Nisa Suresi 53-55. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَمْ لَهُمْ نَصِيبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذًا لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَقِيرًا اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظِيمًا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُ وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَعِيرًا

55.

Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.

Diyanet İşleri

54.

Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.

55.

Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

53- Yoksa onlara mülk-ü saltanattan bir pay mı var? O takdirde in­sanlara hurma çekirdeğinin oyuğu kadar bir şey bile vermezler.

54- Yoksa Allahʹın insanlara, cömertçe sunduğu nîmet ve bol ihsâ­nına karşı haset mi ediyorlar? Gerçekten biz İbrâhim hânedanına kitap ve hikmet verdik, hem de büyük bir mülk sunduk.

55- Bu sebeple onlardan kimi imân etti, kimi de yüzçevirdi. Cehennem’in boy boy yükselen ateşi onlara elverir.

İNİŞ SEBEBİ

Allah, son peygamberi, İsmail soyundan Kureyş kabilesi Hâşim oğul­larından seçince, Yahudîler gelecek olan mesîh ya da kurtarıcının herhal­de Harun soyundan olması gerektiğini ileri sürerek üç yönlü bir ölçüsüz­lük ortaya koydular: Cehalet, cimrilik ve tekelcilik, sonra da haset ve kin.. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.

YAHUDİLER DEVLET KURABİLİR Mİ?

«Yoksa onlara mülk-ü saltanattan bir pay mı var?... »

İlgili âyet üzerinde ciddi bir araştırma yapmayan, âyeti bir evveli ve bir sonrası ile ele alıp tefsire çalışmayan, sadece kelime dizisine bakıp Yahudilerin bir devlet kuramıyacağını iddia edenler, zaman zaman ortaya çıkmışlardır. Böyle bir yorum hem âyetin ruhuna, hem de tarihî gerçeklere birkaç yönden ters düşmektedir:

a) Önce Kur’ân bu âyetle Yahudilerin başka milletlere özellikle Müs­lümanlara karşı çok hasîs davrandıklarını, kendilerine arzu ettikleri mülk-ü saltanat bir kez daha verilse yine bu huylarından vazgeçmiyeceklerini; her çeşit nîmetin kendi tekellerinde kalmasını istiyeceklerini hatırlatıyor. Çün­kü geçmişte bunun örnekleri vardır. Samuel (Samuel’in peygamber olduğunu Tevrat yazmaktadır.), Dâvud ve Süleyman Pey­gamberler devrinde onlara geniş bir mülk ve göz kamaştıran bir saltanat verildiği halde sözü edilen tutumlarında bir değişiklik görülmemişti. Şimdi de aynı saltanat verilse, değişen bir şey olmıyacaktır.

b) Kur’ân’ın parmak bastığı mülkten maksat, peygamberlikle birle­şip bütünleşen saltanattır. Dâvud ve Süleyman Peygamberler devrinde ol­duğu gibi. Ama son peygamberin Yahudilere değil bütün milletlere gönde­rilmesi gerekliydi. Çünkü artık kabile ve milletlere birer uyarıcı gönderme devresi sona ermiş, bütün cihana seslenecek Ahir Zaman Peygamberinin gönderilmesi İlâhî murada uygun düşmüştü. Eğer Yahudilerin istediği gibi Hârun hanedanından gönderilseydi, onu millî peygamber ve kendilerine kurtarıcı mesîh ilân edecek ve risâlet nîmetini diğer milletlerden esirge­meye çalışacak, böylece cihan peygamberliği tutucu ve tekelci bir mille­tin ihtirasına terkedilmiş olacaktı. Bu da İlâhî murada uymamaktadır.

O halde mülkten maksat bir «İsrail Devleti» değil, İsrâiloğulları’nın öteden beri bekledikleri bir kurtarıcının çıkıp onları Dâvud ve Süleyman peygamberler devrindeki iki yönlü bir saltanata kavuşturmalarıdır. Kısaca, peygamberlik şeref ve payesidir diyebiliriz.

Nitekim Hazret-i Muhammed (A. S. ) peygamberliğini ilân edince Ya­hudîler, «mülk ve nübüvvete asıl lâyık olan bizleriz, bu hususta Araplara nasıl uyarız? » diyerek İlâhî iradeye karşı çıktılar.

c) «Em» münkatiʹ, istifham inkâr içinse de, «Fe İzâ»daki «Fa» harfi mahzuf bir şarta cezaiyyedir. Bu takdirde çıkarılan sonuç şudur: «Eğer Yahudilere mülk-ü saltanattan bir pay verilse, onlar insanlara bir hurma çekirdeği bile vermezler. » Böylece âyette onlara aslâ mülk verilmiyeceği, devlet kuramıyacakları belirtilmiyor, onların başkalarına karşı cimriliği ve tekelciliği açıklanıyor. Daha doğrusu Yahudilerin karakteri ortaya konu­luyor.

d) 1948ʹde Yahudilerin bir «İsrail Devleti» kurması, bu yorumun hak­lı olduğunu kanıtlamıştır.

e) 54. âyetle, İbrahim ve İsmail soyundan gelen Hazret-i Muhammed’e (A. S. ) sunulan peygamberlik payesine, Yahudilerin haset ettiği belirtiliyor ve zaten daha önceleri de bu soya hem kitap ve hikmet, hem de büyük bir mülk verildiği açıklanıyor. Bu da Yahudilere verilmiyecek olan mülkün bir «İsrail Devleti» kurmaları değil peygamberlik nîmeti olduğunu açıkça gösteriyor. Nitekim Talmudʹda da ifadesini bulan «TANRININ DEVLETİ» inancı vardır. «Ama bu dünyanın dışında göksel (semavî) bir devlet de­ğildir. Bu devletin yeryüzünde Tanrı’nın yönetimiyle ve insanların emeğiy­le kurulması gerekir. Bu devlette bütün kişisel ve sosyal haksızlıklar or­tadan kalkacaktır. İşte bu düşünce Yahudi kavminin varlığının muamma­sının anahtarıdır. Bu inanç ve düşünce onların mutsuzluğa düşmesini ön­lemiştir. Tarihî geleneklerine dayanarak bu ideal devletin kurucularının Tanrıyla kendilerinin olacağına inanmış ve güvenmişlerdir. Yahudilerce Tanrının Devleti Mesîh’le kurulacaktır. » (Musa ve Yahudîler: 1966 İstanbul 357)

Bunun için kendilerinden olmayan peygamberlerin kimini öldürmüş, kimini inkâr etmişlerdir. Hazret-i Muhammedʹin (A. S. ) karşısına çıkmala­rı da buna dayanır. Kur’ân ise onların artık «TANRI DEVLETİ» kuramıyacaklarını, yani onlara böyle bir devlet verilmiyeceğini, son peygamberin onlardan değil, Allah’ın murat ettiği İsmail soyundan geleceğini ve nite­kim öyle olduğunu açıklıyor.

O halde DEVLET ve MÜLK’ten maksat, bir İsrail Devleti değil, onla­rın tabiriyle «TANRI DEVLETİ»dir ki itikadlarına göre MESÎH’in çıkması ve peygamberliğin Yahudilere verilmesidir.

f) «EM»in muttasile olduğunu, daha önce mâna itibariyle bir istifha­mın geçtiğini, ayrı bir yorum olarak sunanlar var. İbn Cerîr ve diğer rivâ­yet yolunu seçen müfessirler bu yorum üzerinde de yeterince durmuşlar­dır. Bu durumda mâna şöyledir: Yahudîler, Mekke müşriklerinin Müslü­manlara nisbetle daha doğru yolda bulunduğunu iddia etmişlerdi. Bunun üzerine «yoksa onlara mülk-ü saltanattan bir pay mı var? » cümlesi atfe­dilerek, «siz onların bu iddialarına mı hayret edersiniz, yoksa mülk­ten nasîpleri olduğu iddialarına mı? Eğer mülkten bir nasîpleri olsa kimseye bir hurma çekirdeğinin oyuğu kadar bile bir şey vermezler. »

Bu yorum, daha çok onların cimriliğinin, hasisliğinin, tekelciliğinin öl­çü ve anlamını yansıtmaya yöneliktir.

Konuyu özetliyecek olursak:

Yahudilere verilmiyecek olan mülk, bir «İsrail Devleti» değildir. Kendi inançlarına göre en büyük kurtarıcıları olarak bekledikleri Mesîhʹin kuracağı bir TANRI DEVLETİ’dir. Kur’ân artık onların bekledikleri Mesihʹin gelmiyeceğini, bir TANRI DEVLETİ de kuramıyacaklarını haber vermekte, son peygamber Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) milletler için tek kurtarıcı bu­lunduğunu ilân etmektedir.

CEHÂLET - CİMRİLİK - HASET

Yahudilerin ellerinde Tevrat bulunduğu halde, putperestleri Müslü­manlara nisbetle daha doğru yolda kabul etmeleri, elbette ki derin bir bil­gisizlik, yaygın bir cehalet eseridir. Cimrilik ise, Allahʹın verdiği nimetleri başkasına vermemek ve bunu kendi tekelinde bulundurmaya çalışmaktır. Haset ise, kendilerinden başkasına Allah’ın nîmet vermemesini temenni etmektir. Böylece cimrilikle haset, nîmetin başkasına verilmemesinde or­taklaşa bir mâna taşımaktadır.

Mefatihü’l-Gayb adlı tefsirde konu bu açıdan ele alınıp açıklanırken deniliyor ki:

«İnsanın iki türlü kuvveti vardır: Biri ilimle, diğeri amelle ilgilidir. Bi­rinci kuvvetin kemâli, bilgidir; noksanı bilgisizliktir. İkinci kuvvetin kemâli, güzel ahlâktır, noksanı ise kötü ahlâktır. Kötü ahlâkın en noksanı ise cim­rilik ve hasettir. Çünkü bu ikisi de Allah kullarına zarar vermenin kayna­ğıdır. Yahudilerin önce cehaletle, yani bilgisizlikle, sonra da cimrilik ve hasetle vasıflandırılmasının iki nedeni vardır: Birincisi, şeref ve rütbede nazarî kuvvet amelî kuvvetten önce gelir ve ona asıl sayılır. Bu bakımdan nazarî kuvvetin diğerinden önce açıklanması gerekir. İkincisi ise, cimrilik ve hasedin meydana gelmesine sebep cehalettir. Mal ve serveti Allah için harcamak, iç temizliğine ve âhiret mutluluğuna yol açar. Mal ve ser­veti biriktirip hayırlı yollarda harcamamak dünyalığı toplayıp elde etme­ğe yol açar. O halde cimrilik dünyaya dâvet eder, âhirete yönelmekten menʹeder. Cömertlik âhirete çağırır, dünyaya kalb ile yönelmekten alıko­yar. Hiç şüphe yok ki dünyayı âhirete tercih etmek katıksız bir cehalettir. Hasede gelince, Allah uluhiyyet nîmetlerini kullarına ulaştırmak ister; za­ten uluhiyyet bir bakıma bu manayı yansıtır. Bunu kıskananlar ise, Allahʹı bu vasfından azletmek basiretsizliğine uğramışlardır. (Çünkü İlâhʹı, uluhiyyetten azletmek mümkün değildir. ) Bu da katıksız bir cehildir. Böylece haset ve cimriliğin asıl sebebinin cehâlet olduğu ortaya çıkmış oluyor. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Yahudi ve Hıristiyanların son dine ve peygamberine karşı olumsuz yöndeki tutumları, bu konudaki cehalet, cimrilik ve haset­leri açıklandı. Peygambere imân edenlerle etmiyenler arasındaki farka dokunuldu. Aşağıdaki âyetlerle bu iki ayrı gruba amellerine uygun verile­cek cezâ ve mükâfat çok anlamlı biçimde belirtiliyor.