Kehf Suresi 54-59. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ وَكَانَ الْاِنْسَانُ اَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُوا اِذْ جَاءَهُمُ الْهُدٰى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْاَوَّلِينَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلًا وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ اِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُوا اٰيَاتِي وَمَا اُنْذِرُوا هُزُوًا وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّهِ فَاَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ اِنَّا جَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي اٰذَانِهِمْ وَقْرًا وَاِنْ تَدْعُهُمْ اِلَى الْهُدٰى فَلَنْ يَهْتَدُوا اِذًا اَبَدًا وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلًا وَتِلْكَ الْقُرٰٓى اَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِدًا

55.

Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.

Diyanet İşleri

55.

İnsanlara hidayet geldikten sonra onların inanmalarına ve Rab'lerinden mağfiret dilemelerine, ancak, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesi, ya da kendilerine azabın göz göre göre gelmesi (yönündeki beklentileri) engel olmuştur.

56.

Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkar edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.

57.

Kim, kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutandan daha zalimdir? Şüphesiz biz, onu anlamamaları için, kalplerine perdeler gerdik, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayet bulamazlar.

58.

Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Eğer yaptıkları yüzünden onları (dünyada) cezaya çarptırsaydı, elbette azaplarını çarçabuk verirdi. Hayır, onlar için belirlenmiş bir gün vardır ki (o gün gelince) hiçbir kurtuluş çaresi bulamazlar.

59.

İşte zulmettiklerinde yok ettiğimiz memleketler.. Helak edilmeleri için de belli bir zaman tayin etmiştik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

54- And olsun ki biz bu Kurʹânʹda insanlara (bilgiler, ibretler ve öğütler alınacak) her türlü misâli birer birer, tekrar tekrar açıkladık. İn­san her şeyden çok tartışıp durandır.

55- Kendilerine doğru yolu (gösteren) geldiği halde insanları imân etmekten ve Rablarından bağışlanmalarını dilemekten alıkoyan şey, ken­dilerine de öncekiler hakkında uygulanan (ilâhî) sünnetin gelmesini veya azâbın kendilerine yönelip gelmesini(ni beklemeleri)dir.

56- Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak gön­deririz. Küfredenler ise, hakkı bâtıla yerinden kaydırıp çürütmek için uğ­raşıp dururlar. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alay konusu edinirler.

57- Rabbinin âyetleri kendisine öğüt yollu hatırlatıldığı halde ondan yüzçevirenden ve ellerinin önce işleyip öne sürdüklerini unutandan daha zâlim kim vardır? Şüphesiz ki biz onların kalpleri üzerine anlamalarını en­gelleyecek perdeler gerdik ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Onları doğ­ru yola çağırsan, yine de doğru yolu aslâ bulamazlar.

58- Rabbin rahmet sâhibi olup bağışlayandır. Eğer onları kazanıp elde ettiklerinden dolayı yakalayıp (hesaba çekseydi) herhalde onlara azâbı acele ederdi. Ama onlar için vaʹdedilen bir vakit vardır; (o vakit ge­lince artık) ondan kaçıp sığınılacak hiçbir yer bulamıyacaklardır.

59- İşte zulmettikleri zaman yok ettiğimiz kasabalar(ın kalıntıları or­tada)! Onların da yok edilmelerine bir süre belirlemiştik.

İLGİLİ HADÎS

Hz. Ali (R. A. ) anlatıyor:

- Bir gece saatinde Resûlüllâh (A. S. ) kapımıza geldi. Benle Fatıma uyuyorduk. «Kalkıp namaz kılmaz mısınız? » diye seslendi. Ben de: «Ya Resûlellah! canlarımız Allahʹın kudret elinde bulunuyor. O dilediği zaman bizi kaldırır» dedim. Peygamber (A. S. ) Efendimiz benim bu sözüm üzerine bir şey demeden ayrılıp gitti. Sonra işittim ki, Efendimiz (A. S. ) giderken eli­ni dizine vurup, «Şu insanlar her şeyden daha çok tartışıp çekişirler! » bu­yurmuştur. (Buharî/teheccüd: 5, tefsîr: 18, i’tisam: 18, tevhîd: 31- Müslim/müsafirin: 206- Ahmed: 1/112)

KURʹÂNʹDA TEKRARLANAN VE AÇIKLANAN HUSUSLAR

«And olsun ki biz bu Kurʹânʹ­da insanlara (bilgiler, ibretler ve öğütler alınacak) her türlü misali birer bi­rer, tekrar tekrar açıkladık.. »

Kurʹân, insanın sayısız ihtiyaçlarını karşılayacak zenginlikte indiril­miş; beşer hayatını düzende tutacak hükümler, öğütler, ibretler, vaʹdler ve vaîdlerle donatılmış ve bilimsel araştırmaya imkân yermek için ana fikir­ler, temel bilgiler getirmiştir.

Bazı hükümler, va’dler, vaîdler, misal ve öğütler yer yer tekrarlanır. Aslında bunlar birer tekrar değildir. Çünkü her biri bulunduğu cümle için­de, bağlı bulunduğu konu çerçevesinde farklı mana ve hükümler taşır. İlk bakışta tekrar gibi görünmesi, konuya karşı insan idrâkini uyanık tutmak içindir, aynı zamanda hafızada bıraktığı izi derinleştirmek gibi bir amaca yöneliktir. Nitekim yer yer bunun açıklamasını misallerle yapmış bulunu­yoruz.

İnsan kafasının ürünü olup onun kaleminden çıkan ve bazı konuları, misalleri ve görüşleri yer yer tekrarlayan her kitap bıkkınlık verir. Hatta aynı paragrafta aynı cümle, ya da kelimenin iki, üç defa tekrar edilmesi, onun akıcılığını, çekiciliğini düşürür; okuyucusundan iyi bir not almaz. Çünkü insan, yaptığı tekrarı ayrı hükümlere veya öğütlere yöneltip deği­şik manalar verecek, muhatabının kafasında farklı bilgiler doğuracak güç­te değildir.

İşte Kur’ân’ı diğer bütün kitaplardan ayıran özelliklerinden biri de budur. Nitekim yukarıda da değindiğim gibi, biz tefsirimizde onun bu özel­liğinin inceliğini ve hikmetinin zerafetini zaman zaman işleyip açıklama­ya çalıştık.

Kuru ve kısır bir meâli veya İlmî değeri olmayan bir tefsîri okuyan ki­şilerin Kurʹân hakkında bazan hayal kırıklığına uğradıklarını duymakta­yız. Bunun sebeplerinden biri, Kurʹânʹdaki yücelik ve inceliği, İlâhî hikmet ve metodu idrâk edememelerindendir. Buna tam olmasa bile, yakın bir örnek vermek istersek, yüksek seviyede hukukçuların hazırladığı bir ana­yasayı gösterebiliriz. Hukukî bilgisi olmayan, yasanın gerekçesini bilme­yen bir kişinin onu okuyup anlaması ne derece doyurucu olur? Kur’ân ise, kıyas ölçüsüne girmeyecek bir güç ve kudrette hazırlanıp indirilmiştir. O bütün çağlara, sosyal gelişmelere, gelişen ilimlere ve milletlere seslen­mektedir. Alanı bu kadar geniş olan bir kitabı dosdoğru anlayabilmek için mutlaka uzman kalemlerden çıkan kapsamlı, plânlı ve proğramlı tefsîre ih­tiyaç vardır.

HER UZMAN, KURʹÂNʹDA KENDİNE AİT BİR ŞEYLER BULABİLİR

Kur’ân çok yönlü, çok kapsamlı bir kitaptır. Bütünüyle İlâhîdir. Her sınıf insana rehber olacak, yol gösterecek yüksek anlamda bir kudrettir. O bakımdan bilgi ve kültür seviyesi ne olursa olsun, herkes uzmanlığı, kül­türü, bilgisi, zekâsı ve idrâki nisbetinde Kurʹân’dan nasibini alabilir.

Şüphesiz ki, bu dediklerimiz boş bir övgü, delilsiz ve dayanaksız bir abartma, ya da Kurʹân’ın yüceliğini yansıtma babında edebî bir yakıştır­ma değil, gerçeğin kendisidir. Buna birkaç misal vermek suretiyle merak­lıları aydınlatmaya çalışalım:

a) Yüksek düzeyde bir fizik âlimi, yerkürenin iki ayrı hareketi, bu­lutların elektrik üretmesi, yer ile gökteki cisimlerin önceleri tek bir parça halinde olduğu, zira ikisinde aynı elementlere rastlandığı hakkında ana fikirler, temel bilgiler bulabilir.

b) Uzman bir biyolog, insanın yaratılışı, hücrelerinin taşıdıkları canlı­lık vasıfları, sperma ve dölyatağı, ceninin ana rahmindeki gelişme safha­ları hakkında temel bilgiler görebilir.

c) Bir hukukçu, ahkâm-ı şahsiyye, aile hukuku, devletler hukuku, ka­mu hukuku ve hukukun diğer dallarıyla ilgili birçok hükümleri, ana fikirleri bulup çıkarabilir.

d) Eğitimci, uzman pedagog lüzumu kadar malzeme toplayabilir.

e) İş adamı, iş ahlâkının bütün inceliklerine rastlayabilir.

f) Devlet adamı, halkı idâre etme sanatının ana hatlarını, idare eden­le, idâre edilenler arasındaki münasebetin kural ve prensiplerini bulup tes­bit edebilir.

g) Uzman bir iktisatçı, İktisadî konularda kendine göre, bölümler, fi­kirler, temalar bulabilir.

h) Yine uzman bir psikolog, insan ruhunun birçok yanlarını, incelik­lerini seçip lüzumlu malzemeyi toplayabilir.

İşte ilgili âyetle Kurʹân’ın bu çok yönlülüğüne işâret edilerek ilgimiz uyandırılmak istenmektedir: «And olsun ki, biz bu Kurʹân’da insanlara (bil­gi, ibret ve öğüt) olacak her türlü misali (konuyu) birer birer, tekrar tekrar açıklamışızdır. »

İNSAN EN ÇOK TARTIŞAN BİR CANLIDIR

«İnsan her şeyden çok tartışıp duran­dır. »

Tartışma duygusu insanda yaratılıştan mevcuttur. Sonra doğup bü­yüdüğü çevre ya bunu geliştirir, ya da köreltir; ya meşru sınırlar içine alıp insaf ölçülerine döndürür, ya da başı boş bırakıp onu mütecaviz, kırıcı, saygısız yapar. Bilindiği gibi, tartışma; benzerleriyle yarışa çıkıp üstün gelme isteğinden kaynaklanır. Ancak bu istek ve doğurduğu tartışmanın temelinde cehalet ve bencillik varsa, kötü ve tehlikeli sonuçlar doğurur ve­ya doğurabilir. Bunun aksine temelinde ilim, irfan, hakkaniyet ve sağlam imân varsa, çok yararlı sonuçların meydana çıkmasını sağlamaya vesîle olur. Nitekim İmam Şâfiî diyor ki: «Ne kadar bir ilim adamıyla bir konu üzerinde görüş alış-verişinde bulundumsa, mutlaka hakkın onun dilince tecelli etmesini Allahʹtan diledim, onun mahçup olmamasına özen göster­dim.. » diyerek tartışmayı bencillik duygusunun dışında tutmayı, ahlâk ve fazîlet çerçevesine almayı ve insanları mahçup etmek için en küçük bir girişimde bulunmamayı tavsiye etmiştir.

Kurʹân-ı Kerîm insanın psikolojik yapısında yer alan bu duyguyu, kü­für ve cehaletle birleştiği için yermekte, fakat insanın bu duygu ile doğ­duğuna işâret ederek yararlı bir seviyeye getirilmesini, meşru sınırlar için­de tutulmasını öğütlemektedir.

FELÂKET GELİNCE UYANMAK

«Kendilerine doğru yolu (gösteren) geldiği halde insan­ları imân etmekten ve Rablarından bağışlanmalarını dilemekten alıkoyan şey, kendilerine de öncekiler hakkında uygulanan (İlâhî) sünnetin gelme­sini veya azâbın kendilerine yönelip gelmesi(ni beklemeleri)dir. »

İnsanlardan bir çoğu felâket ve musîbet kamçısını âdeta bekler durur. Bunun için ne peygamberi, ne de din mürşitlerini dinlerler. Kulakları hak­ka karşı tıkalı, gözleri kör, kalpleri ters dönmüştür. Daha çok duygularının esiridirler. Ancak gözleriyle gördüklerine inanırlar. O yüzden akıllarının alanını iyice daraltırlar, daha doğrusu akıllarını duygularının emrine verip nefislerinin hevesleri peşine takılırlar.

Bir kısmı da kendilerini duygusallığın dar çerçevesinden çıkarıp akıl­larını ilimle birleştirerek görüş ufuklarını hayli genişletirler. Bununla be­raber kâinattaki denge ve düzende ilâhı damgaya dikkat etmedikleri için yaratanı dosdoğru tanımazlar. O bakımdan kitap, peygamber, kabir, âhiret, hesap, cezâ, mükâfat ve ebedî hayat hakkında hep şüpheci davranır­lar.

Bunun sebebi açıktır:

Duygunun alanı dar ve çoğu zaman karanlıktır. Akılla birleşip onun rehberliğini kabul ederse, hareket alanı genişler ve önünü görmeğe baş­lar. Bu kadarı da yeterli değildir. O halde aklın da bir güce, yönlendirici bir kudrete ihtiyacı vardır, o da ilim ve irfandır. Bu birleşme ile aklın da gö­rüş ve tesbit alanı hayli genişler, bilgi ve görgüsü artar. Ama bu düzeyde olan kişi her zaman, içinde bir boşluğun varlığını, ruhundan yükselen bir sesin, bu boşluğu bir an önce doldurmasını istediğini duyar. Böylece çok ilerisini karanlık görmeğe başlar ve ümitsizlik bir kâbus gibi sık sık üze­rine çöküp ağırlık yapar. Bu kâbustan kurtulmak için bilgisini, aklıyla bir­likte harekete geçirip arayışa başlar; kâh inkâra, kâh ikrara yönelir. Der­ken bir bocalama havasına girmiş olur.

Bu durumda olan kimse, akılla birleşen ilmini din ve imânla birleştirip bütünleştirirse, ufku genişler, yolundaki engeller bir bir kalkar, içini kemi­rip sıkan umutsuzluk yerini umut ve güvene terkeder. Böylece ruhundaki boşluğu en uygun şekilde doldurur ve buna ne kadar çok muhtaç bulun­duğunu daha iyi anlamaya başlar. Sonra da kendisine doğru yolu göste­ren Cenâb-ı Hakkʹın önünde eğilerek teslimiyet gösterir.

ALLAH DÜNYADA HESABI DA, AZÂBI DA ACELE ETMEZ

«Rabbin rahmet sâhibi olup bağışlayandır. Eğer onları kazanıp elde ettiklerinden dolayı yakalayıp (hesaba çekseydi) elbette onlara azâbı acele ederdi. Ama onlar için va’dedilen bir vakit vardır; (o vakit gelince ar­tık) ondan kaçıp sığınacak hiçbir yer bulamıyacaklardır. »

Dünya olgunlaşma, hayatın anlamını anlama, zevkini alma, çilesini çekme, nîmetin külfet karşılığında gerçekleşeceğini idrâk etme yeridir. Âhiret ise, hesap, mükâfat ve cezâ yeridir. Bu öyle bir sünnet, yani İlâhî kanundur ki değişmez. Eğer dünya işlenilen iyilik ve kötülüklerin, sevap ve günahların Allah tarafından hemen uygulanacak hesap, cezâ ve mü­kâfat yeri olsaydı, düzen bozulur, âhiretin anlam ve hikmeti kalkardı ve o takdirde dünyada ölümsüz bir hayatın sürmesi gerekirdi. Öyle olunca da dünya insanlara çok dar gelir, büsbütün bir çıkmaza düşülür ve denge di­ye bir şey kalmazdı. Ayrıca kötülük işleyene Allah tarafından hemen azâp verilme kanunu câri olsaydı, insanlar ister istemez kötülükten kaçınacak­lar, benimsemedikleri halde iyi görünmeğe çalışacaklardı. O zaman da aklın, idrâkin, irfanım ölçü ve değeri olmaz, insan bir robot misali dar bir çerçeve içinde kalmaya mahkûm olurdu.

İşte bu ve benzeri mahzurlar ortaya çıkmasın diye Cenâb-ı Hak dün­ya hayatını ezelde hazırladığı mükemmel bir plâna ve düzenlediği kusur­suz bir proğrama bağlamış ve insanların birbirlerini denetlemesini emret­miştir. Artık ne kimsenin iyiliklerinden, ne de inkârcıların kötülüklerinden dolayı o plân ve proğramını değiştirmez, kurulan hayat düzeni hedefine doğru ağır adımlarla ilerler. Bunun için «Dünya âhiretin tarlasıdır. İyi ve kötü ameller bu tarlaya atılır, âhirette filizlenip ürünleri harman edilir» de­nilmiştir.

Peygamberlerin de görevi, bu iki hayatı bütün özellikleriyle, hikmet ve amaçlarıyla anlatıp insanları irşat etmektir.

HAK VE BÂTIL KAVRAMLARI

Dünyanın kuruluş düzeninde bu iki kavrama yer verilmiştir. O bakım­dan hak ile bâtılın sürtüşme ve tartışması ilk insanla başlamış ve insan­oğlunun son bulmasıyla son bulacaktır. Neden bu iki zıt kavram? Çünkü biri diğeriyle hem daha iyi bilinmekte, hem de daha ölçülü ve anlamlı ge­lişme imkânı bulabilmektedir. Zaten dünya hayatı zıtların cirit attığı, sürtü­şüp tartıştığı, çarpışıp vuruştuğu bir ortam özelliğindedir. Dünya olmasının da anlam ve hikmeti budur. Böyle olmasaydı, insanın dünyaya getirilme­sine gerek kalmazdı. Çünkü hayatın tadını, ölçüsünü almanın, çilesini çek­menin gerçek yüzünü, zıtların sürtüşmesi ve tartışması tanıtıp öğretir. Toplumu bu duygu harekete geçirir, fertler böyle bir ortam içinde durma­dan çalışıp mücadele etme ihtiyacını duyarlar.

Öylece insanlar bulundukları yöre ve çevreye, yer aldıkları sosyal mu­hite göre bu iki zıt kavramdan birine sahip çıkarlar. O nedenle fikirler mü­sademeye yönelir, araştırma ve incelemeler yapılır; eğitim ve öğretim proğ­ramları düzenlenir. Derken çeşitli alanlarda yarışmalar başgösterir.

Bâtıldan yana olanlar ise, hakkı yerinden kaydırıp çürütme çabasın­da bulunurlar. Çünkü yetişme tarzları, eğilimleri, aldıkları bilgi ve edindik­leri fikir birikimi sebebiyle hakka ters düşmüşlerdir. O bakımdan kendile­rini için için rahatsız eden bu kavramdan kurtulmak için onu çürütüp be­lirsiz hale sokmak gerekir. Bunun için de ardı-arkası kesilmeyen müca­deleye girişirler, nefisleri hep önde yürür. Bâtılı ideolojik kalıba döküp çe­kici hale getirme gayretleri sürüp gider. Kutsal değerlere inanmazlar, İlâ­hî âyetleri alay konusu edinirler. Dinin afyon olduğunu savunurlar. Kur’ân için «çöl kanunu» veya «ilkel insanlara göre düzenlenmiş bir kitap» diye birtakım gerçek dışı yakıştırmalarda bulunurlar. Hürriyeti tek taraflı ka­bul ederler. Şirretlik, şarlatanlık ise değişmeyen sanatlarıdır.

Hak ise, hiçbir zaman şarlatan ve şirret değildir ve olamaz da.. O hep ağır başlıdır, temkinli adımlarla ilerler. Hoşgörü onun mizacı, sabır onun kalkanı, imân değişmeyen temeli, fazîlet mayasıdır. Güzel ahlâk onun ren­gi, terbiye onun karakteridir. İlim rehberi, sağduyu yardımcısı, akıl destek­çisidir. Hak haklılığını isbat edinceye kadar bu vasıflarını eksiltmez, bila­kis artırır. Demagoji yapmaz. Gerçek ortaya çıkınca tereddüt etmeden ka­bul eder.

O halde hakkın üstün gelmesinin bazı şartları söz konusudur ki, on­lara kısmen işârette bulunduk. Hakkı temsil eden, ya da savunanlar, o şartlar ve sıfatlarla kendilerini behemahal donatmalıdırlar. Şüphesiz bu da bir eğitim ve öğretim işidir.

BÂTILI SAVUNANLARIN KALPLERİ KILIFLIDIR

«Şüphesiz ki biz onların kalpleri üzerine, anlamalarını engelleyecek perdeler gerdik ve ku­laklarına da bir ağırlık koyduk.. »

Bâtılı savunanların içlerindeki katmerleşmiş inkâr, kalbin yüce âleme açılmasına, ya da yüce âlemden inen feyiz ve rahmet havasını almasına engel teşkil eder. Bu mânevî bir perde, ya da kılıftır ki, kalbi bütünüyle ku­şatır. O bakımdan tesiri kalpten kulağa vurup sağduyuyu mefluç hale ge­tirir ve artık öylesinin Hakk’ın sesini işitmesi zorlaşır ve bazan da imkân­sız hale gelir.

İşte Allahʹın inkârcıların kalpleri üzerine perde germesinin ve kulak­larına bir ağırlık koymasının yorumu budur. Fiillerin Allah’a nisbet edilme­si, suçlu günahkârların Oʹnun sünnetine ters bir yol tutmalarını düşünme­mize yönelik bir anlatım tarzıdır.

İnsanın iç âleminde öyle cereyanlar, değişmeler, tıkanmalar, duygu­suzluklar dönüp dolaşır ki onları görmek, ya da dıştan bakıp hemen anla­mak mümkün değildir. Kalp nasıl kılıflanır, ya da İlâhî feyiz ve inâyeti al­maya nasıl hazır duruma gelir? Bunu anlayabilmek için küfrün ve karşıtı olan imânın ruh iklimi üzerindeki tesirlerini bilmemiz gerekmektedir. Ruh üzerindeki bilimsel araştırmalar henüz bu incelikleri anlayamamış ve an­layamadığı için de tatminkâr bir çözüm getirememiştir. Bu konuya en do­yurucu yaklaşımı, Kur’ân ve hadîslerin ışığı altında İslâm tasavvufu sağ­lamıştır.

Kalbin hakiki imân cevherinden mahrum kalması, ruha sıkıntı ve bu­nalım verir. Bu sıkıntı sinir sistemine sirayet eder; derken inkarcının büs­bütün inat ve sapıklığını, körlük ve sağırlığını artırır. İnkâr genellikle ümit ve güven veren bir amaca yönelmediği için, ruhun yüce âlemle olan irti­batını dumura uğratır. Böylece her geçen gün hak ile aralarındaki mesafe açılır ve ona karşı amansız bir hasım kesilir.

Şüphesiz bu hal, ruhî ve kalbı bir marazdır ki, tedavisi çok zordur Meğer ki Cenâb-ı Hak hidâyet vermiş ola..

O bakımdan ilgili âyetle «Onları doğru yola çağırsan elbette doğru yo­la gelmezler.. » buyurularak, bu marazın ne kadar müzminleştiğine işârette bulunulmaktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’da insan için luzumlu olan konuların bir bir açıklandığı belirtildi. İnkârda ısrar eden sapıkların dönüp geçmişte o yüzden meydana gelen elim olaylara bakmaları hatırlatıldı. Peygamber­lerin insan aklını ve düşüncesini doğruya yönlendirme göreviyle gönde­rildiklerine işâret edildi. İlâhî teblîğ ve irşattan yüz çevirenlerin kendilerine nasıl haksızlık ettikleri konu edilerek Allahʹın geniş rahmet ve mağfiret sâhibi bulunduğu, plânı gereği azâp etmekte aceleci olmadığı anlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamber ile Allah’ın salih kullarından bir kul (Hızır) arasında geçen ve bize bilmediğimiz çok şeyler öğreten ta­rihî kıssanın önemli safhaları, ibretli yanları anlatılıyor. Böylece ledünnî il­min farklı ölçüde tecelli ettiği, bir peygambere verilen bilgi ile, sâlih bir kula, büyük bir veliye verilen bilgi arasında birtakım farklı yanların olduğu izah ediliyor.