Al-i İmran Suresi 58-63. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَرِينَ فَمَنْ حَاجَّكَ فِيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ

61.

(Ey Muhammed!) Bunu (bildirdiklerimizi) biz sana ayetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz.

Diyanet İşleri

59.

Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi. O da hemen oluverdi.

60.

Hak Rabbindendir. O halde, sakın şüphe edenlerden olma.

61.

Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah'ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım."

62.

Şüphesiz bu (İsa hakkındaki) gerçek kıssadır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

63.

Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah fesat çıkaranları çok iyi bilir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

58- İşte bu, sana okuduğumuz âyetlerden ve hikmet dolu Kur’ân’dan (sunduklarımız)dır.

59- Doğrusu Allah yanında İsâ’nın (yaratılıştaki) misâli, Âdem’in du­rumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona «Ol! » dedi, o da oluverdi.

60- Bu (konudaki) hak söz Rabbinden (geleni)dir. Artık şüphe eden­lerden olma.

61- Sana (gereken) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda se­ninle tartışacak olursa, de ki: Haydi gelin de oğullarımızı, oğullarınızı; ka­dınlarımızı, kadınlarınızı ve kendimizi kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim; Allahʹın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim.

62- Şüphesiz ki, bu anlatılan olaylar hakikatin tâ kendisidir. Allah’­tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah şüphesiz ki çok üstündür, çok güçlüdür ve hikmet sâhibidir.

63- Bununla beraber (haktan) yüzçevirirlerse, şüphesiz ki Allah boz­guncuları çok iyi bilendir.

İNİŞ SEBEBİ

Necrânʹdan (Necrân: Yemen’in kuzey doğusunda ve Dehnâ sahrasının kenarında büyük bir kabilenin yaşadığı yerdir. Halkı genellikle Hıristiyan bulunuyordu.) bir kurul. Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek dedi­ler ki:

- Neden bizim inandığımız İsâ’ya dil uzatıyorsun?

Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sordu ve aralarında şu konuşma geçti:

- Onun hakkında ne dediğimi sanıyorsunuz?

- Ona «Allah’ın Kulu» diyormuşsun..

- Evet, İsâ Allah’ın kulu ve peygamberidir; bakire kızın rahmine yer­leştirdiği kelimesidir.

Necrânlılar bu söze öfkelendiler ve:

- Babasız dünyaya gelen başka bir insanı bize gösterebilir misin?

Diye sordular. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl / Nisaburî - Kurtubî - İbn Cerîr - Lübabü’t-Te’vîl - İbn Cerîr)

Diğer bir rivâyet:

Necrânʹdan bir rahip, Peygamber (A. S. ) Efendimize geldi. İslâm’a gir­mesi önerildiğinde, «Biz sizden önce İslâma girmişizdir». (Burada Necranlı rahibin kasdettiği Islâm, Hakk’a teslimiyet anlamında kul­lanılmıştır.) diye karşılık verdi. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) ile râhip arasında şu konuşma geç­ti:

- Dediğin doğru değildir. Sizi İslâm’dan alıkoyan üç neden vardır:

1. Haç’a (İstavroz) ibâdet etmeniz,

2. Allah’ın oğlu vardır, demeniz,

3. Domuz eti yemeniz..

- Peki ama İsâ’nın babası kim?

Bu soru üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sustu, İlâhî haberi bek­ledi. Çok geçmeden yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl - İbn Cerîr - Kurtubî)

KUR’ÂN OLAYLARIN GERÇEK YÖNÜNÜ YANSITIR

Kurʹân-ı Kerîm en son inen İlâhî kitap olarak, aynı kaynaktan indirilen Tevrat ve İncil’de insan elinin dokunmasıyla değiştirilen belgelerin ve nak­ledilen olayların en doğru ölçüsünü özetleyip en özlü noktalarıyla sun­maktadır. Çünkü gerek Tevrat, gerekse İncil’in ilk indiği nüshası buluna­mamıştır. Kur’ân ise ilk indiği gibi korunmuştur.

İsâ’nın dünyaya gelme olayı:

İncil, başlangıçta İsâ Mesih’in doğmasını doğru ölçüde anlatır:

«Meryem, Yusufʹa nişanlanmış olduğu halde, buluşmalarından önce Ruhu’l-Kudsʹten gebe kalmıştır. » (Matta: 1/18) derken, İsâ’nın babasız dünyaya gel­diğini açıklar. Ama Markos İncili’nin birinci bölümünde yanlış bir ölçü ve­rilir: «Allah’ın oğlu İsâ Mesihʹin İncilʹi» diye söze başlanır.

Luka Incil’inde aynı hata tekrarlanır: «O büyük olacak, Oʹna yüce Al­lah’ın oğlu denilecek» sözü yeralır. (Luka: 1/32)

Kur’ân bu yanlışları yer yer doğrultarak «Meryem oğlu, Allah kulu» deyimlerini kullanır.

Âdem Peygamberin Vücut Bulması:

Tevrat, Âdem’in yaratılmasını şöyle açıklar: «Ve Rab Allah yerin top­rağından Âdemʹi yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve Âdem yaşıyan canlı oldu. » (Tekvin: 2/7-9)

Tevrat’ın açıklaması buraya kadar doğrudur.

«Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu.. »

Bu kısım yanlıştır. Kur’ân bu yanlışı doğrultur. Âdem’in doğudaki Aden kesiminde değil, Cennet’e konulduğunu bildirir. İhtimal ki, Tevratʹta ADIN CENNETİ, «Adenʹde bir bahçe» olarak yanlış anlaşılmış ve hatalı bir çevi­ri yapılmıştır. (Güney Arabistanʹda Yemen bölgesinde bir şehir ve liman)

Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Ama biz aynı kaynaktan gelen üç kitap arasında detaylı bir mukayeseye gitmek niyetinde değiliz. Çünkü bu, başlıbaşına birkaç cilt olacak kapasitede bir konudur.

CANLININ CANLIDAN MEYDANA GELMESİ

Pasteur, biyogenez (canlının canlıdan meydana gelmesi) fikrinin yer­leşmesini sağlıyarak bu konuda İslâm’ın görüşüne yaklaşmıştır. Modern Biyoloji’de bu konu şöyle özetlenmektedir:

«Pasteurʹun buluşu, kendiliğinden oluş inancının gözden düşmesine sebep olmuştur. Bugün genellikle biyologlar, biyogeneze inanmaktadırlar. Onlar, yeryüzünde hayatın, yine bir hayattan meydana geldiği görüşünü kabul etmektedirler. Fakat bununla meselenin her yönünü cevaplandırmış olmuyoruz. Eğer bir canlı mutlaka başka bir canlıdan meydana geliyorsa bu, «yeryüzünde daima canlılar vardı» anlamına mı gelir? Yukarıdaki so­nuca göre böyle olmalıdır, ama yapılan araştırmalar, yeryüzünde eskiden hayat olmadığını, canlıların sonradan meydana geldiğini göstermiştir. »

O halde şimdi de karşımıza «Yeryüzünde ilk hayat nasıl başladı? » so­rusu çıkar. Bilimsel araştırmalar bunun cevabını tesbit edip verememiş­tir. Çünkü biyolojik ölçülere göre buna cevap bulmak mümkün değildir. Bir takım varsayımlar ise meseleye çözüm getirememiştir.

Gerçi bir varlığın canlılık vasfı, hayata adım atması bilinen belli ka­nunlarla gerçekleşebilmektedir. Bunun dışında bizim deney ve müşahe­deye dayanan bilgimizin ötesinde başka bir kanun yok mudur? Deney ve müşahedenin dışında kalan nice hakikatler var ki insan aklı o sınıra he­nüz ulaşamamıştır. Hele bir de konu materyalizm felsefe metoduyla ele alınırsa büsbütün çıkmaza girer ve çözüm yolu bulunmaz. Çünkü bu fel­sefeye göre metafizik ile gerçek arasında uygunluk yoktur.

Peki o takdirde hayat nedir?

Hayatın gerçek anlamı, maddeye canlılık veren İlâhî bir kelime, diğer bir deyimle İlâhî bir ruhtur. Kimya ve Biyoloji bize hücrenin yapısını vere­bilmekte fakat canlılık vasfını açıklıyamamaktadır. Çünkü sözü edilen can­lılık deney ve müşahedenin ötesinde ayrı bir sünnete bağlı bulunuyor.

Kur’ân bu sünneti, İsa Peygamberin ana rahminde oluşmasıyla açık­lamakta, ipucu verip aklımızı iyice kullanmamızı emretmektedir. Meryem’e hayat üfleyen Melek Cebrâîl tamamen ruhtur. (Kadir Sûresi’nde Cibril. «Ruh» adıyla anılmıştır.) Ruh ise hayatın, yani canlılığın asıl kaynağıdır. Ruhun hakikatinı bilmediğimiz için nasıl hayat verdiğini de deney ve müşahedeyle çözüp anlamamız mümkün olmuyor.

Âdem Peygamber ilk insan olarak çamurdan şekillendirilince «İlâhî ruhʹtan» ona üflendiği bildirilmektedir. Bundan da anlıyoruz ki, İlâhî ruh hayatın ve canlılığın ta kendisidir.

Canlıyı ölüden ayıran, ruh’un aktivitesi değil midir? Ruhun hayat ve­ren aktivitesinin insandan çekilip ayrılmasıyla ölüm olayı meydana gelmi­yor mu?

Materyalistler kendi görüş ve iddialarını kanıtlamak için bu konuda çok yanlış ve aldatıcı bir yola başvururlar. Onlara göre: Ruh kelimesinin yerine vicdan, fikir ve düşünce kelimeleri, madde söz konusu iken de mad­de kelimesinin yerine kâinat, dünya ve varlık kelimeleri aralarında bir fark görmeden kullanılır. Nitekim Engels’e göre, varlık kelimesi maddeyi, dü­şünce kelimesi de ruhu ifade etmektedir.

Ama düşünce ve vicdanı oluşturan nedir? Bu iki gücü insanın iç var­lığına hangi kudret yerleştirmiştir? Dilsiz, gözsüz, kulaksız ve şuursuz madde yerleştirmiştir, dersek çok gülünç olmaz mı? Görülüyor ki mater­yalist felsefe bunun cevabını verememiş ve konuya bu açıdan yaklaşma­dan uzaklaşmıştır.

Son yıllarda Bakterioloji ve Patoloji Laboratuvarlarında uzun süreden beri devam eden araştırmalar sonucunda bazı iddiaların aksine İnsanın maymundan değil, insan ve maymunun da dahil bütün türlerin toprak poliuronik asit Kristalleri içerisinde meydana geldikleri, yani her tür canlı­nın ilk meydana bu ortamda geldiği anlaşılmıştır. Gerçi bu da bir var­sayımdan ileri gitmez, ama hakikate biraz daha yaklaşmış sayılır.

Muhakkak olan şudur ki:

Her canlı türünün başlangıcı, topraktan yaratılıp canlılık vasfına ka­vuşturulduktan sonra üreme ve çoğalması bugün bildiğimiz kanunlara bağ­lanmıştır. İnsanın maymundan gelmediği, gelişen ilimle de artık kesinlik kazanmışa benziyor. Genetik araştırmalarda Kalıtım ve Değişim bize çok yeni bilgiler kazandırmıştır. Ayrıca yapılan kazılarla elde edilen bilgiler de bu doğrultuda hayli ipuçları vermektedir.. Nitekim ünlü ilim adamı Richard Leakevʹin bulduğu 2 milyon 600 bin yıllık insan kemikleri, sözü edilen teoriyi bir kez daha sarsmıştır. Kafa tasları üzerinde yapılan ciddi araştırma, o günün insanının beyni ne ise bugünün insanının da beyninin aynı büyüklükte olduğunu göstermektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

İsâ Peygamber hakkında Tevhîd akidesi doğrultusunda aydınlatıcı bilgi verilip gereken açıklama ve uyarı; İncilʹde bu konuda değiştirilen bel­gelerin tashihi yapıldıktan sonra aşağıdaki âyetle asıl maksada geçilerek Kitap Ehli’nin saplandığı yanlış inançtan artık vazgeçip semâvî dinlerʹin temelini oluşturan katıksız Tevhîd’e yönelmeleri ve yapılan dâvete olumlu cevap vermeleri öneriliyor.