Tevbe Suresi 60. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

60.

Sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekat toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

60- Zekâtlar, Allahʹtan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere (yoksullara), (zekât toplamakla görevli) tahsildarlara; kalbleri (İslâm’a) alıştırılıp ısındırılanlara; (hürriyetlerine kavuşturulacak) kölelere, esirlere; borçlulara; Allah yolunda (lüzumlu görülen yerlere, cihâda çıkanlara), ve yolda kalmışlaradır. Allah her şeyi en iyi bilen, her şeyi hikmetle uygu­layandır.

İNİŞ SEBEBİ

Zekât dağıtımında Peygamber (A. S. ) Efendimiz’i adâletsizlikle suçla­yanlar olmuştu. Allah da, Peygamberinin kendine zekât ayırmadığını, onu ancak muhtaçlara ve toplumun, İslâm cemaatinin selâmeti adına lüzumlu yerlere sarfettiğini hatırlatarak, zekâtın kimlere verileceğini kesin çizgile­riyle açıklar anlamda yukarıdaki âyeti indirdi.

İLGİLİ HADÎSLER

Bir adam, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek zekât istedi. Efendi­miz (A. S. ) ona şöyle buyurdu: «Doğrusu Allah zekât konusunda ne bir peygamberin, ne de başkasının hükmüne râzı oldu; O kendisi bu hususta hükmünü ortaya koydu ve zekâtı sekiz kısma (sınıfa verilmek üzere belir­leyip) ayırdı. Eğer sen onlardan biri isen, sana hakkını vereyim. » (Ebû Dâvud/zekât: 24 - Dârekutnî)

«Zengin ve gücü-kuvveti yerinde olup organlarında sakatlık bulunma­yana zekât helâl değildir. » (Buharî - Müslim - Ebû Dâvud - Tirmizî/zekât: 23, 55 - Ahmed b. Han­bel: İbn Amr’dan - Nesaî ve İbn Mâce: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

Vedâ haccında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek zekât isteyen iki adam şöyle anlatmışlardır:

- Veda haccında Peygamber (A. S. ) Efendimiz zekât dağıtıyordu. Bi­ze de bir miktar vermesini söyledik. Bunun üzerine başını kaldırıp bize baktıktan sonra tekrar indirdi. (Anlaşılan) bizi kuvvetli ve sağlam yapılı gördüğü için şöyle buyurdu: «İsterseniz size vereyim; ancak zekâtta zen­gin ve bir de çalışıp kazanma gücü ve kuvveti olanın payı yoktur! » (Ebû Dâvud - Nesâî/zekât: 91 - Ahmed: 4/224)

«Miskin, halk arasında gezip dolaşan, bir-iki lokma veya bir-iki hur­ma ile geri çevrilen kimse değildir. »

Bunun üzerine ashab-ı kirâm sordu: «O halde miskîn kimdir, ya Re­sûlellah!? » Buyurdu ki: «Kendisini müstağni kılacak kadar zenginlik bu­lamayan, zekât verilmek için de pek tanınıp bilinmeyen ve insanlardan bir şey istemiyen kimsedir. » (Buharî/zekât: 53 - Müslim/zekât: 101 - Nesâî/zekât: 76 - Ahmed: 2/ 316)

Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in âlinden Rabi’a b. Hâris oğlu Abdülmuttalip ile Abbas oğ. Fazıl (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize müracaat­la zekât toplamaya memur edilmelerini istediler. Allah Resûlü onlara şöy­le buyurdu:

«Şüphesiz ki zekât, Muhammedʹe ve Oʹnun âline (aile ve yakınlarına) helâl değildir. Zekât ancak insanların (mallarının) kirleridir. » (Dâremî/zekât: 16 - Nesaî/zekât: 98 - Taberânî/sadaka: 13 - Ahmed: 2/ 279)

İslâm’a yeni giren Safvan b. Ümeyye anlatıyor: «Hüneyn savaşından hemen sonra Resûlüllâh (A. S. ) bana mal ve yiyecek maddesi verdi. O güne kadar Peygamber (A. S. ) benim gözümde insanların en sevilmeyeni idi. Bana o kadar çok şey verdi ki, artık O, (gözümde ve kalbimde) insanların en sevgilisi ve sevimlisi oldu. » (Müslim - Tirmizî: Safvan b. Umeyye’den)

Yine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hüneyn savaşında elde edilen gani­metten, İslâm’a henüz yeni girenlere bol miktarda ayırıp verdikten sonra şöyle buyurdu: «Doğrusu başkası bana daha sevgili olduğu halde, bazı kişilere -Allah onları yüzükoyun Cehennem ateşine atar endişesiyle- daha çok vermekteyim. » (Buharî/iman: 19, zekât: 53, ahkâm: 2 - Müslim/imân: 237, mesacid: 216, 262, zekât: 13 - Ebû Dâvud/sünnet: 15 - Tirmizî/diyat: 8, imân: 8 - Nesâî/ imân: 7 - İbn Mâce/fiten: 2, 12 - Ahmed: 1/176, 182 - 2/111, 215 - 4/94, 340 -• 5/25, 231, 236)

ZEKÂT, ANCAK SEKİZ SINIFA VERİLİR

«Zekâtlar, Allahʹtan bir farz ola­rak ancak fakirlere, miskinlere yolda kalmışlaradır. »

Bu âyetle, Cenâb-ı Hak sosyal yapıda maddî ve mânevî denge ve dü­zeni sağlamaya vesîle olan zekâtın ancak sekiz sınıfa verileceğini açıkla­mıştır. O kadar ki, bu hususta ne Peygamber’in yorumuna, ne de müctehitlerin içtihadına gerek kalmıştır. Âyetin başındaki «innemâ» edatı hasrı, yani zekâtın sarf yerinin ismi belirtilen sekiz sınıftan ibâret olduğunu ifa­de eder ve onu bu çerçeve içinde tutar.

«Sadakalar» tabirinin burada «zekâtlar» anlamında kullanıldığında şüphe yoktur. Çünkü Kur’ânʹın neresinde «sadaka» tabiri mutlak şekilde anılmışsa, ondan maksadın zekât olduğunda âlimlerin görüş birliği vardır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: «Müs­lümanların zenginlerinden sadakayı alıp onların fakirlerine vermekle emrolundum. » Emrolunan sadaka, zekâtın tâ kendisidir.

Zekâtın eşit biçimde bu sekiz sınıfa dağıtılması gerekiyor mu, yoksa bunlardan birine veya birden fazlasına vermek câiz midir? İlim adamlarının verdikleri cevaplar arasında az fark vardır, şöyle ki:

a) İkrime’ye göre, zekâtın tamamını, sekiz sınıfın hepsi veya birkaçı mevcut olduğu halde sadece bir veya iki sınıfa tahsis etmek câiz değildir. İmam Şâfiî’nin de içtihadı buna çok yakındır.

b) Hz. Ömer (R. A. ), İbn Abbas (R. A. ), Saîd b. Cübeyr ve Atâʹa göre, sekiz sınıf, zekâtın kimlere verilebileceğini belirtmek içindir. O halde bun­ların hepsi mevcut olsa bile, bir veya iki sınıfa vermek sûretiyle yetinmek câizdir. Nitekim İmam Ebû Hanîfe, İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Süf­yân es-Sevrî’nin de içtihatları bu doğrultudadır.

c) İmam İbrahim en-Nahaîʹye göre, zekât sekiz sınıfa yetecek kadar çoksa, hepsine taksim edilir. Az ise bir sınıfa verilir.

d) İmam Mâlik’e göre, bu sekiz sınıftan en çok muhtaç olanları araş­tırılıp onlara öncelik tanınır.

Bir fakire ne kadar zekât verilebilir?

Fukahanın çoğuna göre, ihtiyaç nisbetini aşmayacak kadar verilmesi daha uygundur. Sanatkâr ise, alet-edavat alabilecek kadar verilmelidir. Bununla beraber mesele hakkında müctehit imamların görüş ve içtihatları farklıdır:

- İmam Şâfiî’ye göre, ihtiyacı karşılamada bir sınır konulmaz.

- İmam Ahmed’e göre, bir fakire 50 dirhem (yaklaşık 160 gr. gümüş) den fazla verilmez.

- İmam Ebû Hanîfe ise: «Bir fakire 200 dirhem (yaklaşık 660 gr. gümüş) verilmesini hoş karşılamam; ama bu nisbet verildiği takdirde ye­terli sayılır. » demiştir.

Kendisine nafakası gerekenlere zekât verilir mi?

İmam Mâlik, İmam Sevrî ve İmam Ahmed’e göre, kendisine nafaka­ları gereken kimselere zekât vermesi câiz olmaz.

İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şâfiî’ye göre, zekât usûl ve füru’a, yani baba ve dedelere, anne ve ninelere, evlât ve torunlara verilmez. Onun gi­bi, kişi kendi eşine de veremez. Bunlardan başka hısımlara, muhtaç du­rumda iseler, öncelikle verilir.

Bir de Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in âile efradına ve öz yakınları olan Hâşim oğulları ile Muttalip oğullarına verilmez. Ancak İmam Ebû Ha­nîfe’ye göre, sadece Hâşim oğullarına verilmez, Abdülmuttalip oğullarına verilebilir.

SEKİZ SINIF HAKKINDA AÇIKLAMA

1- Fakirler

2- Miskinler

Bu iki sınıftan maksat, asıl ihtiyacını karşılayamıyacak kadar sıkıntı içinde olanlardır. Ancak aralarında bir fark var mıdır? İlim adamlarının tes­bit ve yorumlarına baktığımızda bazı farkların söz konusu olduğunu gör­mekteyiz. Şöyle ki:

- İbn Abbas’a (R. A. ), el-Hasan, Mücahit, Zührî ve İkrimeʹye göre, FAKİR, dilenmiyen muhtaçtır. MİSKİN ise, onun aksine dilenen muhtaçtır.

- İbn Ömerʹe (R. A. ) göre, bir dirhemi diğer dirhem üzerine, bir hur­mayı diğer hurma üzerine koyup biriktiren, fakir sayılmaz. Gerçek fakir, yiyecek ve giyecek sıkıntısı içinde olup, durumu belli etmeyen kimsedir.

- Katade’ye göre, FAKİR, ihtiyaç içinde bulunan yaşlı kimsedir. MİS­KİN, sağlığı yerinde olan muhtaçtır.

- İmam Şâfiî’ye göre, malı ve sanatı olmayan kimse fakir sayılır; is­ter sağlığı yerinde genç, ister yaşlı ve bitkin olsun farketmez. Miskin ise, malı veya sanatı olup onunla idâre edemiyecek kadar ihtiyaç içinde bulu­nan kimsedir. Dilenip dilenmemesi söz konusu değildir.

- İmam Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, FAKİR, durumu miskinin durumundan daha iyi olan kimsedir. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî, ilgili âyetin tefsîri)

3- Zekât toplamakla görevli tahsildarlar.

Bu sınıfa zenginler mi zekât verir, yoksa topladıkları zekâttan mı üc­retleri karşılanır? İlim adamlarının bu konuda da görüş ve tesbitleri fark­lıdır:

- İbn Ömer’e göre, topladıkları zekâttan ücretleri, ihtiyaçları nisbe­tinde karşılanır. İmam Şâfiî’nin içtihadı da bu anlamdadır.

- Mücahit ve Dahhak’a göre, topladıkları zekâtın sekizde biri onlara verilir. Bir rivâyete göre, İmam Şâfiî’nin içtihadı da bu doğrultudadır.

- Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, yaptıkları hizmet ölçüsüne gö­re ücretleri zekâttan çıkarılıp verilir.

- İmam Mâlik’e göre, sözü edilen tahsildarların ücreti devlet hazine­sinden ödenir. Nitekim İbnü’l-Arabî bu görüşün daha sahîh olduğunu ka­bul etmiştir.

Tahsildarlar denilince, kimler bu ismin kapsamına girmektedir? Çıkıp zekât toplayanlar mı, bu işin kâtipliğini ve muhasebesini yapanlar mı, yok­sa organize edip yürütenler mi? İlim adamlarımızın çoğuna göre, toplayan­larla muhasebesini yapanlardır. Sahîh olan da budur.

4- Kalbleri İslâmiyete ısındırılanlar.

Bu sınıfın kimler olduğu veya bu tabirin kapsamına kimlerin girdiği hakkında farklı görüşler vardır. İlim adamlarının çoğuna göre, bunlar kâ­fir ve müslüman olmak üzere iki kısma ayrılırlar. İkinci kısım da, biri Arap eşrafı; diğeri küffar ülkesine komşu olup, İslâm askerlerinin, gerektiğinde onların hemen yardımlarına ulaşamıyacağı zayıf niyetli kimselerdir.

İslâm’a meyledip henüz Kelime-i Şehadeti getirmeyen gayr-i müslimleri İslâm’a ısındırmak için kendilerine zekât ve ganimetten verilebilir. İs­lâm’a yeni giren eşrafa da, onure edilmeleri için zekât ve ganimetten bir miktar vermekte sakınca yoktur. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in İslâm’a yeni giren eşraftan Uyeyne b. Hısın, Akra’ b. Hâbis, Abbas b. Mirdas es-Sülemî’ye geniş çapta zekât ve ganimetten pay verdiği sahîh ri­vâyetlerle sâbit olmuştur. Ayrıca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Safvan b. Ümeyyeʹnin İslâm’a meylini görünce, iltifatta bulunmuş ve ganimetten beşte birini vermiş ve böylece İslâm’a daha çabuk meyledip girmesini sağ­lamıştır.

Günümüzde İslâm’a henüz girmeyip azıcık meyli olanlara ve İslâm’a yeni girmiş eşrafa zekât ve ganimet verilir mi? Bu hususta da ilim adam­larının az da olsa farklı görüş ve içtihatları vardır:

- İbn Ömer, İkrime, Şaʹbî, İmam Mâlik, İmam Sevrî, İshak ve Rey taraftarlarına göre, Cenâb-ı Hak artık İslâmiyeti kuvvetli ve aziz kılmış­tır; İslâm’a ısındırmak için onlara zekât ve ganimet vermeye gerek kal­mamıştır.

- el-Hasan, Zührî, Ebû Cafer Muhammed b. Ali, Ebû Sevr ve benzeri ilim adamlarına göre, onlara verilmesi tavsiye edilen pay sakıt olmamış­tır; ancak günün şartlarına ve ortama göre hareket edilmesi daha uygun olur.

- İmam Ahmed’e göre, Müslümanlar, onların ısınmasına ihtiyaç du­yuyorsa, o takdirde verilmesinde bir sakınca yoktur. Nitekim Ebû Bekir Sıddîk’ın (R. A. ) Necidli’lere verdiği araziyi, Hz. Ömer’in (R. A. ) uygun gör­meyip ibtal ettiği rivâyetler arasında yer almıştır. Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ), Necidliʹler de İslâm’a ilgi ve meyil havasının hâkim olduğunu görünce on­lara ganimetten hayli arazi vermişti. Ömer (R. A. ) ise, Allah İslâm’ı aziz ve itibarlı, kuvvetli ve kudretli kılmıştır, artık İslâm’a iyice ısınsınlar diye şu­na, buna zekât ve ganimet vermeye gerek kalmamıştır, içtihadında idi.

5- Köle ve esirler

Hangi köle ve hangi esirlere zekât verilebilir? İlim adamlarımızın bu husustaki tesbit ve içtihatları da farklı bir durum arzetmektedir:

a) İmam Şâfiî’ye göre, hürriyetine kavuşturulmak için kendisinden mal veya nakit istenilen köle ve esîre verilir. Tabiînʹden Saîd b. Cübeyr, en-Nahaî, Zührî ve Leys b. Sa’d da aynı görüştedirler.

b) İmam Mâlik’e göre, zekât parasıyla köle satın alınıp hürriyetine kavuşturulur. İmam Ahmed ve İshak b. Rahuye de aynı görüştedirler.

c) İmam Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, zekât parasıyla köle sa­tın alınmaz, ancak bu hususta, yani onların hürriyetlerine kavuşmaları için yardımda bulunulur.

d) İmam Zühriʹye göre, bu konu için toplanan zekâtın yarısı, kendi­leriyle akd-i mükâtebe yapılmış olan kölelere verilir; geri kalan yarısıyla da, namaz kılıp oruç tutan köleler satın alınıp azât edilirler. Ayrıca esîr düşen Müslümanları kurtarmak için de harcanabilir.

6- Borçlulara

İlim adamları borçluları ikiye ayırmışlardır: Kendi şahsî ve âilesinin meşru ihtiyacını karşılamak için borçlananlar ve iyilik yolunda, müslümanların arasını ıslâhta harcama yapıp borçlananlar.. Birincilerin malla­rı, borçlarını karşılayacak nisbette değilse, zekât ile desteklenip borçtan kurtarılırlar. İkinciler zengin de olsalar, sırf Allah için iyilik yolunda, müslümanların hizmetinde borçlandıklarından, borçlarını karşılayacak kadar zekât verilerek desteklenirler.

Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

«Zekât zengine helâl olmaz, ancak şu beş kişiye (zengin de olsalar) helâl olur: Allah yolunda savaşan gâziye, zekât toplayan memura, (Al­lah yolunda malını harcayan) borçluya, esir düşene ve verilen zekâtı zen­gin olan komşusuna hediye eden miskine... » (Sünen-i Ebî Dâvud: 1/380)

7- Allah yolunda olanlara

Allah yolunda savaşa çıkanlara, silâh, teçhizat, azık, elbise ve ben­zeri ihtiyaçlarını karşılamaları için zekât verilir. Fukahanın çoğuna göre, bunlar zengin de olsalar hüküm yine değişmez. Ancak daha çok muhtaç durumda olanlarını desteklemek daha uygundur.

Hacca gidenlere verilip verilmiyeceği hakkında kesin bir hüküm mev­cut değildir. Ancak cumhura göre, verilmesi uygundur, en sahîh görüş de budur. Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahuyeʹnin «fi-sebîlillah»ı, hac ile yo­rumladıkları rivâyetler arasında bulunuyor. (Tefsîr-i Kurtubî: 8/185)

8- Yolda kalmışlara

Memleketinden uzak kalıp parası tükenen yolcu ve misafirlere zekât verilir. Hac yolculuğunda da parası tükenen kimselere de zekât vermekte bir sakınca söz konusu değildir. (Geniş bilgi için bak: Cessas’ın Ahkâmü’l-Kur’ân’ına, Kurtubî tefsiri­nin ilgili âyetine ve kaynaklarıyla İSLÂM FIKHI - C. Yıldırım)

ZEKÂTIN HİKMETİ VE TASAVVUFÎ YÖNÜ

Zekât tek kelimeyle insanı madde esaretinden kurtarıp, onun denge­li, düzenli, verimli ve feyizli bir hayat sürmesini sağlar. Dünya ile âhiret arasında en sağlam köprüyü oluşturur. Toplum yapısında sosyal adaletin gerçekleşmesine en kuvvetli dayanak olur.

Büyük müfessir Fahrüddîn er-Râzî, zekâtı bu açıdan değerlendirirken onun ruhlar üzerindeki tesirini özetle şöyle açıklamıştır:

«Genellikle mal ve servetin çokluğu, şehevî kudretin artmasını, bu kudretin artması ise, daha çok zevk alınacak şeylere ilgiyi artırır. O da insanın her geçen gün hırsını kamçılar ve tatmin olmak için daha çok mal toplamaya iter. Şüphesiz ki, mal arttıkça, zevk alınacak şeylere ilgi artar ve bu böylece bir devr-i daim şeklinde sürüp gider. Ama onu bir noktada frenleyip yönünü değiştirmek, meşru bir kanala çevirmek gerekir. İşte ze­kâtın farz kılınmasının, sadaka ve diğer yardımların tavsiye edilmesinin se­beplerinden biri budur.

Kişi elde ettiği mal ve kudreti Allah yoluna, Oʹnun rızası doğrultusuna çevirince, şehevî kudretini belli bir ölçüye getirmiş olur; zevk alınacak şey­lere meşru yoldan yaklaşır.

Mal ve servetin amaç edinilmesi, bir bakıma azgınlık ve kalb katılığına neden olur. Çok sürmez, mala karşı arzu ve ilgi aşk derecesine yükselir. Âşık maşukasının önce hayalinde, sonra da vuslatında kendini kaybet­tiği gibi, o da mal ve servet hayaliyle kendini kaybeder. Nitekim Kurʹân-ı Kerimʹde: «Doğrusu insan kendini zengin görünce azar. » meâlindeki âyet bu gerçeği açıklar. (Alâk sûresi: 7)

İnsanî ruhumuzun, diğer bir tabirle nefs-i natıka’nın biri nazarî, diğeri amelî olmak üzere iki ayrı gücü vardır. Nazarî olanın kemal derecesi, İlâhî emirlere tâzimi gerektirir. Amelî olanın kemal derecesi ise, Allahʹın ya­rattığı canlılara merhamet ve şefkati gerektirir. Onun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Allahʹın ahlâkıyla ahlâklanın! » buyurmuştur. (Hadîsin kaynağını tesbit edemedim) O halde hayır ve rahmetin saçılması, Hakkʹın sıfatlarındandır. Bu sıfata mazhar olabil­mek için elden geldiğince çalışmak, Allahʹın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Bu da insanın kemâlatının en yüksek noktası sayılır. »

Diğer yandan konuyu ele aldığımızda, insanın üç varlığı bulunduğu­nu görmekteyiz: Ruhu, bedeni ve malı.. Kişi imân ile emredilince, ruh cev­heri bu teklîfe gark olup kalır. Namaz ile emredilince, dil, zikir ve kıraatin zevkine gark olur. Böylece beden bu amellerle istiğrak havasına girmiş olur. Geriye mal kalır. Hayır ve iyilik yollarına harcamazsa, malına verdi­ği değeri, ruh ve bedenine vermemiş olur. Çünkü saadetin mertebeleri üç­tür: Ruhanî saadet, bedenî saadet ve hâricî saadet ki bu Üçüncüsü mal ve makamla ilgilidir. Ruh, imân ile; beden, güzel amellerle; mal da Allah yolunda harcanmakla saadete yönelir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetle, zekâtın sarf yerleri açıklandı. Aşağıdaki âyetlerle, zekât ve sadaka, ganimet ve diğer yardımların taksimine itiraz eden mü­nafıkların tutumu belirtiliyor. Hem bozgunculuk yapmaktan geri kalmadık­ları, hem de O’nun her şeyi işiten bir kulak olduğunu söyleyerek yaptıkları çirkin iftiraların bilinip teşhir edileceğinden endişe duydukları hatırlatılı­yor. Sonra da Peygamber’i incitenlere elîm bir azâbın hazırlandığı haber veriliyor.