MEÂLİ:
61 - Ve hani: «Ey Musa! Biz bir çeşit yemek üzerine mümkün değil sabredemeyiz. Artık Rabbine bizim için duâ et de yeryüzünün bitirdiği sebze, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğan (gibi) şeylerden bize çıkarsın» demiştiniz. Musa da «O hayırlı olanı daha âdi şeylere mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin de sizin istediğiniz şeyler orada vardır» demişti. (Sonra) onların üzerine zillet ve meskenet vuruldu; Allahʹtan bir gazaba uğradılar. Bu da Allahʹın âyet (mu’cize ve açık belge)lerini inkâr etmelerinden, haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. (Evet) işte bu, isyân etmelerinden, haddi aşmalarından (dolayı) idi.
İLMÎ YÖNÜ
Yeknesaklığın rûh üzerindeki sıkıcı teʹsirleri, yaratılışı itibariyle insanın değişik şeyler arzu etmesi ve alışkanlığın davranış üstündeki teʹsirleri, psikolojik birer vakıadır.
Beşer rûhunun değişmez tabibi Hazret-i Muhammed (A. S. ): «Gezin dolaşın ki sıhhat bulasınız! » (Ebu Nuaym - İbn Sünnî) buyurmakla yeknesaklığın rûh ve dimağ üzerindeki sıkıcı te’sirlerinin giderilme yolunu göstermiştir. Hastalıkların çoğunun rûhî sıkıntıdan ileri geldiği artık bilinen gerçekler arasındadır. Rûhî sıkıntıları doğuran birçok sebepler vardır. Her gün ayni tabloya bakmak ve ayni gıda maddesini almak, bunlardan biri sayılabilir. Meselâ sinir sistemi bozuk bir rûh hastasının muhit değiştirip, gıda tarzlarında yeknesaklığı terketmesiyle bu öldürücü hastalıktan kurtulduğunu sık sık görmekte ve duymaktayız. Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeğe temas ederek İsrâîloğulları’nın: «Ey Mûsa! Biz bir çeşit yemek üzerine mümkün değil sabredemeyiz. » tarzındaki isteklerini misal olarak veriyor. O halde böyle bir istek nankörlükten mütevellit değilse veya bir isyân manasını taşımıyorsa, tabiidir ve mubahtır.
AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ
«Her yeniliğin bir başka lezzeti var, » darb-ı meseli yılların tecrübesine dayanır. Bir de insanın yaratılış ve tabiatı icabı, içinde yetiştiği muhitten, alışkanlık peyda ettiği belli yiyeceklerden uzak kalınca, zamanla onların hasretini çekmeye başlar. Evvelce bıkkınlık duyduğu şeylere karşı içinde yeniden arzu ve iştiyaklar belirir. Fakat gerek yeni yeni şeyler arzularken, gerek alışkanlık peyda ettiği nesnelere karşı bir iştiyak hissederken İlâhî sınırları aşmamaya, nefis ve şehvetin hüdutsuz, isteklerine boyun eğmemeye dikkat etmek gerekir.. Çünkü insan için lüzumlu olan, -israf ve lükse kaçmaksızın, isyâna sebep olmaksızın- medeniyetin getirdiği nîmetlerden faydalanmak mubahtır ve tabiî bir haktır.
İsrâîloğulları Mısır’da geçirdikleri iki asırlık bir devrenin geniş te’sirleri altında bulunuyorlardı. Eski âdet ve alışkanlıklarını terketmeleri uzun sürünce içlerinde hasret kıvılcımları çakmaya başlamıştı. Mısır’da esaret altında yıllar yılı yedikleri basit şeyleri istediler. Veyahut kudret helvası ile bıldırcın kuşu yemekten bıktıkları için yeni şeyler talep ettiler. Bunu, az yukarıda da belirttiğimiz gibi tabii karşılamak lâzımdır. Çünkü mubah şeyleri arzulamakta bir beis olmasa gerek. Ama onlar bu arzularını izhar ederken isyankâr bir tavır takındılar, mevcut rızka karşı artık mümkün değil sabredemiyeceklerini, bir türlü yemeğe katlanamıyacaklarını söylediler. Böylece her türlü terbiye, saygı ve nezaket kaidelerini çiğnediler: «Bizim için Rabbimize duâ et» demediler, «Rabbine duâ et» diyerek küstahlık ettiler. İtikatsızlık ve kanaatsizlik eseri gösterdiler. Çalışmadan hep hazıra konmaya alıştılar. Şükretmiyen bir millet oldular. Yıllarca özlemini çektikleri hürriyeti yeniden kaybetmeye yol açtılar. Nihayet esaret ve zillete düştüler. Evet, şükretmiyen, yenisini arzu ederken İlâhî sınırları aşan her milletin hakkı zillet ve esarettir.
Müfessir Fahrüddîn Râzî, İsrâîloğulları’nın yeni şeyler istemelerinin bir ma’siyet olmadığını; zillete duçar olmalarının sebebini bu isteklerinde değil de Allah’ın âyetlerini inkâr edip, haksız yere peygamberleri öldürmelerinde aramanın daha mâkul bir tefsîr olduğunu söyliyerek şöyle bir izahta bulunmuştur:
a) Allah onlara kudret helvası ile bıldırcın verdiğinde: «Size rızık olarak verdiklerimizin iyisinden yeyin» (Bakara sûresi: 57) buyurmuştu. Bundan anlaşılan, pâk ve helâlından olan yiyeceklerden yemeleri mubah idi. Hem bunu doğrudan doğruya kendileri istememişti, Hazret-i Mûsâ’ya, istemesi için müracaat etmişlerdi.
b) İsrâîloğulları 40 sene gibi uzun bir müddet kudret helvası ile bıldırcın yemekten bıkmışlardı, iştihaları almaz olmuştu. Bu bakımdan başka yiyecek arzu etmişlerdi.
c) Veya Mısır’da alıştıkları gıda maddelerini uzun zaman bulamadıkları için içlerinde onlara karşı bir arzu uyanmıştı. İstek buradan geliyordu.
d) Veyahut çöldeki gayri muntazam hayattan usanmışlardı. Şehir hayatı yaşamak istiyorlardı. Bunun için şehirlerde mevcut olan yiyeceklerden istemişlerdi ki bununla bir ân evvel bir şehre yerleşmeyi hatırlatmayı murad etmişlerdi.
TAHLİLLER
(alâ taamiv vâhıdin) Buradaki «vâhid»den maksad, bir çeşit yemek değildir, belki yedikleri şeyin yeknesaklığıdır. (Kaadi Beyzavî - Keşşâf).
Ednâ, akrab mânâsına gelir. Dünüvv kökünden alınma bir ismu tafdildir, mekânda uzaklık ifâde eder. Bilâhare aşağı, hakir manalarında kullanılmıştır. Bu takdirde «daha aşağı, daha basit, daha hakir» demek olur.
(Misra) Büyük şehire denir. Kök mânâsıyla, iki şey arasındaki sınır demektir. Ayetteki mısır kelimesiyle büyük şehir veya özel isim olarak Mısır diyarı kasdediliyor. Orta harfi sâkin olduğu için gayri münsarıftır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
(İnnellezîne âmenû vellezîne hâdû ven nasârâ ves sâbiîne)
Cenâb-ı Allah, yoldan sapanlar, âyet ve mu’cizelerle alay edenler hakkında, kötü amellerin, küfr ü tuğyanların cezâsını bildirerek sapıklıktan çekinmeleri gerektiğini açıkladıktan sonra, gelip geçen ümmetler içinden dosdoğru imân edip kendi peygamberlerinin getirdiği esas ve prensiplere uyanlar için de va’d buyurduğu ecirleri haber veriyor. Bundan böyle de bu va’de ancak ümmî olan Resûlʹe inanıp bağlananların mazhar olabileceği, bildiriliyor.