MEÂLİ:
60- Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Bâtılı temsîl edenin önünde muhakeme olmak isterler; halbuki onu tanımamak (reddedip uymamak)la emrolunmuşlardı. Şeytan onları çok uzak bir sapıklıkla saptırmak ister.
61- Onlara, Allahʹın indirdiğine ve Peygamberʹe gelin, denildiği zaman, münafıkların senden hep uzak kaldığını görürsün.
62- İşlediklerinin karşılığı olarak kendilerine bir musibet dokununca nasıl da çok geçmeden sana gelip, iyilik etmekten ve ara bulmaktan başka bir şey istemedik, diye Allah ile yemin ederler.
63- İşte bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalblerinde olanı çok iyi bilir. Onlardan yüzçevir, onlara öğüt ver, onlara kendileriyle ilgili çok tesirli açık-seçik söz söyle.
İNİŞ SEBEBİ
Biri münafık, diğeri Yahudi iki adam arasında ihtilaf vardı. Yahudi, rüşvet olmıyacağını bildiği için Hz. Muhammed’in (A. S. ) huzurunda muhakeme olmalarını, münafık ise Yahudilerden bir hakimin yanında muhakeme olmalarını istiyordu. Sonunda anlaşamadılar ve Cüheyne kabilesindeki kâhine gitmeye karar verdiler.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - Kurtubî - İbn Cerîr Taberî)
İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyette ise şöyle deniliyor:
Biri Yahudi, diğeri münafık iki kişi arasında dâva konusu bir mesele vardı. Yahudi davanın çözümü için Hz. Muhammed’e (A. S. ) gidelim dediği halde münafık, hayır Yahudilerin ileri gelenlerinden Kâb bin Eşrefʹe gidelim, diye diretiyordu. Yahudinin ısrarı üzerine münafık istemiye istemiye Peygamber’e (A. S. ) müracaat ettiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz iki tarafı dinledikten sonra Yahudiyi haklı buldu ve hükmünü verdi. Münafık bu kez Hz. Ömerʹe (R. A. ) gidelim diye tutturdu. Ömer’e (R. A. ) gittiklerinde, o, «Peygamber Efendimize gitmediniz mi? » diye sordu. Yahudi, «gittik ama davalı olan şu adam onun verdiği hükme razı olmuyor. Beni istemediğim halde size getirdi. » Ömer (R. A. ) durun, ben aranızdaki davayı halledeyim dedi ve odaya girip kılıcını alarak münafıkın üzerine yürüdü. Öldüresiye bir dayak attı, bazı rivâyetlere göre onu öldürdü, Yahudi korkusundan ortadan toz oldu. Ömer (R. A. ) «Peygamber’in verdiği hükmü kabul etmiyen hakkında uygulanacak hüküm budur! » diyerek gerekeni yaptı.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi ve Cebrail, hakla bâtılı birbirinden ayıran Ömer’e, FARUK ismini verdi. (Lübabü’t-Te’vîl - Esbâb-ı Nüzul - Tefsîr-i Kurtubî)
İSLÂMÎ HÜKÜMLERİ BEĞENMEMEK
«Bâtılı temsîl edenin önünde muhakeme olmak isterler. »
İslâm kendine has bir dünya görüşü, bir hayat nizamı getirmiş ve ona göre İdarî, hukukî, ekonomik, sosyal ve kültürel organlarını kurmuş; bütün esas ve prensiplerini insanlığın hayrına, mutluluğuna ve huzuruna yöneltmiş, bütün sistemlerini adâlet, ahlâk ve fazîletle birleştirip bütünleştirmiştir.
Bu bakımdan İslâm’ın koymuş olduğu her hükmü, geliştirdiği her müesseseyi onun bütünlüğü içinde ele alıp değerlendirmek gerekir. Aksi halde yanlış bir yargıya varılır. Bunu birkaç misalle açıklıyalım: Faiz sistemini ele alıp İslâm’ın sadece fâizi haram kılan, faizsiz ödünç vermeyi teşvik eden hükmüyle karşılaştırdığımızda pek sıhhatli bir sonuca varamayız. Çünkü bu konuda İslâm’ın diğer bütün sistemlerini, ulaşmak istediği sonuçları bilmek gerek. Meseleleri münferit ele alıp bir takım kıyaslamalar yapmak bizi yanıltabilir. Sebep malûm; ortada sağlıklı bir karşılaştırma mevcut değildir. Faizi haram kılan hükümleri, İslâm’ın en azından âile, sosyal, ekonomik, ahlakî ve idarî yönleriyle değerlendirmek şarttır. Ancak o zaman faizin neden haram kılındığını kavrayabilir ve onu mubah sayan bir görüşle karşılaştırıp susturucu cevap verebiliriz. Mal ve hayat sigortası ve benzeri dayanışmaya yönelik kurumların mutlak surette yararlı olduğunu savunup bu tür kurumlan İslâm’a uygun görmek veya İslâm’ı bunlara uydurmaya çalışmak yine bizi sağlıklı bir sonuca götürmez. Çünkü İslâm’ı sosyal anlamda yardımlaşma açısından ele alınca onu bütün sosyal ve uhrevî yönleriyle, ahlâkî ve hukukî görüşleriyle, devlet ve vergi sistemiyle bir bütünlük içinde gözden geçirmemiz gerekir. O takdirde sözü edilen sosyal anlamdaki yardımlaşma kurumlarının yeri ve ölçüsü belirlenebilir.
İşte Kurʹân’da konumuzla ilgili âyetlerle, İslâmʹı bütün yönleriyle değil sadece bir yönüyle ele alıp günlük olaylar karşısında gayr-i İslâmî sistemlerle yorumlamak isteyenlerin tutum ve anlayışı kınanıyor ve o gibiler münafıklıkla vasıflandırılıyor. Çünkü münafık, İslâm’a ya kelimeyle, ya da şeklen bağlı bulunan, içi dışına, kültürü imânına, imânı yaşayışına uymayan ikiyüzlü kimse demektir. Oysa bir meseleyi münferit biçimde değerlendirmek ve mutlaka gayr-i İslâmî görüş veya sisteme uydurmaya çalışmak isteyen kimse, çoğu zaman İslâmiyet hakkında doğru bir yargıya sahip olamaz. Olamıyacağı için de hem Müslüman geçinir, hem onun hayat nizamiyle koymuş olduğu bazı esas ve prensipleri beğenmez veya Batı âleminin kendi yapısına uygun hazırladığı düzene kıyasla onu hafife alma basiretsizliğini gösterir. Bu, insanı sadece münafıklığa değil, küfre kadar götürür.
Birçok çağlarda ciddî biçimde dinî kültür almayan, gelenek ve görenek düzeyinde Müslüman geçinenlerden bir kısmının durumu, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devrindeki münafıklardan farksızdır. Onlar tağutun (bâtıl ve inkâr) önünde meselelerini halletmeye çalışırlardı. İsimleri değişik, maksat ve amaçları aynı idi. «Halbuki (hepsi de) bâtılı tanımamakla emrolunmuşlardı. »
«Onlara, Allahʹın indirdiğine ve Peygamberʹe gelin, denildiği zaman, münafıkların senden hep uzak kaldığını görürsün.. » Evet dün de böyle idi, bugün de...
DİNDARLIĞIN BU TÜRÜ DERT VE MUSÎBET GETİRİR
«İşlediklerinin karşılığı olarak kendilerine bir musibet dokununca nasıl da çok geçmeden sana gelip, iyilik etmekten ve ara bulmaktan başka bir şey istemedik, diye Allah ile yemin ederler.. »
İslâm kültürünü ciddi biçimde alamıyan bazı Müslümanların yanlış tutumları, bilgisizce davranışları İslâmʹın hayat nizamının kerpiçlerini bir bir düşüre düşüre onu tanınmaz hale getirmiştir. Bereket versin ki Cenâb-ı Hak insanların hayrına sunduğu son dinin koruma işini kendi üzerine almıştır. Bu bakımdan bilgisiz çevrelerde İslâm belirsiz hale gelse de onu ayakta tutmak için çırpınanlar, Allah’ın yardımıyla onun muhteşem sarayını yer yer ayakta tutmaya muvaffak olmuşlardır.
Kerpiçleri bilerek veya bilmiyerek bir bir çekip İslâm’ın hayat nizamını tanınmaz hale getirenlerden bir kısmı namaz kılar, ama zekât vermez. Çünkü namaz parasız bir ibâdettir. Her ihtimale karşı kıyâmette yeniden dirilip kalkmak gerçekleşirse bu bir te’minat ve tutamak olur, düşüncesiyle şeklen yerine getirilir. Bunlardan bir kısmı da namaz kılar, hacca gider fakat faizi mubah sayar. Gayr-i meşru yolda maddecilere uyup küfürle imân arasında bocalayıp durur. Bir kısmı da İslâmʹın pek önemsemediği veya üzerinde durmadığı basit konularla, kıyafet ve nâfilelerle uğraşıp koyu bir dindarlık gösterdikleri halde, kısa yoldan zengin olmanın yollarını açarken hiç de bu hassasiyeti ve koyu dindarlığı göstermezler. Fahiş fiatla mal satmak, ihtikâr yapmak başlıca sanatları arasında bulunur. Böylece kendi bünyesinde ve çevresinde bu yanlış tutumuyla İslâm’ın hayat damarlarını kestiğinin farkında bile değildir. Bir kısmı da Müslüman din âlimlerinde kusur ve günah bulmaya çalışır. Peygamberlerden başka diğer bütün insanların kendi derece ve irfanlarına göre bir takım kusur ve günahlarının bulunabileceğini hatırından bile geçirmez; böylece din adına nasıl cinayetler işlediğinin farkında bile değildir. Büyük bir çoğunluk da anti-İslâmî kuruluş ve sistemlerin durmadan dinlenmeden metotlu çalıştıklarını, İslâm’ı mefluç hale getirmek için milyarları harcamaktan kaçınmadıklarını yana-yakıla anlatır, fakat İslâm cevherinin gönüllere işlenmesinde, Peygamber (A. S. ) Efendimizin koymuş olduğu metot ve en sağlam ölçülerin uygulanması için hiçbir fedakârlıkta bulunmaz.
Hal böyle olunca İslâm’da yer yer gedikler açılmış; ateizm ve materyalizm ile komünizm ve bunların giriş kapısı sayılan sosyalizm bu gedikleri genişleterek kaleyi içinden fethetmeyi plânlamış; Müslümanları, -yine İslâm’ın hayat dini olduğunu bilmiyenleri kullanarak- bölüp parçalamışlardır. İslâmʹa karşı olan akımlar birer akıntı halini alıp belli bir kanalda birleşince, sele dönüşmüş, bütün müslümanları tehdit eder bir görünüm kazanmıştır. Sözü edilen şuursuz dindarlar kısmen olsun işin nereye vardığını az-çok anlamaya başlayınca, «Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey arzu etmedik, » diyerek felâketin girdabında bocalayıp dururlar. Günümüzde komünizm ile anarşizm tarafdarlarının felâket haline dönüşmesi karşısında, sözü edilen Müslümanların mâsumane tavır takınmalarını örnek gösterebiliriz.
Kur’ân bilhassa bu doğrultuda bulunan dindarları, felâket gelip eşiğe dayanmadan, ateş bacayı sarmadan uyarmaya çalışıyor ve Peygamber (A. S. ) Efendimiz devrindeki durumu örnek olarak sunuyor.
İlim adamlarımıza düşen görev elbette ki çok büyüktür. İslâm kültüründen yeterince nasîbini almamış olanları en tesirli sözlerle eğitmek, İslâmî hakikatleri toplumun kültür seviyesine göre anlatmak manevî bir görevdir.
İslâm’ı ilâhî yüceliğiyle ve insanlığa sunduğu güzel ahlâk ve rahmet dolu düzeniyle henüz kavrayamıyan ve daha çok şekil yönüyle dindar olanlara İslâmî hakikatleri aşılamanın yolunu ve metodunu Kur’ân yukarıdaki âyetlerle üç madde halinde sunuyor :
1. Aşırı tenkitten kaçınmak, yanlış yolda olanların üzerlerine fazla varmamak,
2. Kalblerini yumuşatacak, ruhlarına serinlik, gönüllerine umut verecek, dinî duygularını kamçılıyacak öğütler vermek; kendini İslâmʹa adamış bahtiyarların hayatından yine ölçülü biçimde örnekler vermek,
3. Kültür seviyelerini, sosyal durumlarını ve bağlı bulundukları çevrenin özelliklerini dikkate alarak İlmî açıdan en tesirli sözler söylemek, bu hususta konuşma tekniğine sahip güçlü ilim adamları ve hatipler yetiştirmek...
Açıklama:
TAĞUT: Hakk’ın karşısında olan her şey; put, kâhin, sihirbaz, büyücü, şeytan, demektir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
İslâm’ın yüceliğini, azizliğini gönüllerine henüz dosdoğru sindiremiyenler Peygamber (A. S. ) Efendimizin vereceği hükme pek yanaşmak istemiyorlardı. Yukarıdaki âyetlerle bunlar yeriliyor ve Peygamberʹe itaatin farz olduğu belirtilerek İslâmʹın bütün müesseseleriyle bir bütün olduğuna dikkatler çekiliyordu. Aşağıdaki âyetlerle Peygamberlerin ne maksatla gönderildiği, doğru yolu göstermekle görevli oldukları açıklanıyor. Peygambere yan çizenlerin dönüş yaptıkları, tevbe ve istiğfarda bulundukları, Peygamberin de onlar hakkında bağışlanma dilediği takdirde Allah’ın tevbeleri çokça kabul eden olduğu belirtilerek hakka dâvetin en güzel şekli yapılıyor.