MEÂLİ:
5- Allah’ın ve Peygamberinin buyruklarına uymayıp karşı gelenler, kendilerinden öncekiler nasıl alçaltılıp rüsvay edilmişlerse, öylece alçaltılıp rüsvay edilirler. Gerçekten biz, açık-seçik âyetler indirdik. Kâfirler için rezil ve rüsvay edici azâp vardır.
6- O gün ki, Allah, onların hepsini diriltip kaldıracak ve yaptıklarını kendilerine bir bir haber verecektir. Allah, onları bir bir saymış, onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şâhiddir.
7- Görmedin mi, göklerde olanları da, yerde olanı da Allah elbette bilir. Üç kişi toplanıp gizli bir fısıltıda bulunmaz ki, onların dördüncüsü Allah olmasın. Beş kişi olmaz ki, onların altıncısı O olmasın. Bundan daha az veya daha çok nerede olurlarsa olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra da yaptıklarını Kıyâmet günü kendilerine bir bir haber verir. Şüphesiz ki, Allah herşeyi bilir.
8- Görmedin mi onları, gizli toplantıdan menʹedilmelerinden sonra menʹedildikleri şeye dönüyorlar; günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelme hususunda fısıldaşıp duruyorlar. Sana geldikleri zaman Allahʹın seni selâmlamadığı bir şey (bir söz ve ifadey)le selâmlıyorlar ve kendi kendilerine, «Bu dediklerimize karşılık Allah bize azap etse ya» diye söyleniyorlar. Cehennem onlara yeter, oraya girecekler. Varış yeri olarak ne kötü!
9- Ey imân edenler! Birbirinizle gizlice fısıldaşmak istediğiniz zaman günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelme hususlarında gizli toplantı yapıp fısıldaşmayın. İyilik ve takvâ (Allahʹtan korkup fenalıklardan sakınmak) hususunda toplantı yapıp fısıldaşın ve (Kıyâmet günü dirilip) huzurunda toplanarak biraraya getirileceğiniz Allah’tan korkun.
10- Gizli toplantı ve fısıldaşmalar, imân edenleri üzmek için şeytandandır. Oysa Allah’ın izni olmadan mü’minlere zarar verecek değildir. Artık mü’minler ancak Allah’a güvenip dayansınlar.
İNİŞ SEBEBİ
Hz. Âişe (R. A. ) anlatıyor:
- Yahudîlerden bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e geldi ve «es- Sâmu aleyke» diyerek sözde selâm verir gibi göründü. Oysa bu kelime dert ve ölüm mânasına delâlet etmekteydi. Bunun üzerine ben onun bu sinsi ve küstahça sözüne karşılık: «Ve aleykümüʹs-sâmu» dedim. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bana şöyle buyurdu: «Ya Âişe! Şüphesiz ki Allah kötü söz ve edep dışı davranışı sevmez. »
Ben de: Ya Rasûlellah! Onun es-sâmu aleyke dediğini duymadın mı? » dedim. Buyurdu ki: «Sen benim onlara «ve aleyküm... » dediğimi işitmedin mi? »
Diğer bir rivâyette ise, Hz. Âişe (R. A. ), o yahudiye şu karşılığı vermiştir: «Ölüm, dert ve yerilme size olsun! » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ): «Şüphesiz ki bizim onlar hakkındaki sözümüz kabul olunur, ama onların bizim aleyhimizdeki kötü dilekleri kabul olunmaz. » buyurdu. »
İşte bu sebeple sekizinci âyet inmiştir. (İbn Ebî Hâtim- İbn Kesîr: 4/323)
İLGİLİ HADÎSLER
«Kitap Ehliʹnden biri size selâm verdiğinde, siz de ona «ve aleyküm» yani sizin üzerinize... diyerek karşılık verin. » (Buharî/isti’zan:. 22, mürteddîn: 4- Müslim/selâm: 9, 87- Taberânî/selâm: 3- Dâremî/isti’zan: 7- Ahmed: 2/9- 3/99)
«Kıyâmet gününde Cenâb-ı Hak, mü’min kulunu kendine yaklaştırır da (settar) kanadını onun omuzlarının üzerine koyar ve böylece onu insanların gözlerinden gizler; sonra da günahlarını ona bir bir ikrar ettirir: «Şu günahını bilir misin, şu gün işlediğin günahı hatırlıyor musun? Şu ve şu günahları işlediğini biliyor musun? » diye sorarak ona günahlarını bir bir ikrar ettirir ve o mü’min kul artık helâk olduğunu sanır; derken Cenâb-ı Hak ona: «Bu günahları dünyada senin üzerinde gizledim ve bugün de onları bağışlıyorum» buyurur ve sonra da iyiliklerinin yazılı bulunduğu defterlerini ona verir. Kâfirlerle münafıklara gelince: Şâhitler onlarla ilgili olarak şöyle derler: «İşte bunlar Rablarını yalanladılar. Haberiniz olsun ki Allah’ın lâneti zâlimler üzerinedir. » (Buharî/tefsîr: 11, edeb: 60, tevhîd: 36, tevbe: 52- İbn Mâce/mukaddeme: 13)
«Sizler üç kişi birarada bulunduğunuz zaman ikiniz, üçüncü arkadaşından izin almadan gizlice fısıldaşmasın. Çünkü böyle bir davranış onu üzer. » (Buharî/isti’zan: 47- Müslim/selâm: 37, 38- Tirmizî/edeb: 59- İbn Mâce/edeb: 50- Dâremî/isti’zan: 28)
İMAN MUTLAK İTAATİ GEREKTİRİR
«Allah’ın ve Peygamberinin buyruklarına uymayıp karşı gelenler, kendilerinden öncekiler nasıl alçaltılıp rüsvay edilmişlerse, öylece alçaltılıp rüsvay edilirler.. »
Allah’a ve Peygamberine imân, onların bütün buyruklarını kayıtsız, şartsız kabullenmeyi gerektirir. Bir kısım buyruklara uymak, bir kısmına uymamak; bir kısmını kabul edip gerisini red ve inkâr etmek veya beğenmemek, tümünü red ve inkâr anlamına gelir. Çünkü din bütün esas ve prensipleriyle İlâhîdir ve mutlak teslimiyet ister; aynı zamanda hükümlerinin biri diğerini tamamlayarak hepsi bir bütünlük arzeder. İnsanlığın hayrına yönelik olup mutlak saadet vaʹdeden hükümlerin hikmet ve amacını araştırıp öğrenmek, bizi birtakım ölçüsüzlüklerden, hatalı yola girmekten ve yanlış karar vermekten korur ve imân eden kişi kendini bu çizgiye getirince, Allah ve Peygamberinin emir ve tavsiyelerinin tamamını tereddütsüz kabullenir de uygulamaya çalışır.
O halde Allah’a ve Peygamberine karşı düşmanlık edenler; onların açıkladığı hükümleri küçümseyenler veya o hükümlerin bir kısmını beğenip kabul ederken, diğer bir kısmını reddedenler, hem dünyada, hem de âhirette zillet, hakaret, aşağılanma ve rüsvay olmaya mahkûmdurlar. Öyleki, ya hürriyet ve istiklalleri ellerinden alınır, ya yabancıların kültür istilâsına uğrayarak öz değerlerini kaybetme şaşkınlığına düçar olurlar, ya da iç huzursuzluğuyla karşılaşıp ahlâkan kokuşan toplumlardan dolayı ülke çapında sevgi, saygı, dayanışma, haklara saygılı olma, kardeşçe yaşama çizgisinden uzaklaşırlar. Tabii böylelerine âhirette verilecek rüsvaylık azâbı daha elîm ve daha şiddetli olacaktır.
Tarih boyunca, Allah’a ve Peygambere inandıktan sonra ilâhî buyrukları bir yana itip hayat dizginini nefis ve dünyalığın eline veren kavim ve milletlerin İlâhî sünnet gereği zillete uğradığını anlatmaya gerek var mıdır?
Bu böyledir; çünkü Cenâb-ı Hak kendi mülkünde ancak kendi nizamına uyulmasını ister. Bunun için de insana yardımcı imkânlar verir. Kitap ve peygamber vasıtasıyla o nizama uymanın ölçü ve kurallarını bildirir.
Buna rağmen hâlâ aklını, idrâkini kullanmayıp ilâhî nizama ters bir hayat sürmekte ısrar edenler olursa, kendilerine hem dünyada, hem de âhirette yazık etmiş olurlar. Çünkü İlâhî nizam bütünüyle insanı her iki hayatta mutlu etmeye yönelik esas ve prensipleri içermektedir.
DÜNYADA UYANMAYANLAR, ÂHİRETTE UYANIRLAR
«O gün ki, Allah, onların hepsini diriltip kaldıracak ve yaptıklarını bir bir haber verecektir.. »
Kâinatta insandan yana hazırlanan düzen ve onunla ilgili plân ve proğram son derece kusursuzdur. Dakik bir saat gibi çalışmakta ve insanın iki hayatına birden yönelmektedir. Öyle ki, hayatı bu düzenle içiçe olan insan her an gözetim ve kontrol altında bulunuyor. Söz ve davranışları bir atlama söz konusu olmaksızın tesbit edilmekte ve görevli melekler tarafından yazılmaktadır. İnsan kâinat plânındaki bu yerini ve kurulan düzendeki rolünü bilmeyip kendini amaçsız, gayesiz ve başıboş sayarsa, ömrünü tam bir gaflet ve dalâlet içinde berbat etmiş olur. Belki yaşadığı sürece onu rüsvaylık çukuruna iten bu sapıklığı idrak etmiyebilir. Ama gerek Berzahʹta, gerekse kabrinden kalktığında dünya hayatını bir hiç uğruna nasıl heder ettiğini anlar, ama neden sonra..
Böylece altıncı âyetle, İlâhî ihtar çok anlamlı şekilde kalp ve kafalara seslenip ölmeden önce dönüş yapmanın lüzumuna işârette bulunulmaktadır.
GİZLİ GÖRÜŞMELERDE BULUNMAK
«Görmedin mi, göklerde olanları da, yerde olanı da Allah elbette bilir. Üç kişi toplanıp bir fısıltıda bulunmaz ki, onların dördüncüsü Allah olmasın.. »
Gizli görüşmelerde, kapı arkası fısıldaşmalarda bulunmayı, dinî ahlâk ölçülerine göre dört kısımda toplamak mümkündür:
1- Devletin iç ve dış politikasıyla ilgili önemli ve gizli tutulması gerekli meselelerin yetkili şahıs ve organlarca gizli görüşülmesinde dinen bir sakınca olmamakla beraber birçok faydalar söz konusudur.
2- Hayırlı bir konu hakkında iyi karar almak; Allah rızasını gözeterek birtakım meseleleri çözmek veya çareler araştırıp bulmak için birkaç kişinin biraraya gelip başbaşa vererek konuşmasında, fısıldaşmasında da sakınca söz konusu değildir.
3- Bir toplantıda iki veya daha fazla kişinin başbaşa verip diğerlerinin yanında fısıldaşmasına gelince: Bu, dinî ahlâk ve görgü kuralına aykırıdır. Ancak böyle bir fısıldaşmaya ihtiyaç duyulduğu zaman, hazır olanlardan müsaade istemek gerekir.
4- Geceleri kapalı kapı arkasında toplanıp günah, isyan, haksızlık ve ahlâksızlığı teşvîk eder anlamda fısıldaşarak kararlar almak haramdır, büyük günahlardan biridir.
Böylece gizli toplantı yapmak, gizli kararlar almak, konuşulan, görüşülen konu ve meseleye göre hüküm alır; sakıncalı olup olmadığı ona göre belirlenir.
Kur’ân’da yasaklanan gizli toplantı ve kapı arkası fısıldaşmanın, birçok kötülükleri kapsar şekilde üç misâli verilmektedir:
a) Günah işlemek ve işletmek,
b) Düşmanlık kurmak, onu körüklemek,
c) Peygamber’e, Oʹnun vasıtasıyla gönderilen dinî hükümlere karşı gelmek..
Ortada kurulu bir İslâm devleti varsa, bu tür toplantıları sadece uhrevî müeyyide düzeyinde tehdîtle yetinmez, aynı zamanda yasaklayıp maddî müeyyide kullanarak engeller.
Diğer yandan Cenâb-ı Hak, iyilikleri kapsar şekilde meşru olan gizli toplantılarda konuşulan, görüşülen hususları iki madde ile özetlemektedir:
1- Birr,
2- Takvâ..
Birincisi, geniş çapta iyilik, taât, hayırlı söz ve fiiller gibi faziletlere; İkincisi, her hususta Allah’tan korkup kötülüklerden sakınmaya, ilâhî sınırlara riayet etmeye delâlet eder.
İNKÂR VE NİFAKTAN KAYNAKLANAN SAYGISIZLIK
«Kendi kendilerine: «Bu dediklerimize karşılık Allah bize azap etse ya» diye söylenirler. Cehennem onlara yeter.. »
Kalplerinde küfür ve nifak mayası bulunan Yahudîler ve münafıklar, Hz. Peygamberin huzuruna çıkınca veya bir yerde Ona rastlayınca «es-selâmu aleyküm» yerine, dert ve ölüm mânasına gelen «es-sâmu aleyküm» derler ve sonra da «Bu dediklerimize karşılık Allah bize azap etse ya» diye fısıldaşırlar. Çünkü Allah’a, O’nun indirdiği kitaba ve gönderdiği peygambere ya hiç inanmazlar, ya da bu hususta koyu bir şüphe, derin bir çıkmaz içinde bocalarlar. O bakımdan, sözü edilenlerin inanç ve anlayışına göre: Eğer cidden Allah varsa ve O da bir peygamber göndermişse, bizim bu kötü niyet ve düşüncemize, fena söz ve hayasızlığımıza karşı neden üzerimize bir azap indirmiyor? Oysa Muhammed’in (A. S. ) iddiasına göre, Allah her şeyi bilmektedir ve O’nun azabı da çok şiddetlidir.
Şüphesiz İlâhî nizam ve o nizamla ilgili plân ve proğram şaşmadan hedefine doğru ilerler; ne şunun bunun arzusuna göre yön değiştirir, ne de şunun bunun inkâr ve nifakından, hayasızlık ve ahlâksızlığından dolayı hükmünde bir gecikme veya öne alınma söz konusu olabilir. Vakti, saati gelince kimsenin göz yaşına bakmadan hükmünü yürütür.
Bunun için sekizinci âyetin sonunda «Cehennem onlara yeter, oraya girecekler. Varış yeri olarak (orası) ne kötü! » buyurularak, kimsenin birkaç günlük dünya hayatıyla mağrur olmasına gerek yok, insan ömrü kısadır, ölüm adım adım onu izlemekte ve eriştiği nîmetleri bir bir geride bırakmaya itmektedir. Yolun sonunda elîm bir azap onu beklemektedir. Ceza olarak bu yetmiyor mu? Bundan daha büyük ceza ne olabilir? Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir. Kul inkâr, tuğyan ve ahlâksızlıkta belli çizgiye gelmedikçe dünyalığını elinden almaz, yani hem dünyasını, hem de âhiretini birden karanlığa gömmez. Tarihte yok edilen inkârcı kavim ve milletler, sözünü ettiğimiz hususlarda kendilerini belli çizgiye getiren azgın nankörlerdir. O yüzden âhiretleri bütünüyle azap olacağı gibi, dünyaları da azap ile noktalanmıştır.
MÜNAFIKLARIN YAHUDİLERLE BİRARAYA GELİP FISILDAŞMASI
İslâmiyeti içinden yıkmak veya bazı menfaatler elde etmek için inanmadıkları halde inanmış gibi görünen ve kendilerini Müslüman olarak tanıtmaya çalışan münafıklar, zaman zaman Yahudilerle gizli toplantılar tertipler; günah, düşmanlık, peygambere baş kaldırmak gibi kötülükler üzerinde görüşürler; umuma açık toplantı yerlerinde kaş, göz işâretiyle fısıldaşırlardı. Onların bu tutumu İslâmʹın ve Müslümanların genel menfaatlerini baltaladığı ve tehlikeli dereceye geldiği için Cenâb-ı Hak onu ifşa ederek mü’minleri uyanık bulunmaya çağırıyor ve böylece münafıklarla yahudileri de tehdît ediyor.
Sonra da bütün iyilik ve hayırları kendinde toplayan şu iki şey hakkında gizli görüşmede bulunmayı, fısıldaşmayı meşru kılıyor: Birr ve takvâ..
Bu suretle Cenâb-ı Hak önce bu iki zümreyi mânevî, uhrevî cezalarla tehdit ederek tuttukları yoldan geri dönmelerinde sayısız faydalar bulunduğuna işâret etti. Mânevî müeyyideden sonra işi azıtan ve her vesileyle İslâmiyetin aleyhine çalışan Yahudileri maddî müeyyide ile cezalandırarak Medine ve çevresinden sürülmelerini emretti. Böylece bu iki düşman gruba karşı mevcut şartlara ve ortama göre bir strateji uygulanmış oldu. Mü’minlere de sağlam bir kıstas verilerek bu gibi olaylarla karşı karşıya gelince ne yapacakları belirlendi.
Onuncu âyette: «Artık mü’minler ancak Allahʹa güvenip dayansınlar» emri, mevcut ortam ve şartlar oluşuncaya kadar sabırlı ve temkinli davranmanın lüzumuna yönelik bir işâret taşımaktadır.
TOPLANTI VE GÖRÜŞME ÂDABI
İslâm Dini günlük hayatımızın her safha ve bölümüyle yakından ilgilidir ve onunla içiçedir. O bakımdan insanı medenileştirip olgunlaştırmanın bütün kurallarını kendinde taşımakta ve böylece yaşayışımızı en iyiye, en doğruya ve en faydalıya yönlendirmektedir.
Şüphesiz ki bu arada toplantı ve görüşme adâbı önemli bir yer tutmakta ve topluma huzur, güven ve kardeşlik, aynı zamanda sevgi ve saygı havası estirecek bir anlam ve hikmet yansıtmaktadır. Gerek Kur’ân’da, gerekse hadîslerde bu adâbın bütün kuralları açıklanmış durumdadır. Ancak biz burada onların özeti mahiyetinde olan 7-10. âyetlerle belirlenen kuralları kısaca sıralamak istiyoruz. Şöyle ki:
1- Dikkatleri çekecek, kuşku uyandıracak, şüpheleri çekecek şekilde gizli toplantılara iltifat etmemek ve yapanları uyarıp toplumun yararından yana değilse, terkedilmesini sağlamak,
2- Din, ahlâk, iyilik ve hayır işleriyle ilgili konuları görüşmek için toplanmak ve bunu gizlilik derecesine vardırmamak,
3- Birçok kişilerin bulunduğu toplantı yerinde iki kişinin başbaşa vererek fısıldaşmamasını telkîn etmek,
4- Böyle toplantı yerlerinde herhalde önemli bir konuyu yanındaki arkadaşıyla görüşmek isteyen kimsenin, hazır olan diğer arkadaşlarından müsaade isteyerek yürütmesine özen göstermek.
Ayrıca diğer âyet ve ilgili hadîslerin ışığı altında şu kurallara bağlı kalmamız da tavsiye edilmiştir:
a) Toplantıya girerken selâm vermek,
b) Toplantıyı tertipleyen şahıs veya kurumun göstereceği yere oturmak,
e) Toplantıya katılanlara yer gösteren yoksa, boş bulunan yere oturmak,
d) Dikkati çekecek davranışlardan sakınmak,
e) Konuşulan şeyleri dikkatle dinlemek ve bu arada dikkatleri başka yana çekmemek için konuşan kişiye yönelik bir halde bulunmak,
f) Konuşma bitmeden, konuşmacının sözünü kesmemek,
g) Konuşulana bir ilâve yapmak gerektiğinde zamanı iyi ayarlamak ve izin istemek,
ğ) Toplantıyı terketmek gerektiğinde, müsaade istemek bu cümledendir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allahʹın ve Peygamberin emirlerine uymayan inkârcılarla münafıklar uyarıldı. İnandıktan sonra dinî hükümleri bir tarafa iten veya onları küçümseyenlerin eninde sonunda rüsvay edilecekleri hatırlatıldı. Kötülükten yana gizli görüşmelerde bulunmanın sakıncalarına değinilerek bu konuda birtakım kıstaslar verildi.
Aşağıdaki âyetle, toplantının adabından önemli iki husus açıklanarak mü’minler aydınlatılıyor.