MEÂLİ:
57- Biz, sizi yarattık; hâla (bu gerçeği) tasdik etmiyecek misiniz?
58-59- Gördünüz mü o akıttığınız meniyi? Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
60- Aranızda ölüm olayını (ve süresini) biz takdîr ettik.
61- Sizi (yok edip yerinize) benzerlerinizi getirmemize ve sizi bilemiyeceğiniz (şekil ve vasıfta) yaratıp ortaya çıkarmamıza karşı önümüze geçilecek de değiliz.
62- And olsun ki, siz, ilk yaratılıp ortaya çıkarılışınızı biliyorsunuzdur. Artık düşünüp ibret almaz mısınız?
63- Söyleseniz a, o ektiklerinizi,
64- Siz mi onları bitirip yeşertiyorsunuz, yoksa biz mi bitirip yeşertiyoruz?
65- İstesek onu çer-çöp yapardık da siz de şaşırıp kalırdınız..
66-67- Ve «doğrusu borç altına girdik, hattâ büsbütün mahrûm kaldık» (dersiniz).
68- İçtiğiniz suya ne dersiniz?
69- Onu siz mi buluttan indirdiniz, yoksa biz mi indirenleriz?
70- Dileseydik onu acı yapardık. Artık şükretmez misiniz?
71- Ya yaktığınız ateşe ne dersiniz?
72- Onun ağacını siz mi yaratıp meydana getirdiniz, yoksa biz mi yaratıp meydana getirenleriz?
73- Biz, onu bir öğüt ve ibret ve hem de boş arazide yolculuk yapanlar (gezip dolaşanlar, rahat ve temiz hava almak isteyenler) için bir fayda kıldık.
74- O halde sen, O Büyük Rabbınʹın adını tesbîh ve tenzîh et.
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz su içerken şöyle duâ ederdi:
«Hamd olsun O Allah’a ki, bize içimi kolay tatlı bir su içirdi de günahlarımız sebebiyle onu tuzlu, acı kılmadı. » (İbn Ebî Hâtim: Ebû Cafer (R. A. )den)
«Şüphesiz ki sizin bu ateşiniz, Cehennem ateşinin yetmişte biri (nisbetinde sıcak ve yakıcı tesirli)dir. İki defa denize vurularak (sokularak bugünkü duruma getirilmiştir). Eğer öyle olmasaydı Allah onda hiçbiriniz için bir yarar meydana getirmezdi. » (Müsned-i Ahmed: 2/244, 312, 478- Buharî/bed’-i halk: 10- Tirmizî/cehennem: 7- İbn Mâce/zühd: 38- Dâremî/rikak: 120)
«Sizin şu ateşinizle Cehennem ateşinin misali nedir, bilir misiniz? And olsun ki cehennem ateşi sizin şu ateşinizden yetmiş kat daha karadır. » (Taberânî - İbn Kesîr: 4/297)
YARATMAK ALLAHʹA MAHSUSTUR
«Biz sizi yarattık; halâ (bu gerçeği) tasdîk etmiyecek misiniz? »
Yapısı aynı olan her hücre bir hayat birimidir. Her hücrenin başlıbaşına bir hayatı vardır. İlim adamları kimyevî tahliller neticesi hücreyi yapan maddeleri tesbit etmiş bulunuyor ve o maddeleri belli nisbette biraraya getirmek suretiyle hücreyi oluşturabiliyor; ama ona canlılık vasfı veremiyorlar. İşte bu noktada beşer kudreti kesilip kalmakta; İlâhî kudret bütün üstünlüğüyle kendini hissettirmektedir. Öyle ki, İlâhî kudretten kaynaklanan hilkat kanunu bir maddeye yönelince onda hayat başlıyor.
Aynı zamanda hücre, sözü edilen kanunun harika eserlerinden biridir; mensup oldukları canlının bütün özelliklerini taşımaktadır. O kadar ki, insan hücreleri insanın ve bağlı bulunduğu türün özelliklerini, maymun hücreleri de kendi türünün özelliklerini ve huylarını taşır. Maymuna ait hücre, insan yapısını; insana ait hücre maymun yapısını meydana getirmez.
Cinsiyeti tayin eden hücrelerin birleşmesiyle meydana gelen birimde, doğacak yeni canlının maddî ve mânevî bütün özellikleri gizlidir. Bu da yüce yaratanın ilminin ve kudretinin eşsizliğini, üstünlüğünü gösterir.
İlgili 57. âyetle hilkatin bu mâna ve inceliğine işâret edilmekte ve cümlede yer alan «halk» kökünden türetilen «halaknâ» fiilinin, keşif ve icad anlamında olmadığı, yoktan var kılıp hayat alanına getirme mânasını taşıdığı anlaşılmaktadır.
MENİNİN OLUŞMASINI SAĞLAYAN MEKANİZMA
«Gördünüz mü o akıttığınız meniyi? Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz? »
«Meni» denilen sıvının bir damlasında binlerce, hattâ milyonlarca hücre (sperma) bulunmaktadır. Erkeğin aldığı gıdalarla vücut mekanizması harekete geçerek bu canlı yaratıklar oluşuyor ve bütünüyle İlâhî hilkat kanununa bağlı bulunuyor. Mikroskopla bile zor görülebilen «sperma», insanın bütün özelliklerini kendinde taşıyor. Onu önce baba sulbunda yaratmak münhasıran Allah’a aittir.
Kur’ân böylece biyolojik bir olayı, ilim adamlarının irfan ve idrâkine bırakarak konu üzerinde iyice düşünmelerini ilhâm etmektedir.
ÖLÜM OLAYININ TAKDİRİ
«Aranızda ölüm olayını (ve süresini) biz takdîr ettik… önümüze geçilecek de değiliz. »
Ölüm, ikinci hayata geçiş kapısıdır. O bakımdan ölüm büsbütün yok olup bir daha dönmemesiye, kalkmamasıya silinme demek değildir. Mutlaka ebedî yaşamanın sırrı ve habercisidir. Ölüm, dar ve sıkıntılı bir evden, çok geniş ve o nisbette ferah bir eve taşınmaktır. Ölüm, eskiyen bedenin atılması ve ruhun yeni, aynı zamanda kalıcı bir bedene bürünmesi demektir.
Ölüm olmasaydı, hem dünya insanlara dar gelirdi, hem de Âhiret hayatına ve oradaki düzene intibak sağlanamazdı. Zira o düzendeki hayat sonsuzdur. Şartları çok değişiktir. O bakımdan beden yapımız ve organlarımız oradaki şartlara uygun vasıfta yaratılmamıştır. Bütünüyle dünyadaki hayat şartlarına göre organize ve takdîr edilmiştir.
Aynı zamanda ölüm olayı, özellikle ebedî hayatın önemini ve değerini tanıtan ve aşılayan en kuvvetli müessirlerden biridir.
İşte bu belirttiklerimiz, İlâhî kanunlardır. O’nun kanunlarının ve koyduğu plân ve proğramın değişmesi söz konusu değildir. 60. âyette bilhassa bu esasa değinilmektedir.
BENZERLERİMİZİN YARATILMASI
«Sizi (yok edip yerinize) benzerlerinizi getirmemize ve sizi bilmiyeceğiniz (şekil ve vasıfta) yaratıp ortaya çıkarmamıza karşı önümüze geçilecek de değiliz. »
Bir ırmak veya akarda akıp giden su, aslında atom zerrelerinin biraraya gelmesiyle oluşup kesintisiz gibi görünür. Gerçekte ise, birbirinin benzeri zerrelerin zincirleme olarak yekdiğerini izlemesidir. İnsanlar da öyle; nesiller birbirini izlemekte, ölenlerin yeri boş kalmamaktadır. Yani benzerler birbirini takip ederek belirlenen vakte kadar akıp gitmeye devam edecektir.
Bu düzeni takdîr edip yaratan Cenâb-ı Hakk’ın düzenlemesi ne kadar kusursuz ve mükemmeldir!
BİLEMİYECEĞİMİZ ŞEKİL VE VASIFTA YENİDEN YARATILACAĞIZ
Âhiret Âlemi henüz meydana gelmediği, yani mevcut düzenin bozulup yeni ve kalıcı düzen kurulmadığı için, o hayata adım atacak olan insanların beden yapıları çok farklı olacak; fizyonomide bir başkalaşma olmayacak; hücre yapısı da çok farklı olacağı gibi sindirim sistemi de bizim şimdikinden ayrı olup, dışarı atılacak posa ve benzeri şey vücut bulmayacaktır. Bunun gibi tükürük, balgam ve benzeri ifrazat da görülmeyecek; yenilen yiyecek maddelerinin posası sadece hafif buharlaşma ve az bir terleme şeklinde ifraz edilecektir.
Şüphesiz bu vasıfta ve özellikte bir canlı olmadığı için, âhirette gerçekleşecek bu başkalaşmayı ancak imân doğrultusunda kabul ediyoruz. Çünkü bizi böyle yaratıp vücuda getiren O Yüksek Kudret, öyle de yaratabilir. Bunda hiç şüphemiz yoktur.
Dünyada câri olan biyolojik ve fizyolojik kanunları bildiğimiz için bizde hiç bir şüphe doğmuyor; âhirette meydana gelecek farklı biyolojik kanunları bilmediğimiz için onu inkâr veya reddetmemiz gerekmemektedir. Zira her şeyi bilip tesbit etmemiz mümkün değildir. 61. âyetle bu inceliğe değinilerek İlâhî kudretin mutlak anlamda nâfiz bulunduğunu iyice düşünmemizin gereğine işâret edilmektedir.
TOPRAĞA ATILAN TOHUMU YEŞERTEN KUDRET
«Söyleseniz a, o ektiklerinizi, siz mi onları bitirip yeşertiyorsunuz, yoksa biz mi bitirip yeşertiyoruz? »
Önce bitkilerin tohumuna dikkatle bakalım: Tohumu meyvaya bağlayan göbekbağının izi olarak bir göbek ve yumurtacığın kapısının kalıntısı olan ve kapçık denen çok küçük bir delik bulunur.
Tohumdaki özün önemli kısmı embriyondur. Embriyonda bir kök taslağı ve bunun devamı olan bir sap taslağı bulunur.
Tohum bu özelliğiyle canlı bir uyuşukluk içinde çimlenmek için elverişli zamanın ve ortamın gelmesini bekler. Böylece Cenâb-ı Hak, hilkat kanununu küçücük çekirdeğin embriyonuna yerleştirmiştir. Koca bir ağacın en küçük modelini embriyonda çizip hazırlamıştır.
Câri olan bu İlâhî kanuna iltifat etmeyip bir bitki veya kocaman bir ağaç yetiştirmek için insanoğlu bir tohumu yoktan var kılıp meydana getirebilir mi? Tohumu oluşturan maddeleri biraraya getirmek mümkün, ama ondaki yarı ölü uyuşuk canlılığı, nasıl verebiliriz? Bu mümkün müdür? Şüphesiz bu uyuşuk canlılık sadece tohumda değil, aynı zamanda bitkilerin köklerinde ve taşıdıkları sporlarda da mevcuttur.
İşte 63. âyetle O Yüce Kudret’in tohumdaki tecellisine işâretle, bunları kimin hazırlayıp yetiştirdiği, sorulmakta ve böylece insanoğlunun aklı harekete geçirilmek, düşünce ufku genişletilmek istenmektedir.
İÇTİĞİMİZ SU KUDRET HARİKASIDIR
«İçtiğiniz suya ne dersiniz? Onu siz mi buluttan indirdiniz, yoksa biz mi indirenleriz? »
Belli oranda oksijenle hidrojen bileşiği olan suyun (H2O) buharlaşıp bulutlaşması ve yağmur halinde inmesi, bütün canlıların hayatının devamını sağlayan önemli unsurlardan biridir.
Bu fiziksel ve kimyasal olaylar kendiliğinden değil, İlâhî denge ve düzen kanunlarıyla plânlanmıştır. 68. âyetle bu noktaya dikkatlerimiz çekilerek, sözü edilen olayların biteviye gitmesinden, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğinin, kudretinin mutlak anlamda hükümranlığını anlamamızı ilham etmektedir. Ayrıca buharlaşmanın suyu arındıran bir ilâhı filitre olduğuna işâretle, dünyanın su ihtiyacını karşılayan denizlerin tuzlu, acı suyunun aynı bileşilerle buharlaşmasına imkân vermeyen câri bir kanunun süregeldiğine atıf yapılmaktadır: «Dileseydik onu acı yapardık. Artık şükretmez misiniz? »
YAKTIĞIMIZ ATEŞ VE HAM MADDESİ
«Ya yaktığınız ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yaratıp meydana getirdiniz, yoksa biz mi yaratıp meydana getirenleriz. »
Ateşin, diğer bir anlatımla «ısı»nın önemli ham maddesi ağaçtır. Taş kömürünün de menşei yine ağaçtır. Buna «fosil kömür» veya «maden kömürü» denir. Bitkilerin kömüre dönüşmesi, «karbonizasyon» diye adlandırılır.
Gerek ağacın, gerekse kömürün yanması için bir de oksijene ihtiyaç vardır.
Görüldüğü gibi, yanan ağacın asıl maddesi ve bu maddenin, oksijenin varlığıyla yanmaya elverişli duruma gelmesi, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu değişmez kanunlardan biridir. 72 ve 73. âyetlerle hem bizi ısıtan ateşe, hem de onun ham maddelerinden biri olan ağaca atıf yapılarak İlâhî sanatın yüceliği, eşsizliği anlatılıyor.
İlgili 57-73. âyetlerle on kadar çok önemli İlâhî lütuf ve rahmet eseri olan nîmetler sıralandıktan; hepsinin de Allah’ın koyduğu kanunlarla insanlıktan yana birtakım faydalar sağladığına işâret edildikten sonra; böylesine geniş bir lütuf ve ihsan karşısında O çok büyük Rabbımızı tesbîh ve tenzîh etmemiz gerekmiyor mu? İşte 74. âyetle bu kadirbilirlik tavsîye edilmekte ve her nîmeti O’nun yüksek kudretine çevirmemiz emredilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Allah’ın insanlardan yana hazırlayıp istifade edilme düzeyine getirdiği on kadar nîmet ve lütfu konu edildi ve böylece yaratılanla yaratan arasında mânevî irtibatın devam edilmesinin birçok yararlar getireceğine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, insan hayatını en iyi şekilde düzene sokma kanun ve kurallarını; hüküm ve tavsiyelerini kendinde taşıyan Kur’ân’ın birkaç özelliği üzerinde duruluyor ve Onun küçümsenecek hiçbir yanının bulunmadığına işâretle, inkârcılarla şüpheciler uyarılıyor.