MEÂLİ:
4- Allahʹın âyetleri hakkında inkâra sapanlardan başkası sürtüşüp tartışmaz. Onların şehirlerde (refah ve zevk içinde) dönüp dolaşması seni aldatmasın.
5- Onlardan önce Nûh kavmi ve sonra da bir takım topluluklar (peygamberleri) yalanlamışlardı. Hemen her ümmet kendi peygamberini (kin ve nefretle) yakalamayı azmetmiş; hakkı bâtılla giderip yok etmek için boşuna mücâdele etmişlerdir. Bu yüzden onları yakalayıverdim. Cezâlandırmam nasılmış (bir gör! )
6- Böylece inkârcıların Cehennemlik oldukları hakkındaki Rabbin sözü gerçekleşti.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kim hakkı giderip yok etmek için bâtıla yardım ederse, Allahʹın ve peygamberinin himâye ve ilgisi ondan kesilip uzaklaşır. » (Taberânî: İbn Abbas (R. A. )dan)
Abdullah b. Amr b. Âs (R. A. ) diyor ki:
- Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gittim. O sırada bir âyet üzerinde farklı görüş ortaya koyarak tartışan iki adamın sesi kulağımıza geldi. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ), mübarek yüzünde öfke belirtisi farkedilir bir halde dışarı çıktı ve şöyle buyurdu: «Sizden öncekiler ancak kendi kitaplarında ihtilâfa düştükleri için yok olup gittiler. » (Müslim/ilim: 2- Ahmed: 1/401, 421 - 2/467, 469, 503, 508 517)
«Kur’ân üzerinde inatlaşarak tartışmayınız. Çünkü Kurʹân’da tartışıp inatlaşmak küfürdür. » (Müsned-i Ahmed: 2/258, 478, 494)
KUR’ÂN ÂYETLERİ ÜZERİNDE SÜRTÜŞÜP TARTIŞMAK
«Allah’ın âyetleri hakkında inkâra sapanlardan başkası sürtüşüp tartışmaz.. »
İmân ve ilim doğrultusunda İlâhî hükümleri ve İlâhî muradı anlayıp çıkarmak için ictihadda bulunmakta ve farklı birtakım tesbitler yapmakta bir sakınca yoktur. Zira burada imânla ilim aklın rehberliğinde iyi niyetle birleşip varabileceği en son noktaya varmıştır. Kişi bu husustaki yeteneğinin tamamını kullanarak bazı sonuçlar elde etmiştir. İçtihada ehil olduğu için de hatâ bile yapsa, yine de sevap sayılır. Nitekim mutlak müctehidlerin ictihad ve istinbatları; kıyas ve görüşleri bu anlamda ve belirtilen çizgide cereyan etmiş ve böylece ümmete rahmet olacak bilgiler ve hükümler çıkarmışlardır.
Unutmamak gerekir ki, müctehid imamlar nüsusta ictihad etmemişlerdir; yani bir konu ve mesele hakkında Allah veya Peygamber’in (A. S. ) net, açık ve kesin bir beyânı varsa, artık o mesele hakkında içtihada gerek yoktur. Nitekim gerek İbn Nüceym’in el-Eşbah veʹn-Nezâir’inde, gerekse Cevdet Paşa’nın başkanlığında hazırlanan Mecelle’de şu ana kurala yer verilmiştir: «Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur. »
Müctehid zatların dışında yeterli bilgiye sahip olmadığı halde, birtakım sözlüğe dayalı manalarla; kişisel görüş ve mantıkla Kurʹân üzerinde konuşup ahkâm kesmek çok tehlikeli bir yoldur; insanı küfre kadar sürükler. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda ümmetini aydınlatarak ve uyararak şöyle buyurmuştur: «Kim ilimsiz olarak Kurʹân hakkında konuşup hüküm çıkarırsa, cehennemdeki yerine hazırlansın. » (Tirmizî/fiten: 70, edeb: 13, ilim: 6, 8, 13, tefsîr: 1, menakıb: 19- Ahmed: 1/65, 70, 78, 130, 131 223 - 2/158 - 3/12 - 4/47 - 5/166)
Diğer bir hadîslerinde ise şöyle uyarıda bulunmuştur: «Kim Kurʹânʹdan kendi reʹyine göre hüküm çıkarırsa, isâbet de etse, hatâ ve günah işlemiş olur. » (Ebû Dâvud/ilim: 5)
Bir de sırf bâtılı savunup ayakta tutmak, hakkı mefluç hale getirmek için Kurʹân âyetlerini kendine göre yorumlayıp inatla tartışanlar vardır ki, ilgili âyetle daha çok onlara dikkat çekilmekte ve öylelerinin kâfir oldukları belirtilmektedir. Mü’minlerin bu gibi inkârcı ve maksatlı kişilerle tartışması haramdır. Çünkü karşısındakinin amacı hakkın ortaya çıkması ve çıktıktan sonra tarafların kabul etmesi değil, hakkı giderip bâtılı ayakta tutmaktır.
İNKÂRCI ŞARLATANLAR, DAHA ÇOK REFAH İÇİNDE OLANLARDIR
«Onların şehirlerde (refah ve zevk içinde) dönüp dolaşması seni aldatmasın. »
Şükrü yerine getirilmeyen, sorumluluk ölçüsü bilinmeyen her bolluk ve genişlik azaptan başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hakkʹın insanlara -şükretsinler diye- hazırlayıp verdiği nîmetleri kötüye kullanıp nankörlükte bulunmak, kötü bir geleceğin en açık işâretidir. Tarihin her çağında ve döneminde en çok tuğyan edip hakka karşı çıkarak bâtılı savunanların, şımarık zenginler, yarım aydınlar olduğu görülmüştür. O halde geçim sıkıntısı çeken ve ekonomik şartların olumsuz havası içinde mücadele veren mü’minlerin, onların birkaç günlük şatafatlı hayatına bakıp imrenmemeleri, özenti duymamaları gerekir. Çünkü dünyalık amaç değil araçtır. Cenâb-ı Hak bu araçtan meşru sınırlar ve ölçüler içinde yararlanmamızı emrederken, zengin olmamızı ve sosyal adâletten yana harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. O halde bilerek çalışan milletlerin ekonomik güç oluşturması mümkündür ve bu imkândan Müslümanlar men’edilmemişlerdir. Ne var ki, bu gücü oluştururken dünya ile âhiret arasında denge sağlamayı unutmamak gerekir. Aksi halde yalnız ekonomik güç aile, toplum ve milleti saadete ve huzura, güven ve istikrara kavuşturmada yeterli olamaz. Hiçbir servet ve bolluğun Allahʹa dosdoğru imân nîmetine denk gelmiyeceğini, onun yerine geçemiyeceğini unutmamak lâzımdır. Kur’ân’ın tarihin akışı içinde bu hükmün isâbetini ortaya koyan misalleri son derece yönlendirici ve düşündürücüdür. Başta Nuh Peygamber’in (A. S. ) kavmi olmak üzere birçok kavim ve milletler maddî refahın verdiği şımarıklık ve azgınlıkla hakkın karşısına çıkıp bâtılı savundukları için sonları mutlak hüsrân olmuştur. Çoğunun kalıntısı yer yer, yöre yöre İlâhî azâbın izini yansıtmakta ve gelip geçenlere uyarı anlamında seslenmektedir.
O bakımdan Mekkeli şımarık zenginlerin, azgın müşriklerin şatafatlı hayatına, henüz imânı kalbinin derinliğine yerleştiremiyen zayıf irâdeli birkaç kişi imrenmişse de, mü’minlerin çoğu hiçbir zaman gönüllerini o şatafata kaptırmamış ve üstelik Allah ve Peygamberini hoşnut etmek için dünyalıktan yana neleri varsa feda etmekten uzak kalmamışlardır.
Böylece Kurʹân-ı Kerîm hem müʹminleri teselli ediyor, hem de gelecek günlerde küfür ve azgınlığın, şımarıklık ve tuğyanın başaşağı geleceğine işârette bulunuyor.
İNKÂRCILAR HAKKINDAKİ SÖZÜN GERÇEKLEŞMESİ
«Böylece inkârcıların Cehennemlik oldukları hakkındaki Rabbin sözü gerçekleşti. »
Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, olmuş ve olacak her şeyi ezelde tesbit edip yazmıştır. O’nun ilminin yanılması söz konusu değildir. O bakımdan gerek Nuh (A. S. ) kavminin, gerekse ondan sonra gelip geçen birçok kavimlerin, gönderilen peygamberleri yalanlıyacakları ve her şeye rağmen imân etmiyecekleri önceden belirlenip hükme bağlanmış ve vakti gelince ilâhî hüküm inmiştir.
Onlar gibi, gerek Mekkeli azgın müşrikler, gerekse kıyâmete kadar gelip geçecek olan o tıynetteki inkârcılardan kimlerin imân etmiyeceği Cenâb-ı Hak tarafından tesbit edilip neticeye bağlanmış; imân etmiyecek olanlar hem dünyada, hem âhirette lâyık oldukları cezaya çarptırılmış; imân edecek olanlara mühlet verilerek olumlu sonuçlar alınmıştır. Örneğin Mekkeli müşriklerden imân etmiyecek olan Ebû Cehl ve emsali birkaç ileri gelen azgın müşrik Bedir Savaşıʹnda yok edilmiş, Uhud Savaşı’nda da bazı elemeler meydana gelmiş ve onlardan yaşayanlar ise, Mekke’nin fethinde İslâmiyeti din olarak seçmişlerdir.
Böylece Cenâb-ı Hak, ezelde ruhları yarattıktan sonra onlardan kimlerin imân edeceğini, kimlerin de inkâr üzere öleceğini tesbit edip inkârcılar hakkında gereken sözü ortaya koymuş ve vakti gelince o söz aynen gerçekleşmiştir ve gerçekleşmektedir.
Bütün bunlar ezelde yazılıp tesbit edildiği için meydana gelmiyor; ama olacağı için bilinip tesbit edilmiş bulunuyor. Böylece kader hakkında kısa da olsa ön bilgi veriliyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inkârcı maddecilerin, hakkı küçük düşürmek için Allahʹın âyetleri üzerinde kasıtlı tartışmada bulunacakları konu edildi ve onların kutsal değerlerden, Allah’a imândan uzak şatafatlı hayatlarına imrenilmemesi hatırlatıldı. Sonra da imân etmiyecekleri tesbit edilenlerin ilâhî azaptan kendilerini kurtaramadıkları üzerinde durularak misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Arş’ı taşıyan meleklerin ibâdeti konu ediliyor ve inkârcıların hakkı kabul etmemelerinin bütün acı sonuçlarının kendilerine râci’ olacağına işâret ediliyor. Cenâb-ı Hakk’a hamd edip tesbih ve tehlîlde bulunan meleklerin ancak mü’minlerden yana duâcı oldukları belirtiliyor.