Bakara Suresi 55-57. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ قُلْتُمْ يَامُوسَىٰ لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

55.

Hani siz, "Ey Musa! Biz Allah'ı açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayız" demiştiniz. Bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.

Diyanet İşleri

56.

Sonra, şükredesiniz diye ölümünüzün ardından sizi tekrar dirilttik.

57.

Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. "Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin" (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

55 - Ve hatırlayın ki (sizden temsilci olarak yetmiş kişi Musa ile Tûrʹa çıktığınızda): «Ya Musa! Biz Allahʹı açıkça meydanda görmedikçe sana asla inanmıyacağız.. » demiştiniz de yıldırım size çarpmıştı ve siz de bakıp duruyordunuz.

56 - (Bir bakıma) ölümünüzden sonra da şükredersiniz diye sizi (o baygın halden uyandırıp) kaldırmıştık.

57 - Ve (Sinâ çölünde sizi güneşin yakıcı sıcaklığından korusun di­ye) üstünüze bulutu gölge yapmış, üzerinize kudret helvâsı ve bıldırcın indirmiş ve «Size rızık olarak verdiklerimizin iyisinden yeyin, » demiştik. (Fakat onlar bu nimetlerin şükrünü yerine getirmeyip nankörlük etmekle) Bize zulmetmemişlerdi, ama kendilerine zulmetmişlerdi.

İLGİLİ HADÎSLER

«Sizler muhakkak Rabbinizi, bedir gecesinde ayʹı gördüğünüz gibi, (kıyâmet günü) göreceksiniz. » (Buharî - Müslim - Ebû Dâvud - Tirmizi).

«İsrailoğullarından olmasaydı, yiyecek maddeleri bozulmaz, et de kokmazdı. Havvâ (anamızdan) olmasaydı hiçbir kadın kocasına hiyânet etmezdi. » (Buharî - Müslim).

«Kızıla mâyil akmantar, nîmet ve ihsandan (veya kudret helvası gibi külfetsiz elde edilen nîmetten)dir. Suyu göze şifâdır. » (Buharî - Müslim).

«Acve (Medine’nin iyi cins hurması) cennet nîmetinden (veya kudret helvası gibi İlâhî ihsandan)dır. Onda zehire (zehirlenmeye) karşı şifâ var­dır. Mantar da kudret helvası (cinsinden, onun gibi İlâhî ihsandan))dır. Suyu göze şifâdır. » (Tirmizî: Hadîsün hasenün).

TARİHÎ YÖNÜ

Fir’avn (İkinci Ramses olduğu sanılıyor. M. Ö. XIII. yüzyıl) devrinde Mı­sırʹdan çıkan Hz. Mûsâ ve İsrâîloğulları bu uzun ve yorucu göçlerinde birçok İlâhî âyetlere mazhar olmuşlar, bir nice nîmetlere kavuşmuşlardı. Bununla beraber İsrâîloğulları bâzen ümitlenmiş, bazen ye’se düşmüşler­di. Bazen mâneviyata gönül bağlamış, bazen de maddenin câzibesine ka­pılmışlardı. Hazret-i Mûsâ, onları mânen takviye etmek için zaman za­man -Allah’ın izniyle- mu’cizeler göstermiş, vaʹz u nasihatta bulun­muştu. Uzun yolculuğun sıkıntısına tahammül edemiyenler ise, Mısır’dan ayrıldığına hayıflanıyor ve bu üzüntü içinde isyankâr bir tavır takınıyor­du. Bu durum karşısında onları daha fazla inandırmak ve bütün şüphe ve kuşkularını gidermek gerekiyordu. Hazret-i Mûsâ İlâhî emirle Tûr’a çı­karken onların ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi de beraberinde götürdü. Allah ile mükâlemeden sonra huzurdan ayrılan Mûsâ Peygambere dedi­ler ki: Gerçi biz bir takım konuşmalar duyduk, ama Allahʹı apaçık gör­medikçe sana elbette inanmıyacağız. Bunun üzerine -Kur’ân-ı Kerîmʹin beyân ettiği gibi- şiddetli yıldırımlar indi ve hepsini yarı ölü bir vaziyette yere serdi. Tevrat’ın Çıkış kısmında buna temas edilerek deniliyor ki: «Üçüncü gün sabah olunca gök gürlemeleri, şimşekler ve dağ üzerinde koyu bir bulut ve çok kuvvetli boru sesi oldu. Ordugâhta bulunan bütün kavm titredi. »

Hazret-i Mûsâ bu hali görünce: «Ya Rab! Bilirsin ki ben bunları si­zinle olan konuşmama şâhid göstermek için getirmiştim. Şimdi ise hepsi ölmek üzeredir. Milletime dönünce ne söyliyebilirim. Ya Rab! Celâlin hak­kı için bunları kurtar» diye niyazda bulundu. Allah da peygamberinin duâ ve niyazını reddetmedi, onları tekrar hayata çevirdi.

İsrâîloğulları Tih çölünde güneşin sıcaklığından korundular; bir bu­lut parçası hep onlara gölge oldu. Fakat bu yolculukta azıkları bitti, aç­lık tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Cenâb-ı Hakk bir mu’cize olarak üzer­lerine kudret helvasıyla bıldırcın kuşu indirdi. Tevrat’ta bundan bahisle deniliyor ki: «İsrâîloğulları Kızıldeniz’den geçerken bulut onlara gölge ol­maya başlamış; kudret helvası ile bıldırcın kuşunun indirilmesi de Kızıldeniz’le Sinâ çölü arasında başlamış. » Çıkış kitabının 16/13ʹde de şu cüm­lelere rastlamaktayız: «Vaki oldu ki akşamlayın bıldırcınlar çıkıp ordugâ­hı kapladılar ve sabahleyin ordugâhın etrafına çiğ düşmüştü. Düşmüş olan çiğ kalkınca, işte çölün yüzündeki toprağın üzerinde kırağı gibi küçük, yu­varlak bir şey vardı. İsrâîloğulları bunu görünce birbirine dediler ki: Bu nedir? Çünkü onun ne olduğunu bilmiyorlardı. Mûsâ onlara dedi ki: Bu, Rabbin yemek için size verdiği ekmektir. Rabbin emrettiği şey budur. Her biriniz yiyeceğinize göre ondan devşirin, adam başına bir omer (3. 70 litre) olmak üzere canlarınızın sayısına göre her biriniz çadırında olanlar için alacaksınız. Ve İsrâîloğulları böyle yaptılar, kimi çok kimi az devşirdi. Ve omer ile ölçtükleri zaman çok devşirenin fazlası yoktu, az devşirenin ek­siği yoktu, herkes yiyeceğine göre devşirmişti. Mûsâ onlara dedi ki: Sa­baha kadar hiç kimse ondan bırakmasın. Fakat Mûsâ’yı dinlemediler; ba­zıları ondan sabaha kadar bıraktılar ve kurtlanıp koktu. Mûsâ onlara öf­kelendi. » Çünkü Allah’ın Rezzaku’l-âlemîn olduğunda şüpheleri vardı. Bu şüphe onların gönlünden kanaati silip çıkarmıştı. Ve tarih boyunca Ya­hudîlerin bu karakteri değişmemiştir.

AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ

Peygamberler, gönderildikleri kabile ve milletleri ruhen yükseltmek, onlara en güzel ahlâkî yolları göstermek için çalışır, mücadele ve mücâhede ederler. Ayrıca onları yeni baştan organize etmek ve İlâhî prensip­lere uygun bir şekilde yetiştirmek arzusundadırlar. Bu da meşakkatsiz ol­maz. İnsan mermer ise, peygamberler onun heykeltraşıdır. İnsan hakikî vechesini alabilmesi ve asıl kıvamına kavuşabilmesi için bir takım çekiç darbeleriyle onun varlığından parçalar koparılması ve ruhî aydınlığa eri­şebilmesi için de perdahlanması lâzımdır. Hazret-i Mûsâ’nın önderliği sa­yesinde zulüm, işkence ve ibtidaî bir hayatın eşiğini aşan İsrâîloğulları, öz varlıklarına, asıl hüviyetlerine kavuşturulma yolunda bu yontulmanın tatlı taraflarını görünce şımardılar, acı taraflarını görünce tuğyan ettiler; i’tidali muhafaza edemediler. Hazret-i Mûsâ sık sık onları ikaz etti, düş­tükleri küfr u tuğyan çukurundan kurtulmaları için onlara yakîn (= kesin bilgiye dayanan inanç) verecek nitelikte mu’cizeler gösterdi. Fakat onlar bir türlü hissin kesafetinden, maddenin ağından ve gaybı örten perde­den kendilerini kurtaramadılar. Her türlü küstahlığı yaptılar ve birçok mu’cizeler yetmiyormuş gibi bir de kalkıp, dosdoğru inanabilmeleri için Allah’ı apaçık görmeyi şart koştular. Bir nice âyetler, büyük nîmetler, af ve mağfiretler onların maddeye yaslanmış tabiatlerini değiştiremedi.

Demek ki, insan yapısını düzelten, onu asıl hüviyetine kavuşturan, ne mu’cize, ne de keramettir. Yol ve metod bu olmuş olsaydı, İsrâîloğulları islâh-ı nefs ederlerdi. Gerçi o günün metodu, hârikalar göstermek, mu’­cizeler izhâr etmekti. Fakat Yahudîlerin taş kadar katı olan kalbleri yumuşamamıştı. Çünkü asıl yol, peygamberlerin getirmiş olduğu dînî esas, dînî ahlâk ve İçtimaî düzendir. Bunlar maddî görüşten uzak bir şekilde ele alınıp iç varlığımızda disiplinli bir alışkanlık vücuda getirdiği ve bu yolla nefse hâkimiyeti sağladığı gün insan gerçek mânâda insan olabilir.

O halde milletler ve kabileler peygamberlerin getirdiği İlâhî nûra ka­fa ve kalblerini açık bulundurabilmeleri için önce derunî bir disipline muh­taç olduklarını, yaşamaları ve nesli maddî ve mânevî sıhhat içinde devam ettirebilmeleri için İlâhî kanunlara itaatin zarurî ve şart olduğunu bilme­lidirler. Bunun içindir ki Hazret-i Muhammed (A. S. ) milletleri mu’cizeyle değil, ilim ve irfanla, ahlâkî, İçtimaî, İktisadî prensiplerle Hakk’a dâvet et­miştir. İnanmış olan milletler bugün muʹcize aramamakta ve buna ihtiyaç hissetmemekte, ancak Kurʹân’da beyân edilen esas ve prensipleri tahak­kuka çalışmaktadırlar. İsrâîloğulları ise dün olduğu gibi bugün de aksi bir metod uygulamaktadırlar. Bu yüzden tarih boyunca zilletten kurtula­madılar.

İ’TİKADÎ YÖNÜ

(hattâ nerallâhe cehraten) Muʹtezile bu âyetle «Allahʹı görme»nin, mümkün olmadığını istidlâl etmiştir. Mu’tezileden Kadi Abdulcebbâr’a göre «rü’yetül’llah» câiz olmuş olsaydı İsrâîloğulları bu isteklerinden dolayı hışma uğramazlardı. Çünkü gökten inen mâidenin değiştirilmesini istediklerinde böyle bir hal vuku bulmamıştı.

Ehl-i Sünnete göre, Allah’ı dünyada görmek mümkün değilse de âhi­rette keyfiyetsiz olarak görmek mümkündür. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ): «Bedir gecesinde ay’ı gördüğünüz gibi, Rabbinizi göreceksiniz, » buyur­muştur. Bu hadîsi eshab-ı kirâmdan 21 zat rivâyet etmiştir.

İsrâîloğulları dünyada mümkün olmayan bir şeyi istedikleri ve daha önce gösterilen mu’cizelerle yetinmedikleri için Allah’ın hışmına uğramış­lardır. (Bak. Furkan sûresi: 21. Kıyâmet sûresi: 21-22. Enâm Sûresi: 103).

TAHLİLLER

«Cehre». Aşikâr okumak mânâsını taşır. Sonra muayene (ayân-beyân görünmek) mânasında kullanılmıştır.

Baʹs, ölümden sonraki dirilmek veya diriltmek mâ­nâsına geldiği gibi baygınlık ve uykudan kaldırmak mânâsına da gelir. (Kaadi Beyzavî).

Âyette geçen «selvâ» kuşunun Türkçe karşılığında «bıldırcın» ve «yel­ve» diye iki isim gösterilmiştir. Kamûs’ta: «Selvâ» bal’a denildiği gibi bir kuş adıdır da. Mütercime göre, bu kuş, Türkçede «yelve» dedikleri bir kuştur ki pek vahşi olur.

Halbuki yelve kuşu (Flûrya) serçegillerden, serçe büyüklüğünde bir kuştur. Bitkilerle beslenir, ağaçlık ve fundalıklarda, ormanlarda ve mezar­lık gibi tenha yerlerde yaşar. Kafeste de beslenir. Eti doyurucu değildir ve kurak, ağaçsız çöllerde yaşıyamaz. Bu bakımdan Tîhʹte İsrâiloğulları’na indirilen kuşun, bıldırcın olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bıldırcın, tavukgiller takımının sülünler familyasından eti çok makbul ve doyurucu, göçücü bir kuştur. Boyu 15 cm. uzunluğundadır. Avrupa, Orta Asya, Af­rika ve Anadolu’da yaşar. el-Müncid Lügatinde de «selvâ»nın «sumânâ (bıldırcın) olduğu kaydedilmiştir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud yukarıda geçen âyetlerle, İsrâîloğulları’na ver­miş olduğu dünyevî nîmetleri kısmen hatırlattı. Bu âyetlerle de hem dün­yevî, hem de dînî nîmetlerini beyân ederek onları tevbe ve istiğfara dâ­vet ettiğini ve kurtuluş yollarını onlara açıkladığını, Beytülmakdisʹe gir­me imkânlarını kendilerine kolaylaştırdığını hatırlatıyor. Fakat İsrâîloğulları Beytüʹl-Makdis’e ulaşınca her şeyi unuttular; içeri girmeye bir türlü cesaret edemediler, daha doğrusu Allah ve Resûlünün vaʹdine güven­mediler, kendi yanlış düşüncelerine göre hareket ettiler. Bu yüzden üzer­lerine kötü bir azâb indi.

Nankör ve basiretsiz bir milletin İlâhî buyruklara, kâinattaki câri düzene isyân etmeleri sebebiyle üzerlerine murdar bir azâbın indiği, yaşa­yan milletler için büyük bir ders ve ibret levhasıdır. İşte Kurʹân bunu öğ­retmek istiyor.