MEÂLİ:
57- And olsun ki, gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyüktür. Ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.
58- Görmeyenle gören, imân edip iyi-yararlı amellerdebulunanlarla kötülük işleyen kimse bir değildir. Ne de az düşünüyorsunuz?!
59- Kıyâmetʹin kopuş anı mutlaka gelecektir; bunda hiç şüphe yoktur. Ama ne var ki, insanların çoğu (bunu) bilmezler.
GÖKLERİ VE YERİ YARATMAK DAHA BÜYÜK BİR OLAYDIR
«And olsun kİ, gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyüktür.. »
Cenâb-ı Hak bu âyetle, delilsiz ve belgesiz inkâra sapanları uyarmakta ve göklerle yeri yaratan o sonsuz kudretiyle insanları yeniden diriltmekten elbette âciz olmadığını haber vermekte ve böylece insan aklına ışık tutmaktadır.
Gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan ve insanların bir şeyler icad etmesinden çok daha büyük bir olaydır. Böylece âyeti iki ayrı manada yorumlamış bulunuyoruz. Birinci yoruma göre: Sınırı henüz tesbit edilemiyen fizik âleminde yer alan sistemleri şaşmayan kanunlarla yaratıp ayrı ayrı özellik ve yarar doğrultusunda denge ve düzende tutmak; biyolojik kanunlar çerçevesinde insanı yaratmaktan çok daha büyük bir hikmeti, üstün bir kudreti, akıllara durgunluk verecek plân ve proğramları yansıtır. Çünkü insan kendisinin hangi ölçü ve kanunlarla yaratıldığını kısmen de olsa keşfedebilmiştir. Ama kâinat düzeninin kanunlarını henüz tamamıyla keşfedememiş ve sınırını belirliyememiştir. Bütün sistemler en ince hesaplara, fiziksel kanunlara göre var kılınıp dengeleri sağlanmıştır.
İkinci yoruma göre: İnsanoğlunun fizik âleminin en küçük parçası sayılan dünyada keşîf ve icad ettikleri şeyler, göklerin ve yerin yaratılışındaki yüksek kudrete, mükemmel matematiksel ve fiziksel düzenlemelere nisbetle çok önemsiz kalır. Kaldı ki insanoğlu’nun bütün keşif ve icadları, ancak varlıkta var olan kanunlara yöneliktir. Öyle ki, varlığın her parçasına bu kanunlar yerleştirilmiş, maddeler konulmuştur. İnsan ancak onların üzerindeki perdeyi kaldırmakta ve İlâhî kudreti yansıtan şeyleri ortaya çıkartmaktadır. Eğer varlıkta o maddeler ve kanunlar bulunmasaydı ve eşyaya onlar yerleştirilmemiş olsaydı, insan neyi nasıl keşfedebilirdi? Ayrıca insan da şu kâinatta küçücük bir parçadır. Kâinatın büyüklüğü karşısında bir zerre bile değildir. Ne var ki ona verilen akıl ve diğer yeteneklerin değeri elbette ki çok büyüktür ve asıl büyüklük, insanı belirtilen özellikte yaratan Yüce Kudret’e aittir.
Böylece âyette geçen «halk» kelimesi bu ikinci yoruma göre, «takdîr ve icad «mânasına delâlet etmektedir. Öyle ki, âyette iki defa geçen «halk» kelimesinin, birincisi göklerle yere, İkincisi insanlara izafe edilmiştir. Birinci «halk»ın yoktan var kılıp vücuda getirmeye; İkincisinin ise takdîr ve icada delâleti söz konusudur. Birinci yoruma göre ise, her ikisi de yoktan var kılıp vücuda getirme manasına delâlet etmektedir.
Diğer bir yoruma göre ise, âyette geçen «daha büyüktür» sözü kemmiyetle ilgili olmayıp keyfiyet, hikmet ve maya ile ilgilidir. Öyle ki, göklerin ve yerin yaratılması öylesine büyük bir hikmete ve yüksek manaya delâlet etmektedir ki, insanların çoğunun onu hemen anlaması düşünülemez. İnsanın yaratılması ise, o büyük hikmetin ancak bir halkasını oluşturur.
Bütün bunlar biz insanların yorumlarıdır. Hakiki mânayı ise, Allah daha iyi bilir.
İşte ilim adamlarına ışık tutup kâinat ve insanın yaratılışı hakkında başka bir yönden ana fikir veren bu âyetin taşıdığı hikmeti ve yansıttığı hakikati anlayanlar ve bilenler pek azdır. Anlayabilmek için ilmi imânla birleştirmek gerekir. O bakımdan 56. âyetin son kısmında Cenâb-ı Hakkʹın «Semî’ ve Basîr» sıfatları anılmış ve insanoğlunun da bu iki sıfatın inâyet ve tecellilerine lâyık ve mazhar olabilmesi için, imanın desteğinde ilimle işitmesi, ilimle görmesi ilhâm edilmiştir.
GÖRMEYEN İLE GÖREN BİR DEĞİLDİR
«Görmeyenle gören.... bir değildir. »
Körlük, biri zâhiri, diğeri bâtınî; biri baş gözü, diğeri kalp gözü olmak üzere ikiye ayrılır. Bu iki ayrı göz ve ayrı körlük arasında sıkı işbirliği vardır. Baş gözü eşyadaki hakikati, taşıdığı damgayı görmeye çalışırsa, kalp gözüne kapı açmış olur. Bunun hilâfına sadece eşyanın rengiyle ve şekliyle; yarar ve zararıyla yetinir de yaratılmasındaki hikmeti, üzerindeki İlâhî fırçanın rengini araştırmazsa, kalp gözünün görmesine imkân vermemiş olur ve böylece her iki göz de yaratıldığı amacın dışında bırakılmış veya o amacın dışına itilmiş sayılır. Bu olay, mercekle film arasındaki ilgiye benzer. Mercek, makinaya giden ışınların dağılmasını önleyerek film üzerine düşmesini sağlar. Âdi bir cam bu görevi yapamaz.
O halde gerçeği görenle, onu göremiyen veya görmeyen hiç eşit olur mu? Bunun gibi imân temeli üzerinde iyi yararlı işlerde bulunanlarla, kötülük işleyenler de hiçbir zaman eşit tutulmazlar.
İyi yararlı amel sağlam imânın; sağlam imân da kalp gözünün gerçeği görmesinin ürünüdür. Kötülükler daha çok inançsızlığın, ya da inanç zayıflığının; bu ikisi ise kalp körlüğünün eseridir.
KIYÂMET OLAYININ MUTLAKA MEYDANA GELECEĞİ HABER VERİLMEKTEDİR
«Kıyâmetin kopuş anı mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yoktur. Ama ne var ki, insanların çoğu (bunu) bilmezler. »
Kıyâmet’in kopuş anının mutlâka geleceği açıklanıyor. Teʹkîden beyân buyurulması ise, her türlü şüpheyi gidermeye yönelik bulunuyor.
«Kıyâmet» kelime olarak insanın bulunduğu yerden kalkması demektir. (t) harfi bir defa kalkmayı ifâde içindir. Kâinat sistemi bozulunca canlı diye bir varlık kalmayacak ve sonra ikinci hayat ve onunla ilgili ikinci duzen kurulacak.
Birinci düzenin bir anda bozulup alt-üst olmasına «saat», insanların diriltilip bir defada kaldırılmasına «kıyâmet» denmektedir.
Birinci düzen, dünya hayatının şartlarını; ikinci düzen ise âhiret hayatının şartlarını taşır. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmezler. Çünkü kâinatı yaratıp denge ve düzende tutan O Yüce Kudret’e inanmazlar.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ikinci hayatın mutlaka gerçekleşeceği üzerinde duruldu ve buna delil olarak da göklerin ve yerin yaratılıp denge ve düzende tutulması gösterildi. Sonra da kalp gözü açık olup hakikati görüp anlayanlarla, kalp gözü kör olup gerçeği bir türlü göremiyen nankörlerin bir olmadığına değinilerek insanın Allah yanındaki değer ölçüsünün nelerden ibaret olduğuna işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, ibâdetin Allahʹa yaklaştırıcı olduğu konu ediliyor ve gururundan dolayı Allah’a ibâdet etmiyenleri elîm bir azabın beklediği haber veriliyor. Arkasından da Allahʹın her bakımdan ibâdet edilmeye lâyık olduğuna atıf yapılarak, Oʹnun büyüklüğüne delâlet eden dört delil sıralanıyor.