MEÂLİ:
56- De ki: Doğrusu ben sizin Allahʹtan başka taptığınız şeye tapmaktan menʹolundum. Ve de ki: Sizin heveslerinize de uymam; aksi halde hem sapıtırım, hem de doğru yol üzerinde bulunanlardan olmam..
57- De ki: Şüphesiz ki ben, Rabbimden (hakkı ve gerçeği yansıtan) açık belge üzereyim ve siz onu yalan saydınız; acele edip isteyedurduğunuz azâp da elimde değildir; hüküm ancak Allahʹındır; o hakkı anlatır; O, (hakkı bâtıldan), doğruyu eğriden, iyiyi kötüden ayırt edenlerin en hayırlısıdır.
58- De ki: Eğer sizin acele edip istediğiniz şey elimde olsaydı, aramızdaki durum herhalde çoktan hükme bağlanıp sonuçlanırdı. Allah ise zâlimleri daha iyi bilendir.
59- Gaybın anahtarları (veya hazineleri) Oʹnun katindadır; onları Oʹndan başkası bilmez. O denizdeki ve karadaki şeyleri bilir. Bir yaprak düşmez ki O bilmesin; yerin karanlıklarındaki bir daneyi de O bilir. Yaş, kuru ne varsa hepsi o açık, her şeyi açıklayan kitaptadır.
İNİŞ SEBEBİ
Kurʹân, Hz. Peygambere (A. S. ) ara-sıra, müşriklerin elim bir azâp ile müjdelenmesini tavsiye eder. Bu azâbın, hem dünyada, hem de âhirette olabileceğine dikkatlerinin çekilmesini ister. Peygamber (A. S. ) Efendimiz de bu esasa bağlı kalarak önce müjdeci, sonra da uyarıcı olarak hizmetini sürdürmüştür. Müşrikler Hz. Muhammedʹe (A. S. ), ara-sıra: «Şu sözünü ettiğin azâbı neden getirmiyorsun veya o azâp neden inmiyor? » der ve alaylı bir tavır takınırlardı.
Yukarıdaki âyetler, hem peygamberin yetki ve görev sınırını belirlemek, hem de inkârcılara susturucu bir cevap vermek üzere inmiştir. (Geniş bilgi için bak: Mefatihü’l-gayb - Lübabü’t-Te’vîl)
İLGİLİ HADÎSLER
«Gaybın anahtarı beştir; Allah’tan başkası onları bilmez: Kıyâmet saatinin bilgisi Allah katindadır. Yağmuru O (belli kanunlara) göre indirir. Ana rahmindeki çocuğun (ileride ne olacağını) O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını, (ne ile karşılaşacağını) bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilmez. » (Sahîh-i Buharî/tefsîr: 1/6-2/31 - Ahmed: 2/122)
İNKÂRCILARIN HEVESLERİ
«Ve de ki: Sizin heveslerinize de uymam... »
Allah’ı inkâr edip putperestlik doğrultusunda kendi seviyelerine göre bir takım eşyayı ilâh edinen veya bazı ünlü kişileri ilâhlaştırıp tabulaştıran ve sapık ideoloji peşinde koşanların hevesleri, her türlü kötülüğün, günah ve isyânın kaynağı sayılan nefs ve şeytanlarından gelmektedir.
Kurʹân-ı Kerîm, Peygamberin (A. S. ) diliyle bu zavallıları uyarıp, ruhlarının yüceliğine, yaratılışlarındaki benzersiz sanatın mükemmelliğine eşdeğerde bir hayat düzeyine çağırıyor ve kendilerini doğru yola eriştirmek için şöyle sesleniyor:
«De ki: Doğrusu ben sizin Allahʹtan başka taptığınız şeye tapmaktan menʹolundum. Ve de ki: Sizin heveslerinize de uymam, aksi halde hem sapıtırım, hem de doğru yol üzerinde bulunanlardan olmam. »
HAKKI YANSITAN BELGE
«De ki: Şüphesiz ki ben, Rabbimden (hakkı ve gerçeği yansıtan) açık belgeler üzereyim... »
Hakkʹı bâtıldan, iyiyi kötüden, sevâbı günahtan, fazîleti rezîletten ayırt eden ve taşıdığı âyetlerle hasımlarını susturan Kurʹân, Hakkʹı, doğruyu ve saadeti yansıtan en sağlam ve en açık belgedir. Bin dörtyüz küsur yıldan beridir her geçen gün tazeliğini yeterince koruyan, taşıdığı ana fikirleri, gelişen ilimle ters düşmeyen; getirdiği âile ve eğitim düzeniyle diğer bütün sistemlerden ayrılan, kendine has bir hukukî sistemle ortaya çıkan Kurʹân, en parlak mu’cize, en açık âyet, en tatmin edici belge değil midir? Bir benzeri yazılabilmiş midir? Okur-yazar dahi olmayan bir kişinin onbeş asır önce kalkıp kendiliğinden böylesine mükemmel, hatası olmayan, edebî parçaların doruğunda bulunan, ilmî esaslarla dünya milletlerini uykudan uyandıran bir kitap yazdırması mümkün müdür? Bu, Hakk’ı yansıtan çok açık bir belge değil midir?
Kurʹânʹın diğer bir kudreti de dünya ile âhiret arasında çok mükemmel bir köprü kurması, ikisi arasında sağlam denge meydana getirmesi, bedenle ruh arasındaki açıklığı kapatıp uyum sağlamaya yönelik esas ve prensipler koyması ve tek kelimeyle yalnız insana yakışanı ve yararlı olanı emretmesidir.
ACELE İSTEDİKLERİ AZAP
«De ki: Eğer sizin acele edip istediğiniz şey elimde olsaydı, aramızdaki durum herhalde çoktan hükme bağlanıp sonuçlanırdı. »
İlgili âyetle, Peygamber (A. S. ) Efendimizin görev ve yetkilerinin sınırlı olduğu belirtilirken, diğer yandan inkârcıların alaylı bir eda ile acele azâp istemelerinin Sünnetullahʹa aykırı bulunduğu bildiriliyor. Mekke müşriklerinin tezelden bekledikleri azâbı, Kur’ân bir diğer yerinde şöyle açıklıyor: «Ey Allahımız! Eğer bu Kur’ân hakikaten senden ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize daha acıklı bir azâp getir, demişlerdi. » (Enfâl sûresi: 32)
Onların böylesine bilgisizce azâp istemeleri, elbette yeryüzünde cârî İlâhî sünneti ve insanlarla milletler hakkındaki hayat kanunlarını değiştiremez. Sırası ve ölçüsü gelince, kıvamını bulunca İlâhî kanunlar hükmünü yürütürler; aksi halde kâinatın düzeni alt-üst olur, hiçbir şey karar ve ölçüsünü koruyamazdı.
Peygamberin görev ve yetkilerine gelince:
Bu, yukarıda belirtildiği gibi, sınırlıdır. Varlık âlemindeki olayları, canlıların türlerinin özelliğine göre hayat kanunlarını uygulayıp sürdüren, yönlendirip idâre eden Peygamber değil, Allahʹtır. Onun koymuş olduğu esaslara göre, düzen devamlılığını sağlar. Peygamberin görevi, inen İlâhî vahyi alıp teblîğ etmek ve dinin kuvvet bulması, insanların doğru yola erişmesi için çalışmak, duâ ve niyazda bulunmak, kurduğu İslâm sistemini yıkmak istiyenlerle -Allahʹa dayanıp- savaşmaktır.
Bir jet motorunu veya bir elektronik beyni rasgele kurcalamak nasıl sakıncalı bir sonuç verirse, herkesin isteğini yerine getirmek de varlık düzeninde öylesine bir sonuç doğurur.
Allahʹa yükselen bir dilek ve istek, Sünnetullah’a uygun gelirse, kabul olunur. Bir peygamber, peygamberliğini kanıtlamak için Allahʹın izniyle fizik ötesinden haber aldığını söylerken bir mu’cize meydana getirebilir. İlâhî düzende yerini alan o olay, bir an için bizim bildiğimiz fiziksel sınırı aşıp sebeplere bağlı kalmaksızın gerçekleşir. Onda müessir olan gizli illet ve sebep, fizik ötesiyle ilgilidir; bilmemize bir bakıma imkân yoktur.
Hem muʹcizeye pek az yer verilir. Çünkü Peygamber (A. S. ) insan aklını ve idrâkini harekete geçirecek mâkul ölçü ve anlamda belgelerle ortaya çıkmıştır. İnsan irâdesinin gücü ve başarısı da bu noktada kendini gösterebilir. Yoksa muʹcize karşısında ister istemez inanmak fazla bir anlam taşımaz.
Eğer İlâhî sünnete ve koyduğu şaşmaz düzene müdahalede bulunma ve tasarruf etme yetkisi peygamberin elinde olsaydı, Hakkʹa karşı tuğyan eden müşriklere karşı pek sabırlı davranamazdı da onların bu taşkınlığını hemen bir sonuca bağlamak isterdi.
Kur’ân bu gerçeğe dokunarak, «De ki: Eğer sizin acele edip istediğiniz şey elimde olsaydı, aramızdaki durum herhalde çoktan hükme bağlanıp sonuçlanırdı. » Ama gaybın anahtarları Allah katindadır. Her şeyi O bilir ve bildiğine, koyduğu düzenin bağlı bulunduğu kanunlara göre hükmeder. O hep Hakkʹı söyler. Benim yetkim ve görevim sınırlıdır. Çünkü ben de sizin gibi bir insanım, ancak ne var ki bana İlâhî vahiy inmektedir. Onu size kusursuz teblîğ etmeğe çalışıyorum.
İLÂHÎ KUDRET VE MÜMKİNAT
«Gaybın anahtarları (veya hazineleri) Oʹnun katindadır; onları O’ndan başkası bilmez. »
İlâhî Kudret bütün mümkinata hâkimdir. Her şeyin hazinesi O’nun katindadır; onları vakti gelince belirlenmiş ölçüde indiren de O’dur.
O halde hiçbir olay sebepsiz değildir. Sonradan olan her şey bir oldurucuya, her mümkin bir vâcibi’l-vücuda, her malûl bir illete muhtaçtır. Buna bir bakıma İLLİYET = KOZALİTE Kanunu denilir. Türkçemizde, NEDENSELLİK ve SEBEPLİLİK ile ifâde edilir.
Bir olayın nedenini ve sebebini bilmek, o sebebe bağlı bulunan olayı bilmek demektir. Ama olayı bilmek, sebebini bilmeyi gerektirmez. Bu bakımdan var olan şey, ya zati itibariyle VÂCİBTİR, ya da MÜMKÜNDÜR. Birincisi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, varlığı kendi zatının gereğidir, öncesiz ve sonrasızdır. Bu da ancak Vâcibü’l-Vücut olan Allah hakkında câizdir. Ondan başka her şey mümkündür; varlığı kendi zatının gereği değildir, varlığı vâcip olan zatın tesiriyle vücut bulur. O halde Cenâb-ı Hakkʹdan gayrisi, Onun icadıyla mevcut, Onun oluşturmasıyla oluşmuştur. Bu icat ya vasıtasızdır, ya da bir veya birkaç vasıtayladır.
O nedenle Kurʹân, «Gaybın anahtarları (veya gaybın hazineleri) Oʹnun katindadır, onları Allah’tan başkası bilmez», buyurmuştur. Çünkü Allah’ın ilmi, irâdesi ve kudreti, icat edip imkân alanına getirdiği her şeyi bütün detayıyla bilir. Mümkinattan sayılan ve sonradan var kılınan insanın bilgisi ise, hem sınırlıdır, hem de onun gibi sonradan olmadır, öncesiz ve sonrasız değildir.
İşte bu mânayla Allah, denizde ve karada olan her şeyi bilir. Bir yaprak düşmez ki onu O bilmesin. Yerin karanlıklarındaki bir daneyi de bilir. Yaş, kuru ne varsa hepsi, o her şeyi açıklayan Kitapʹtadır.
HER ŞEYİ AÇIKLAYAN KİTAP
«Yaş, kuru ne varsa hepsi o açık, her şeyi açıklayan kitaptadır. »
Yukarıda geçen âyetlerin tefsirinde KİTAP deyimi üzerinde durulmuş, bununla daha çok ANA KİTAP sayılan LEVH-İ MAHFUZʹun (Korunmuş Levhaʹnın) kasdedildiğini belirtmiştik.
Bu neyi anlatır? Hemen cevap verelim ki: Milyarlarca türün, çok çeşitli eşyanın, başdöndürücü sistemlerin plânsız, proğramsız, hesapsız yaratılıp imkân alanına getirildiği düşünülemez. Kâinatta her yönüyle mutlak bir plân hâkimdir. Her varlık bu plânda belirlenen yerini almıştır. Plânın müfredatı; imkân alanına nelerin yaratılıp getirileceği, nelerin oluşturulacağı ve ne gibi olayların meydana geleceği önceden EZELÎ İLİMLE belirlenip LEVH-İ MAHFUZ’a yazılmıştır. Çünkü plân ve proğramcının ilmi geçmiş, gelecek, olmuş, olacak her şeyi kapsayıp içine almıştır. Hiçbir olay bu ilmin dışında, mümkün değil meydana gelmez. Varlık âlemindeki eşya ya katı, ya sıvı, ya da gaz halindedir. Bunlar birbirlerine dönüşebilirler. Kur’ân kâinatta yer alan bütün eşyayı kapsayan «yaş-kuru» tabirini kullanarak, çok veciz ve kapsamlı iki kelime seçmiştir. Bununla her şeyin belli bir maksada yönelik olarak yaratıldığı, proğram dışı hiç bir şeyin söz konusu olamıyacağı belirtiliyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle Peygamber (A. S. )ın ancak Hakkʹa taptığı, müşriklerin heveslerine uymadığı açıklandı. Ayrıca insan aklına ışık tutacak ölçü ve anlamda açık belgeyle irşat ve teblîğ alanına çıktığına dikkatler çekildi. Sonra da her şeyin dizgininin Allah’ın kudret elinde bulunduğu, varlık âleminde ancak Onun hükümran olduğu açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, her şeye hükümran olan yüce kudretin, öldükten sonra insanları dirilteceğine ipucu vererek uyku denilen ve fakat mahiyeti tamamen bilinmiyen sünnetin bir bakıma küçük ölüm olduğu, uyanmanın ise, yeniden dirilip kalkma anlamında bulunduğu hatırlatılıyor, sonunda her şeyin Mevlâʹya döneceği açıklanarak inkârcılar insafa, inanmışlar intibaha dâvet ediliyor.