En'am Suresi 56-59. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ اِنِّي نُهِيتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُلْ لَا اَتَّبِعُ اَهْوَٓاءَكُمْ قَدْ ضَلَلْتُ اِذًا وَمَا اَنَا۬ مِنَ الْمُهْتَدِينَ قُلْ اِنِّي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَكَذَّبْتُمْ بِهِ مَا عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ قُلْ لَوْ اَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِمِينَ وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا اِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ

59.

De ki: "Sizin, Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam."

Diyanet İşleri

57.

De ki: "Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır."

58.

De ki: "Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu." Allah, zalimleri daha iyi bilir.

59.

Gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dahilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

56- De ki: Doğrusu ben sizin Allahʹtan başka taptığınız şeye tap­maktan menʹolundum. Ve de ki: Sizin heveslerinize de uymam; aksi halde hem sapıtırım, hem de doğru yol üzerinde bulunanlardan olmam..

57- De ki: Şüphesiz ki ben, Rabbimden (hakkı ve gerçeği yansıtan) açık belge üzereyim ve siz onu yalan saydınız; acele edip isteyedurduğunuz azâp da elimde değildir; hüküm ancak Allahʹındır; o hakkı anlatır; O, (hakkı bâtıldan), doğruyu eğriden, iyiyi kötüden ayırt edenlerin en hayır­lısıdır.

58- De ki: Eğer sizin acele edip istediğiniz şey elimde olsaydı, ara­mızdaki durum herhalde çoktan hükme bağlanıp sonuçlanırdı. Allah ise zâlimleri daha iyi bilendir.

59- Gaybın anahtarları (veya hazineleri) Oʹnun katindadır; onları Oʹndan başkası bilmez. O denizdeki ve karadaki şeyleri bilir. Bir yaprak düşmez ki O bilmesin; yerin karanlıklarındaki bir daneyi de O bilir. Yaş, kuru ne varsa hepsi o açık, her şeyi açıklayan kitaptadır.

İNİŞ SEBEBİ

Kurʹân, Hz. Peygambere (A. S. ) ara-sıra, müşriklerin elim bir azâp ile müjdelenmesini tavsiye eder. Bu azâbın, hem dünyada, hem de âhirette olabileceğine dikkatlerinin çekilmesini ister. Peygamber (A. S. ) Efendimiz de bu esasa bağlı kalarak önce müjdeci, sonra da uyarıcı olarak hiz­metini sürdürmüştür. Müşrikler Hz. Muhammedʹe (A. S. ), ara-sıra: «Şu sö­zünü ettiğin azâbı neden getirmiyorsun veya o azâp neden inmiyor? » der ve alaylı bir tavır takınırlardı.

Yukarıdaki âyetler, hem peygamberin yetki ve görev sınırını belirle­mek, hem de inkârcılara susturucu bir cevap vermek üzere inmiştir. (Geniş bilgi için bak: Mefatihü’l-gayb - Lübabü’t-Te’vîl)

İLGİLİ HADÎSLER

«Gaybın anahtarı beştir; Allah’tan başkası onları bilmez: Kıyâmet saa­tinin bilgisi Allah katindadır. Yağmuru O (belli kanunlara) göre indirir. Ana rahmindeki çocuğun (ileride ne olacağını) O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını, (ne ile karşılaşacağını) bilmez. Hiç kimse nerede ölece­ğini de bilmez. » (Sahîh-i Buharî/tefsîr: 1/6-2/31 - Ahmed: 2/122)

İNKÂRCILARIN HEVESLERİ

«Ve de ki: Sizin heveslerinize de uymam... »

Allah’ı inkâr edip putperestlik doğrultusunda kendi seviyelerine göre bir takım eşyayı ilâh edinen veya bazı ünlü kişileri ilâhlaştırıp tabulaştıran ve sapık ideoloji peşinde koşanların hevesleri, her türlü kötülüğün, gü­nah ve isyânın kaynağı sayılan nefs ve şeytanlarından gelmektedir.

Kurʹân-ı Kerîm, Peygamberin (A. S. ) diliyle bu zavallıları uyarıp, ruh­larının yüceliğine, yaratılışlarındaki benzersiz sanatın mükemmelliğine eş­değerde bir hayat düzeyine çağırıyor ve kendilerini doğru yola eriştirmek için şöyle sesleniyor:

«De ki: Doğrusu ben sizin Allahʹtan başka taptığınız şeye tapmaktan menʹolundum. Ve de ki: Sizin heveslerinize de uymam, aksi halde hem sapıtırım, hem de doğru yol üzerinde bulunanlardan olmam. »

HAKKI YANSITAN BELGE

«De ki: Şüphesiz ki ben, Rabbimden (hakkı ve gerçeği yansıtan) açık belgeler üzereyim... »

Hakkʹı bâtıldan, iyiyi kötüden, sevâbı günahtan, fazîleti rezîletten ayırt eden ve taşıdığı âyetlerle hasımlarını susturan Kurʹân, Hakkʹı, doğ­ruyu ve saadeti yansıtan en sağlam ve en açık belgedir. Bin dörtyüz kü­sur yıldan beridir her geçen gün tazeliğini yeterince koruyan, taşıdığı ana fikirleri, gelişen ilimle ters düşmeyen; getirdiği âile ve eğitim düzeniyle diğer bütün sistemlerden ayrılan, kendine has bir hukukî sistemle ortaya çıkan Kurʹân, en parlak mu’cize, en açık âyet, en tatmin edici belge değil midir? Bir benzeri yazılabilmiş midir? Okur-yazar dahi olmayan bir kişinin onbeş asır önce kalkıp kendiliğinden böylesine mükemmel, hatası olmayan, edebî parçaların doruğunda bulunan, ilmî esaslarla dünya mil­letlerini uykudan uyandıran bir kitap yazdırması mümkün müdür? Bu, Hakk’ı yansıtan çok açık bir belge değil midir?

Kurʹânʹın diğer bir kudreti de dünya ile âhiret arasında çok mükem­mel bir köprü kurması, ikisi arasında sağlam denge meydana getirmesi, bedenle ruh arasındaki açıklığı kapatıp uyum sağlamaya yönelik esas ve prensipler koyması ve tek kelimeyle yalnız insana yakışanı ve yararlı ola­nı emretmesidir.

ACELE İSTEDİKLERİ AZAP

«De ki: Eğer sizin acele edip istediğiniz şey elimde olsaydı, aramızdaki durum herhalde çoktan hükme bağlanıp sonuçlanırdı. »

İlgili âyetle, Peygamber (A. S. ) Efendimizin görev ve yetkilerinin sınır­lı olduğu belirtilirken, diğer yandan inkârcıların alaylı bir eda ile acele azâp istemelerinin Sünnetullahʹa aykırı bulunduğu bildiriliyor. Mekke müş­riklerinin tezelden bekledikleri azâbı, Kur’ân bir diğer yerinde şöyle açık­lıyor: «Ey Allahımız! Eğer bu Kur’ân hakikaten senden ise, üzerimize gök­ten taş yağdır veya bize daha acıklı bir azâp getir, demişlerdi. » (Enfâl sûresi: 32)

Onların böylesine bilgisizce azâp istemeleri, elbette yeryüzünde cârî İlâhî sünneti ve insanlarla milletler hakkındaki hayat kanunlarını değişti­remez. Sırası ve ölçüsü gelince, kıvamını bulunca İlâhî kanunlar hükmü­nü yürütürler; aksi halde kâinatın düzeni alt-üst olur, hiçbir şey karar ve ölçüsünü koruyamazdı.

Peygamberin görev ve yetkilerine gelince:

Bu, yukarıda belirtildiği gibi, sınırlıdır. Varlık âlemindeki olayları, can­lıların türlerinin özelliğine göre hayat kanunlarını uygulayıp sürdüren, yön­lendirip idâre eden Peygamber değil, Allahʹtır. Onun koymuş olduğu esas­lara göre, düzen devamlılığını sağlar. Peygamberin görevi, inen İlâhî vah­yi alıp teblîğ etmek ve dinin kuvvet bulması, insanların doğru yola erişme­si için çalışmak, duâ ve niyazda bulunmak, kurduğu İslâm sistemini yık­mak istiyenlerle -Allahʹa dayanıp- savaşmaktır.

Bir jet motorunu veya bir elektronik beyni rasgele kurcalamak nasıl sakıncalı bir sonuç verirse, herkesin isteğini yerine getirmek de varlık düzeninde öylesine bir sonuç doğurur.

Allahʹa yükselen bir dilek ve istek, Sünnetullah’a uygun gelirse, ka­bul olunur. Bir peygamber, peygamberliğini kanıtlamak için Allahʹın izniy­le fizik ötesinden haber aldığını söylerken bir mu’cize meydana getirebi­lir. İlâhî düzende yerini alan o olay, bir an için bizim bildiğimiz fiziksel sı­nırı aşıp sebeplere bağlı kalmaksızın gerçekleşir. Onda müessir olan gizli illet ve sebep, fizik ötesiyle ilgilidir; bilmemize bir bakıma imkân yoktur.

Hem muʹcizeye pek az yer verilir. Çünkü Peygamber (A. S. ) insan ak­lını ve idrâkini harekete geçirecek mâkul ölçü ve anlamda belgelerle or­taya çıkmıştır. İnsan irâdesinin gücü ve başarısı da bu noktada kendini gösterebilir. Yoksa muʹcize karşısında ister istemez inanmak fazla bir an­lam taşımaz.

Eğer İlâhî sünnete ve koyduğu şaşmaz düzene müdahalede bulunma ve tasarruf etme yetkisi peygamberin elinde olsaydı, Hakkʹa karşı tuğyan eden müşriklere karşı pek sabırlı davranamazdı da onların bu taşkınlığını hemen bir sonuca bağlamak isterdi.

Kur’ân bu gerçeğe dokunarak, «De ki: Eğer sizin acele edip istediği­niz şey elimde olsaydı, aramızdaki durum herhalde çoktan hükme bağla­nıp sonuçlanırdı. » Ama gaybın anahtarları Allah katindadır. Her şeyi O bi­lir ve bildiğine, koyduğu düzenin bağlı bulunduğu kanunlara göre hükme­der. O hep Hakkʹı söyler. Benim yetkim ve görevim sınırlıdır. Çünkü ben de sizin gibi bir insanım, ancak ne var ki bana İlâhî vahiy inmektedir. Onu size kusursuz teblîğ etmeğe çalışıyorum.

İLÂHÎ KUDRET VE MÜMKİNAT

«Gaybın anahtarları (veya hazinele­ri) Oʹnun katindadır; onları O’ndan başkası bilmez. »

İlâhî Kudret bütün mümkinata hâkimdir. Her şeyin hazinesi O’nun ka­tindadır; onları vakti gelince belirlenmiş ölçüde indiren de O’dur.

O halde hiçbir olay sebepsiz değildir. Sonradan olan her şey bir oldu­rucuya, her mümkin bir vâcibi’l-vücuda, her malûl bir illete muhtaçtır. Bu­na bir bakıma İLLİYET = KOZALİTE Kanunu denilir. Türkçemizde, NEDENSELLİK ve SEBEPLİLİK ile ifâde edilir.

Bir olayın nedenini ve sebebini bilmek, o sebebe bağlı bulunan olayı bilmek demektir. Ama olayı bilmek, sebebini bilmeyi gerektirmez. Bu ba­kımdan var olan şey, ya zati itibariyle VÂCİBTİR, ya da MÜMKÜNDÜR. Birincisi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, varlığı kendi zatının gereğidir, öncesiz ve sonrasızdır. Bu da ancak Vâcibü’l-Vücut olan Allah hakkında câizdir. Ondan başka her şey mümkündür; varlığı kendi zatının gereği de­ğildir, varlığı vâcip olan zatın tesiriyle vücut bulur. O halde Cenâb-ı Hakkʹdan gayrisi, Onun icadıyla mevcut, Onun oluşturmasıyla oluşmuştur. Bu icat ya vasıtasızdır, ya da bir veya birkaç vasıtayladır.

O nedenle Kurʹân, «Gaybın anahtarları (veya gaybın hazineleri) Oʹnun katindadır, onları Allah’tan başkası bilmez», buyurmuştur. Çünkü Allah’ın ilmi, irâdesi ve kudreti, icat edip imkân alanına getirdiği her şeyi bütün detayıyla bilir. Mümkinattan sayılan ve sonradan var kılınan insanın bil­gisi ise, hem sınırlıdır, hem de onun gibi sonradan olmadır, öncesiz ve sonrasız değildir.

İşte bu mânayla Allah, denizde ve karada olan her şeyi bilir. Bir yap­rak düşmez ki onu O bilmesin. Yerin karanlıklarındaki bir daneyi de bilir. Yaş, kuru ne varsa hepsi, o her şeyi açıklayan Kitapʹtadır.

HER ŞEYİ AÇIKLAYAN KİTAP

«Yaş, kuru ne varsa hepsi o açık, her şeyi açıklayan kitaptadır. »

Yukarıda geçen âyetlerin tefsirinde KİTAP deyimi üzerinde durulmuş, bununla daha çok ANA KİTAP sayılan LEVH-İ MAHFUZʹun (Korunmuş Levhaʹnın) kasdedildiğini belirtmiştik.

Bu neyi anlatır? Hemen cevap verelim ki: Milyarlarca türün, çok çe­şitli eşyanın, başdöndürücü sistemlerin plânsız, proğramsız, hesapsız ya­ratılıp imkân alanına getirildiği düşünülemez. Kâinatta her yönüyle mutlak bir plân hâkimdir. Her varlık bu plânda belirlenen yerini almıştır. Plâ­nın müfredatı; imkân alanına nelerin yaratılıp getirileceği, nelerin oluştu­rulacağı ve ne gibi olayların meydana geleceği önceden EZELÎ İLİMLE belirlenip LEVH-İ MAHFUZ’a yazılmıştır. Çünkü plân ve proğramcının ilmi geçmiş, gelecek, olmuş, olacak her şeyi kapsayıp içine almıştır. Hiçbir olay bu ilmin dışında, mümkün değil meydana gelmez. Varlık âlemindeki eşya ya katı, ya sıvı, ya da gaz halindedir. Bunlar birbirlerine dönüşebilir­ler. Kur’ân kâinatta yer alan bütün eşyayı kapsayan «yaş-kuru» tabirini kullanarak, çok veciz ve kapsamlı iki kelime seçmiştir. Bununla her şeyin belli bir maksada yönelik olarak yaratıldığı, proğram dışı hiç bir şeyin söz konusu olamıyacağı belirtiliyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle Peygamber (A. S. )ın ancak Hakkʹa taptığı, müşriklerin heveslerine uymadığı açıklandı. Ayrıca insan aklına ışık tuta­cak ölçü ve anlamda açık belgeyle irşat ve teblîğ alanına çıktığına dik­katler çekildi. Sonra da her şeyin dizgininin Allah’ın kudret elinde bulun­duğu, varlık âleminde ancak Onun hükümran olduğu açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, her şeye hükümran olan yüce kudretin, öldükten sonra insanları dirilteceğine ipucu vererek uyku denilen ve fakat mahi­yeti tamamen bilinmiyen sünnetin bir bakıma küçük ölüm olduğu, uyan­manın ise, yeniden dirilip kalkma anlamında bulunduğu hatırlatılıyor, so­nunda her şeyin Mevlâʹya döneceği açıklanarak inkârcılar insafa, inan­mışlar intibaha dâvet ediliyor.