlerine de günün adâbına, saygı kurallarına göre hitap etmek gerekmektedir. Zira edep ve terbiye, nezaket ve saygı müslümanın şiarıdır. Hattâ Tabiînden Saîd b. Cübeyr ve Mücahidʹin bu konuda şöyle tefsirde bulundukları rivâyet edilmiştir: «Ya Resûlellah! diye hitap ederken sesi rıfk ve lîn ölçüsünde tutun. » Bilindiği gibi bu iki kelime nezaket havası içinde yumuşaklık ifade eder.
Cenâb-ı Hak konunun önemini belirtmek için bir de Hücurat Sûresinde Peygamberin huzurunda konuşma adabını açıklayarak mü’minleri yeterince aydınlatmaktadır. Şöyle ki: «Ey imân edenler! Allah ve peygamberinin huzurunda ileri geçmeyin. Allahʹtan korkun. Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir. Ey imân edenler! seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne (onu bastıracak şekilde) yükseltmeyin. Birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi, Oʹna yüksek sesle hitap etmeyin. Sonra farkına varmıyarak amelleriniz boşa gidebilir. Şüphesiz o kimseler ki Resûlüllahʹın yanında seslerini kısarlar, işte onlar Allah’ın kalplerini takvâ ile denediği kimselerdir. Onlar için bol bağışlanma ve büyük karşılık vardır. » (Hücurat Sûresi: 1-3. âyet)
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZE MUHALEFET EDENLER
«Artık Peygamberʹin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin dokunmasından veya kendilerine elem verici bir azâbın erişmesinden (korkup) çekinsinler. »
Şüphesiz Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Allah’tan aldığı vahyi aynen teblîğ ile görevlidir. İmân edenlerin Ona dosdoğru inanıp uyması farz, muhalefet etmeleri büyük günahtır. Muhalefette kasıt söz konusu olduğu zaman, kişiyi dinden çıkaran, yani küfrü gerektiren bir olaydır. Zira âyetteki emir -ilim adamlarının çoğuna göre- vücubu gerektirmektedir.
Ancak unutmamak gerekir ki, Resûlüllahʹa (A. S. ) uymak yalnız O’nu görüp meclisinde yer alan mü’minlere has olmayıp, Peygamber (A. S. )ın getirip teblîğ ettiği İslâmî esas ve hükümlerle yükümlü olan her müʹmine -kıyâmete kadar- farzdır.
Peygamber’e (A. S. ) uymak, Allah’ın emirlerine uymak ve aynı zamanda sünnetullaha uymak, ruhumuzun yüceliğine uygun bir yol seçmek demektir. Ona muhalefet ise, bu saydıklarımıza ters düşmek ve ruhumuzun mânevî gıdasını kesmek demektir. Böyle bir tutum, insanı mutlaka mutlu etmez, onu huzursuz edecek olaylarla karşı karşıya getirir ve sonra da elim bir azâba sebep olur.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, bütün müʹminlerin insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammedʹe (A. S. ) muhalefetten sakınmalarını emrediyor ve aksine bir yol tutanları uyarıyor. Çünkü dönüş ancak Allahʹadır. O yaptıklarımızdan bir bir haber veren yegâne kudret sahibidir.
ALLAH, HER ŞEYİ HAKKIYLA BİLİR
Mülk Oʹnundur, nimetler de Oʹnundur. Kâinat bütünüyle Oʹnun kudretinin eseridir. Mutlak tasarruf sahibi ancak O’dur. Yerde ve göklerde olup biten her şeyden O mutlaka haberdardır. İlmi ve kudreti her şeyi kapsayıp kuşatmıştır.
İlgili 64. âyetle bu gerçeklere parmak basılmakta ve hayatta olan insanlar uyarılmaktadır. Böylece Kur’ân günlük hayatımızı yönlendirmek için bazı önemli âdap ve kuralları, farz ve vecîbeleri açıkladıktan sonra duygu ve düşüncelerimize seslenmekte, Peygamber’e uyma hususunda düşünce ve davranışlarımızı, inanç ve sözlerimizi aynı noktada birleştirmemizi tenbîh etmektedir. Çünkü eninde sonunda dönüşümüz Allah’a olacak ve dünyada işlediklerimizden bize bir bir haber verecektir. O mutlak anlamda her şeyi lâyıkıyla bilendir.
Nûr Sûresi biterken:
Nûr Sûresine, içinde yer alan hükümlerin farz olduğu ifade edilerek başlandı ve dünyada işlediklerimizi Cenâb-ı Hakk’ın âhirette bize bir bir haber vereceği belirtilip İlâhî hükümlere bağlı ve sadık kalmamız emredilerek atıf yapıldı ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bildiği açıklanarak sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsîrini muvaffak eyleyen Allahʹa hamd-u senâlar olsun..