MEÂLİ:
55- Onların mallarının ve çocuklarının (bolluğu) seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında onlara azâp etmek ve kâfir oldukları halde canlarının çıkmasını istiyor.
56- Herhalde sizden yana olduklarına dair Allah ile yemin ederler. Halbuki sizden yana değildirler. Fakat onlar korkup ödleri patlayan bir topluluktur.
57- Eğer sığınacak bir yer veya barınacak birtakım mağaralar veya sokulacak bir çukur bulsalardı, önlerine geçilmiyecek şekilde yüzçevirip oraya koşarlardı.
58- Onlardan bir kısmı da sadakaların taksim ve dağıtımı hakkında sana dil uzatıp kınamada bulunurlar. Ondan kendilerine verilirse hoşnut olurlar; verilmezse bir de bakarsın kızıp öfkelenirler.
59- Eğer onlar Allah ve Peygamberinin kendilerine verdiğine râzı olsalardı ve «Allah bize yeter; Allah ve Resulü bize kendi fazl-ü keremlerinden vereceklerdir. Biz şüphesiz Allahʹa rağbet edicileriz» deselerdi, (ne iyi olurdu! ).
İNİŞ SEBEBİ
Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sadaka ve benzeri yollardan elde edilen bir malı ashabına taksîm ederken, Temîmîlerden Zülhuveysire adında bir adam gelip, «ey Allahʹın Peygamberi! bizim hakkımızda adâleti gözet!. » diyerek yersiz bir suçlamada bulundu. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) Efendimiz ona: «Yazıklar olsun sana! ben âdil davranmazsam ya kim âdil davranır? » diyerek uyarıda bulundu. O sebeple 58. ve 59. âyetler indi. (Esbâb-ı nüzûl/Nisaburî - Lübabu’t-te’vîl-Buharî)
Kelbî’ye göre, kalbleri yeni İslâm’a ısındırılmaya çalışılan ve Hz. Peygamberin (A. S. ) risâletini kabul eden kimselere de o maldan verilmişti. Münafıklar onlara daha fazla hisse verildiğine bakarak Resûlüllah’ın (A. S. ) taksimatına bir bakıma itiraz etmişlerdi. Yukarıdaki iki âyet o nedenle inmiştir. (Esbâb-ı nüzûl/Nisaburî - Lübabu’t-te’vîl-Buharî)
İLGİLİ HADÎSLER
«Canımı kudret elinde bulundurana and olsun ki, ben ne size bir şey veririm, ne de bir şeyi sizden (esirgeyip) alıkoyarım; ben ancak hazine vekiliyim (Onun asıl sâhibinin emrine göre hareket ederim). » (Müslim/zekât: 98 - Buharî/humus: 7 - Ebû Dâvud/imaret: 13 - Ahmed: 2/314-3/475)
«Senin malından sana ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve tasadduk edip verdiğin vardır. » (Ahmed - Müslim/zühd: 3, 4 - Tirmizî/zühd: 31, tefsîr: 102 - Nesâî/. vasaya: 1)
MALIN BOLLUĞU, EVLADIN ÇOKLUĞU
«Onların mallarının ve çocuklarının (bolluğu) seni imrendirmesin... )
Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlar, mal ve evlâdın çokluğuyla; gerçek mü’minler ise, sâlih amel, takvâ düzeyinde dengeli ve düzenli bir hayat ile mutlu olurlar. Çünkü birincilerin gözleri ve himmetleri bütünüyle dünyaya; İkincilerin ise Hak rızasına ve âhirete yöneliktir.
İslâmʹa göre, mal bir geçim vasıtası, gerçek amaca ulaşmada verilen araçlardan biridir. Amaç, insan olmanın idrâki içinde Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve bu doğrultuda ikinci hayattaki yüksek nîmetlerin büyük külfetler karşılığında hazırlandığını anlamak ve böylece dünya hayatının zevkini alırken sonsuz bir hayatın hikmetini için için kavramak sûretiyle ona göre dengeli biçimde hazırlanmaktır. Çünkü bütün bu üstün gaye ve amaçlara ancak dünya denilen uğraktan geçmek sûretiyle ulaşılabilir. O bakımdan iki hayat birbirini tamamlar ve birinin hikmeti diğeriyle tezahür eder.
Bunun aksine bir düşünce, inanç ve tutum ile amaç belirsiz kalır, araçlar ise amaç yerine konularak ömür sermayesi bu uğurda harcanmaya hasredilirse, insan kendini bütünüyle maddeye vererek mal ve evlâdın kölesi olur. İşte o zaman geçici birer saadet sanılan bu iki araç azabın tâ kendisi sayılır; her an elden çıkıp gidebilir endişesi insanın içini, kalb ve kafasını meşgul edip doldurur. O kadar ki, bunlardan başka düşünce ve arzusu kalmayan inkârcı, ölünceye kadar kendini kölelikten kurtaramaz olur, ruhu ve vicdanı silik ve bitik hale gelir.
Kur’ân’da inkârcılar için belirtilen dünya azâbı budur. Nitekim Mevlânâ Celâlettin, dünyada imân ve İslâm cevherinden yoksun bir insan için en büyük azâp, mevcut nîmetin elden gitmesidir, demiştir ki, gerçek de odur..
Çocukların çokluğuna gelince: İnsanî meziyet ve fazîletlerle yetiştirilmeyen; Allah’a ve âhirete imân ile ruhları süslenmeyen, kendilerine dünyaya geliş gaye ve hikmeti öğretilmeyen bir nesil oluşturmak, yeryüzünü fitne ve fesat ile huzursuz ve tedirgin etmekten başka neye yarar? Böyle bir ortam içinde yetiştirilen çocuklar, azaptan başka ne olabilirler? Onun için Cenâb-ı Hak, «Kâfirlerin mallarının bolluğu, çocuklarının çokluğu sakın seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında onlara azâp etmek ve kâfir oldukları halde canlarının çıkmasını ister. » buyurarak müʹminleri uyarır.
DİNDAR GÖRÜNEN DİN DÜŞMANLARI
«Herhalde sizden yana olduklarına dair Allah ile yemin ederler. Halbuki sizden yana değillerdir. »
Bir dâva, ya da ideal ne kadar büyükse, onun düşmanları da o nisbette çoktur. Aynı zamanda gerçekleşmesi de büyüklüğü oranında külfetlidir. Büyük himmetler, üstün gayretler ister. Kısacası, büyük dâvanın büyük düşmanı olur ve büyük davalar küçük himmetlerle gerçekleşmez; aksi halde değer ölçüsünü kaybeder.
O bakımdan dünya tarihinde en büyük inkılabı yapan ve insanlığın saadetinden yana en mükemmel düzeni getiren Hz. Muhammedʹin (A. S. ) ve O’nun teblîğ ettiği İslâmiyetin hemen her devirde düşmanları hem çok, hem büyük olmuştur.
Bunları iç ve dış düşmanlar diye iki grupta toplamak mümkün; biri kâfir, diğeri münafık adını taşır. İç düşmanlar daha çok dindar ve inanmış gibi görünüp din düşmanlığını en sinsi metotlarla sürdürürler. Müslümanların uyanmasından, dinin aslına, ruhuna ve mayasına dönülmesinden çok korkarlar. Saf müslüman halkı inandırmak için, onlardan olduklarına dair Allah ile yemin ederler.
Bunların taktiklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- İplerinin ucu dış düşmanlarımızın elindedir.
2- Geniş çapta maddî imkânlara sahiptirler ve devamlı desteklenirler.
3- Din adına dini savunur gibi gözükürler, ama dini ayakta tutan değerli din alimlerine olmadık iftira ve kalmadık kara leke sürmeye çalışırlar.
4- Dinin esaslarından olmayan, fakat kültürsüz kesim tarafından üzerinde durulan meseleleri dinin ana temeliymiş gibi ters yönüyle ele alıp Müslümanların, hattâ din âlimlerinin dikkatlerini dağıtmayı, onları dinin ruhundan uzaklaştırıp önemsiz konularla uğraşmalarını sağlamayı çok isterler.
5- Bazı önemli kişileri veya eserlerini kendilerine paravana edinip zehirlerini kademeli şekilde akıtırlar.
6- Kimi de aynı metotlarla yıkıcılığını sürdürürken dindarlarla alay etmek, kutsal değerlere, basit mantıkî yollarla dil uzatmak; ibâdet, zikir, duâ, cuma ve cemaat gibi İslâm’ın birliğini ve mânevî atmosferini ayakta tutan farz, vâcip ve sünnetleri küçümsemek; haramı helâl, helâli haram saymak ve yabancı kültürü yaygınlaştırmak için neşriyatı harekete geçirirler. Bu vasıtalarla güzel ve köklü örf ve âdetleri bir bir yıkmayı da ihmal etmezler. Bunun için sanattan ve sanatkârdan yeterince yararlanırlar. Bütün bunların ötesinde, bir de Müslümanları değişik isimler altında hiziplere ayırarak, kuvvetten düşürmeyi ve «böl de idare et» taktiğini çok ustaca kullanırlar. Nitekim Medîne’deki Yahudi ve münafıklar bu taktiği uzun süre denediler.
İlgili âyette ifadesini bulduğu gibi, çoğu, müʹminlerden yana olduklarını yeminle söylerler. Hattâ bir kısmı kraldan fazla kralcı, gerçek müslümandan ziyade dindar geçinmek suretiyle fanatik dindar kesilirler. Oysa hiç de müʹminlerden yana değillerdir ve dindarlıkları bütünüyle sahtedir.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, birçok âyetlerle yer yer gerçek mü’minlere sinyal vererek uyanık bulunmalarını emrediyor.
KÜÇÜK BİR HAYRI BÜYÜK BİR HAYRA TERCİH EDENLER
«Eğer onlar Allah ve Peygamberinin kendilerine verdiklerine râzı olsalardı ve Allah bize yeter; Allah ve Resulü bize kendi fazl-ü keremlerinden vereceklerdir. Biz şüphesiz Allahʹa rağbet edicileriz, deselerdi (ne iyi olurdu! )»
İslâmiyeti içinden yıkmak isteyen münafıklar, sıkıştıkları veya Müslümanların yenilmez bir kuvvet oluşturduklarını anladıkları zaman müthiş korkarlar ve sığınacak bir delik ararlardı. Bununla beraber hiçbir fırsatı kaçırmak istemezler, kendilerince bir açık görünce hemen faaliyete geçerlerdi. Nitekim onlardan, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin sadakaları taksimine rıza göstermeyenleri de oldu. İlgili âyetlerle onların bu hali çok güzel tasvîr edilerek kıyâmete kadar silinmeyen kara bir leke halinde münafıkların içyüzü, asıl renkleri açığa vurulmaktadır.
Kuşkusuz Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, hayırlı bir ümmete gönderilen en büyük hayırdır. İlâhî rahmet Oʹnun dilinde, hak ve adâlet onun elinde, İnâyet ve nusrat O’nun bakışlarında tecelli etmiştir. Kalbi, ruhu ve vicdanı doğru yolu bulmaya, son din ile uyum sağlamaya yatkın olanlar, bu büyük hayır ve rahmeti bulunca, diğer bütün hayırları ikinci, üçüncü plâna ittiler. Gerektiğinde her şeylerini Allah ve Resûlünün yolunda harcamakta tereddüt etmediler. Onlar hakiki mü’minlerdi. Bir de mevcut ortamın ve şartların tesirinde kalıp İslâm’a girenler bulunuyordu ki, Hz. Peygamberin (A. S. ) tabiriyle, «ok avı delip geçtiği gibi, onlar da İslâm’dan öyle gelip geçerler, üzerlerinde ondan eser bulunmaz. » Dünya malı söz konusu olunca Peygamberi unutacak, hattâ kınayacak kadar körleşip aşağılaşırlardı. Günümüzde de bu tür müslümanlar eksik değildir; kendilerini lüks ve konforun rehavet verici havasına kaptırdıkları için, zaman zaman, «canım Hz. Muhammed (A. S. ) bugün hayatta olsaydı, o da bizim gibi yaşardı ve hocaların haram diye belirttikleri birçok şeyleri haram saymazdı» diyecek kadar kendilerini küfre iterler.
Kur’ân bu gibilerin tutumunu açıklarken aklını kullanabilen müʹminlere dünyalık ile Peygamber arasında bir tercîh yapmalarını hatırlatıyor. Peygamberin taksimatına razı olmayıp O’na dil uzatacak kadar terbiyesini bozan, kendi sefîh yaşayışına destek bulmak için Hz. Muhammed (A. S. ) de hayatta olsaydı, böyle yapmaktan başka çare bulamazdı, demek sûretiyle dinden uzaklaşan kişiler gibi madde esaretine düşmemelerini tenbih ediyor. Sonra da dini teblîğde Hz. Peygamber’in (A. S. ) ne kadar sabırlı, küstahlaşanlara karşı ne kadar hoşgörülü davrandığı, fakat dinî esastan hiçbir zaman ayrılmadığı, taviz vermediği çok duyarlı bir anlatımla işliyor.
Şüphesiz, kalbi bütünüyle Allahʹa verip Oʹnun fazl-ü keremini umarak O’na yönelmek, nefsin rağbet ettiği birçok şeyleri bırakıp asıl rağbet edilecek yüce kudrete ve sonsuz rahmete yönelmek ne büyük bahtiyarlıktır!
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle imânın tadını kalbine ve hücrelerine yerleştiremiyen ve o yüzden imânla küfür arasında bocalayıp kalan münafıkların gerek savaşa katılma, gerekse sadaka dağıtım konularında renklerini açığa vurdukları belirtildi. Allah ve Peygamberinin verdiğine razı olmadıkları kınanarak büyük fırsatları kaçırdıklarına işâret edildi.
Aşağıdaki âyetle, zekâtın kimlere verileceği açıklanarak bu husustaki tereddüt ve şüpheye yer kalmadığına bilgi veriliyor.