MEÂLİ:
49- Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuğu bağışlar, dilediğine erkek çocuğu bağışlar.
50- Veya onları erkekli dişili çift (ikiz) olarak verir. Dilediğini de kısır bırakır. Şüphesiz ki O, bilendir, kudreti her şeye yetendir.
51- Allahʹa yaraşır ve yakışır olmaz ki, bir insanla konuşsun, ancak ya vahiy ile, ya perde arkasından konuşur, ya da elçi gönderip kendi izniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, yücedir, hikmet sâhibidir.
52- Ve böylece kendi emrimizden sana (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) vahyettik. Oysa sen, kitap nedir, imân nedir, bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık ve sen gerçekten dosdoğru yolu gösterensin!
53- Göklerde ne varsa, yerde ne varsa kendisine ait olan Allahʹın yolunu gösterirsin. Haberiniz olsun ki, işler (eninde sonunda) Allah’a döner.
İNİŞ SEBEBİ
Yahudilerden birkaç kişi, hakkı inkâr ettiklerini dolaylı şekilde ifadeye çalışarak, Hz. Muhammed’e (A. S. ): «Musa Peygamberʹin Allah ile konuşup O’nu gözleriyle gördüğü gibi, sen de Allahʹı görüp kendisiyle konuşsan ya» dediler. Bunun üzerine 51. âyet indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/100)
İLGİLİ HADÎS
Şüphesiz ki Ruhu’l-kudüs kalbime şöyle fısıldadı: «Hiçbir canlı, rızkını (ve ecelini) tamamlamadan elbette ölmez. O halde Allah’tan korkun da rızkınızı güzel meşru yoldan arayın. » (Buharî/bed’-i vahiy: 1/3)
VARLIK ÂLEMİ ÖNCEDEN PROGRAMLANMIŞTIR
«Göklerin ve yerin mülkü Allahʹındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuğu bağışlar, dilediğine erkek çocuğu bağışlar.. »
Cenâb-ı Hakkʹın öncesiz ve sonsuz olan ilmi ve kudreti dünyaya gelecek insanların ve diğer hayvanların sayısını belirleyip belli bir sınırda tutarken, onların erkek ve dişi nisbetini de belirlemiş; rızık ve ecellerini proğramlamıştır. Ancak Oʹnun bu belirleme ve tesbitinin bir kısmı, insanların dünyada bulunacakları ortam ve şartlara göre, kendi cüz’î irâdeleriyle hayatlarını değerlendirmeleri dikkate alınarak yazılıp proğramlanmıştır.
Şüphesiz yer yer belirttiğimiz gibi, bu genel anlamda bir kıstas değildir. Bazı hususlarda ortam ve şartların ve cüzʹî irâdenin hiçbir tesiri yoktur ve düşünülemez de; onlar bütünüyle İlâhî takdîre bağlı olarak düzenlenip proğramlanmıştır. İnsanın dünyaya getirilmesi ve bunun tarihi; varlığın işleyişi, gelişmesi ve canlıların düzenli yayılması; belli orana göre türlere ayrılması ve türden türe geçişin olmaması hep ezelî takdîre bağlı olaylardır. İnsan irâdesinin bu ve benzeri konular üzerinde rolü yoktur.
Konuyu biraz daha anlaşılır düzeye getirmemiz için bir iki misâl daha vermemizde yarar vardır. Şöyle ki: Kadının erkek veya kız çocuğu doğurması, irâdesinin dışında bütünüyle biyolojik bir olaydır ki ezelî proğrama bağlıdır. Savaşlarda kadın-erkek dengesinin sayısal olarak bozulması, bu iki cins arasındaki dengeyi bozmaktadır. Meselâ Birinci Cihan Harbi’nde birçok ülkelerde bu dengesizlik çok açık şekilde ortaya çıkmış oldu. O kadar ki, bazı yerlerde bir erkeğe karşılık yirmi kadın bulunuyordu. Ne var ki, İlâhî denge kanunu hükmünü yürütmeye başladı ve çeyrek asır geçmeden denge kendiliğinden sağlanmış oldu. İşte bu olayda da, yani bozulan dengenin sağlanmasında insan irâdesinin pek rolü yoktur.
Gerek denizde, gerekse karada yaşayan canlıların çoğunun birbirlerini yiyerek hayatlarını devam ettirmeleri de sözünü ettiğimiz İlâhî denge kanununun ayrı bir tezahürüdür. İnsanların bilgisizce el uzatması yer yer ve zaman zaman bu dengeyi bozmaktadır.
49. âyette, «Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.. » cümlesi ile her şeyde, plânlı ve proğramlı şekilde yegâne tasarrufun Allahʹa ait bulunduğu açıklanmakta ve insan irâdesinin dar bir alanda rolü bulunduğuna işârette bulunulmaktadır.
Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle, denge ve düzenleme kanunu hakkında ana fikir, temel bilgi verdikten sonra, konuyu iki sıfatına bağlamak suretiyle düşünce ufkumuzu genişletiyor: Alîm ve Kadîr. Birinci sıfatla, bütün bu düzenleme ve dengelemenin; plânlama ve proğramlamanın İlâhî ilimle belirlendiği; ikinci sıfatla, her şeyin O’nun sınırsız kudretiyle vücut bulup varlık alanına getirildiği vurgulanıyor.
VAHYİN ÜÇ AYRI YOLU VE YÖNTEMİ
«Allah’a yaraşır ve yakışır olmaz ki, bir insanla konuşsun, ancak ya vahiy ile, ya perde arkasından konuşur, ya da elçi gönderip kendi izniyle dilediğini vahyeder.. »
Vahiy: Anlatma, ilhâm, seri işâret gibi manalara gelir. Dinî terim olarak bunun üç ayrı iniş ve ilka yolu vardır ki, onlar 51. âyetle açıklanmaktadır. Şöyle ki:
1- Seri işâretle bir anda kalbe ilka,
2- Perde arkasından kalbe sesleniş,
3- Melek vasıtasıyla kalbe ilka..
Allah Kelâm’ı bu üç yol ve yöntemle beşer kalbine ilka edilir. Cenâb-ı Hak öncesiz ve sonrasız olduğu; nicelik ve nasıllığı bilinmediği; zaman, mekân ve cisimlikten pâk ve münezzeh bulunduğu için Oʹnu görmek (dünyada) mümkün değildir. Çünkü bizim görme yeteneğimiz sınırlıdır ve ışıkla eşya arasındaki irtibatla ilgilidir. Allah ise, sınırsızdır ve ışıkla irtibatlı veya kayıtlı değildir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin Mi’rac Gecesi, baş gözüyle Cenâb-ı Hakkʹı gördüğü rivâyeti -eğer sıhhatında şüphe yoksa- yorum ister bir muhtevadadır. Diyebiliriz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Mi’racʹa çıkarken bedeni bütünüyle ruhuna dönüşmüş ve öylece zaman ve mekân kaydından bir bakıma kurtulmuş ve o ruhanî halde Rabbim görme bahtiyarlığına erişmiştir. Tabii Onun görmesinin nasıl olduğunu kesin çizgileriyle ortaya koymamız mümkün değildir; o hale ve inen tecelliye has bir rü’yettir.
Vahiy, bazan arada melek olmaksızın çok seri şekilde kalbe inmesi ve kalbin onu anlayıp kavramasıyla gerçekleşir. Bazı peygamberlere vahiy böyle tecelli etmiştir. Öyle ki, İlâhî «kelâm»ın önce nura, yani surete yönelip ışık görünümünde inmesi ve öylece suretten surete intikali söz konusudur. Medyenʹden dönerken Musa Peygamberʹe inen vahiy bu cümledendir. Yani İlâhî «kelâm», nur görünümünde önce ağaçta tecelli etmiş ve oradan Musa Peygamber’in kalbine seslenmiştir. Bunun hikmetini Şeyh Muhyiddîn Arabî (K. S. ) şöyle açıklamıştır:
«Vahiy İlâhî kelâmdır, vasıtasız ona muhatap olmaya beşer gücü yetmez. O bakımdan bazı peygamberlerden yana önce surette nur görünümünde tecelli eder, sonra da oradan vahiy edilecek peygambere intikal sağlar. Bu durumda insan o tarz hitaba dayanabilir. »
Üçüncüsü, melek vasıtasıyle yapılan ilka ve tefhîmdir. Bu da üç kısma ayrılır:
a) Uyku ile uyanıklık arasında bulunan peygamberin kalbine meleğin ilhâm ve ilkada bulunması,
b) Uyanık bir halde iken, bir surete temessül etmeksizin meleğin getirdiği vahyi kalbe ilka etmesi,
c) Meleğin insan suretine girerek konuşması veya kalbe fısıldaması..
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin: «Şüphesiz ki Ruhuʹl-kudüs kalbime fısıldadı» buyurması, bu cümledendir. İbrahim ve Lût’un (Salât-ü selâm ikisine de olsun), insan suretinde temessül eden meleklerle konuşması, bunun ayrı bir tezahürü sayılır.
Meleğin insan suretine girmesine gelince:
Melekler sadece nurdan yaratılmış, «cism-i latîf»tirler. Baş gözüyle onları görmemiz mümkün değildir. Ancak Mi’rac Gecesiʹnde olduğu gibi, bedenin ruha dönüşmesiyle meleği asıl suretinde görme imkânı Resûlüllahʹtan yana doğmuştur. Vahyin ilk inmeye başladığı dönemde ve bir de Arafat’ta Resûlüllah’ın Melek Cebrailʹi asıl suretinde görmesi de böyle bir hal içinde gerçekleşmiştir.
Normal hal ve vakitlerde ise, Melek Cebrâil’in, daha çok Ashab-ı Kirâm’dan Dihye el-Kelbî (R. A. ) suretine girerek Hz. Peygamberʹe (A. S. ) gelmesinin sebebi budur; yani o anlarda Resûlüllah’ın (A. S. ) bedeni ya kısmen, ya da tamamen ruhuna dönüşmüş bulunmuyordu.
ALLAH, DİLEDİĞİNİ VAHYEDER
«Kendi izniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, yücedir, hikmet sahibidir. »
Cenâb-ı Hak, insan hayatını denge ve düzende tutmak; dünya ile âhiret hayatını amacına uygun ölçü ve anlamda yürütmek için peygamberlere dilediği hüküm ve tavsiyeleri vahyeder. Kişilerin arzusu doğrultusunda hüküm indirmez. Ancak sâlih bir kişinin veya peygamberin arzu ve isteği, İlâhî murada tevafuk ederse, o takdirde onun isteğine uygun peygambere vahiy indirilebilir. Nitekim Hz. Ömer’in (R. A. ), İlâhî murada tevafuk eden bazı istek ve arzuları vahiy yoluyla gerçekleşmiştir. Hz. Âişe Vâlidemizʹe (R. A. ) atılan iftira ve onun bu konuda konuşmayıp İlâhî vahyin inmesini beklemesi de bu cümledendir.
Ayrıca İlâhî vahye, ilhâm ve işârete mazhar kılınmak, bütünüyle İlâhî meşiet ve tesbite bağlı bir keyfiyettir. O dilediğini bu yüksek lûtfuna seçip mazhar kılar. Kişilerin bu konuda kendilerini seçtirme veya namzet gösterme hak ve yetkileri yoktur. Aynı zamanda peygamberlik tahsîl ile elde edilen bir meslek de değildir.
Özellikle peygamberlere inen İlâhî kelâm, aynı zamanda büyük bir emanettir. Buna ehil ve lâyık olmak hiç kimsenin elinde ve irâdesinde değildir. Cenâb-ı Hak bu emaneti kaldırmaya kimi lâyık görürse, onu seçer.
Konu işlendikten sonra Cenâb-ı Hakkʹın iki sıfatına yer veriliyor: Aliy ve Hakîm. Öyle ki, vahiy, madde âleminin ötesinden, yüce âlemden iniyor ve bütünüyle sonsuz ve sınırsız ilme ve yüce hikmete bağlı bulunuyor.
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZE VAHYEDİLEN RUH
«Ve böylece kendi emrimizden sana (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) vahyettik.. »
Ruh: Terim olarak, maddede canlılık ve hareket doğuran, fakat mahiyeti bilinmeyen bir emr-i İlâhîdir; yani «Alem-i Emr»dendir. 52. âyette Hz. Peygamber’e (A. S. ) hitapla: «Ve böylece kendi emrimizden sana bir ruh vahyettik» buyurul maktadır.
İlim adamları buradaki «ruh»tan neyin murad edildiği hakkında farklı yorumlarda bulunmuşlardır:
1- İbn Abbas’a (R. A. ) ve İmam Kurtubîʹye göre: Peygamberlik,
2- el-Hasan ve Katadeʹye göre: Rahmet,
3- Müfessir es-Süddî’ye göre: Vahiy,
4- Kelbî’ye göre: Melek Cebrâil,
5- Dahhak’e göre: Kurʹân-ı Kerîm..
Âyetin siyak ve sibakına bakılınca, daha çok «ruh» kavramından burada peygamberlik ve kitap kasdedildiği anlaşılıyor.
PEYGAMBERLİK EMANETİ VERİLMEDEN ÖNCE HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) DURUMU
«Oysa sen, kitap nedir, imân nedir, bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık.. »
Peygamberler genellikle «Tevhîd İnancı» irfanıyla doğarlar. Onlardaki fıtrî duygu çok daha gelişkindir; yani din ve Allah duygusu onlarda daha parlak bir düzeydedir. Hiçbir peygamberin, nübüvvet döneminden önce de puta taptığı, bâtılı savunduğu görülmemiş ve tesbit edilememiştir. Ezelî kalem onları «peygamber» kaydederken, cahiliyet kirlerinden de temiz ve nezîh kalacaklarını yazmıştır. İlgili 52. âyetle, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) nübüvvetten ve kitaptan önceki yılları tasvîr edilerek, iki madde halinde özetleniyor: Kitap ve imân hakkında muhtevâ ve şartlarına; plân ve esaslarına uygun bir bilgisi bulunmadığı bildirilerek, Onun bilgisinin bütünüyle ilâhî vahye dayandığı belirtiliyor.
Çünkü Allah’a ve Âhiret’e ve diğer esaslara iman ancak kitap ve peygamberlik vasıtasıyla öğrenilebilir. İnsan aklı ve fıtrî duygusu tek başına bunları tafsilî olarak anlamaya yeterli değildir. Ama icmalî olarak her peygamber Allah’ın varlığına, birliğine, daha önce kitap indirdiğine ve peygamber gönderdiğine inanır.
Buna birkaç misal verelim:
a) Musa Peygamber, küçük yaşta iken Allahʹın varlığını, birliğini bilip putlardan, sahte ilâhlardan nefret ederdi.
b) İsa Peygamber, henüz kundakta iken Allah’ın varlığından ve kendisinin peygamber olacağından, kendisine kitap verileceğinden söz etmiştir.
c) Yahya Peygamber çocuk yaşta iken İsa’yı (A. S. ) tasdîk etmiştir.
d) İbrahim (A. S. ), kendisine henüz vahiy inmeden putlara düşmanlığını ilân etmişti.
e) Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, birçok mânevî işâretlere mazhar olmuş ve küçük yaşından beri putlardan nefret edip uzak durmuş, havaî şeylere ilgi duymamıştır.
O nedenle diyebiliriz ki, ilgili âyetle icmalî değil de tafsilî iman kasdedilmiştir.
Allah daha iyisini bilir.
KİTAP, KALPLERİ VE KAFALARI AYDINLATAN NURDUR
«Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık.. »
Nur, bilindiği gibi iki manaya gelir: Birincisi, İlâhî feyiz ve rahmetin tecellisi ve kudretinin remzidir. İkincisi, ışığını başka bir kaynaktan alıp maddî, ya da mânevî yönde aydınlatan şeydir. Kurʹân-ı Kerîm bu iki nuru birden kendinde taşımaktadır. İkinci anlamdaki nuru manevî yöndedir; yani İlâhî feyiz ve rahmeti kaynağından alıp yansıtmaktadır.
Ay’a da «nur» denilmesi, maddî ve zahirî olarak Güneşʹten ışık alıp yansıttığı içindir.
Cenâb-ı Hak Kur’ân nuruyla, kullarından gönül toprağını küfür ve nifak çoraklığından kurtaranlara ışık ve hayat verir de onları doğru yola iletir.
DOĞRU YOLA DÂVET
«Ve sen gerçekten dosdoğru yolu gösterensin.. »
Vahyin, nübüvvet ve kitabın aydınlatıcı nurlar olduğu belirtildikten sonra, bu nurlara yeterince mazhar kılınan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) göklerde ne varsa, yerde ne varsa kendisine ait olan Allahʹın doğru yoluna dâvet ettiği insanlara, bu nurlu yolu tarif edip gösterdiği açıklanmakta ve böylece ikinci bir yolun bulunmadığına ve önceki bütün yolların kapalı kılındığına işâret edilmektedir.
Başka yollara sapanlar, Allah’tan ne kadar kaçmak isterlerse istesinler, az sonra dönüşleri Oʹna olacak ve bütün işler eninde sonunda O’na döndürülecektir.
Peygamberin (A. S. ) yol göstermede tarif ettiği esas ve prensiplerin dışına çıkıp kendilerine göre, başka esas ve prensipler koyan kimseler, makam ve mevkileri, isim ve unvanları ne olursa olsun, mutlak anlamda sapıklığı seçmişlerdir. Zira haktan sonra ancak dalâlet vardır. Nitekim Yûnus Sûresi 32. âyetle bu husus şöyle belirtilmektedir: «İşte bu Allah, hak (olan) Rabbinizdir. Haktan sonra ancak sapıklık vardır. »
Böylece Şûrâ Sûresiʹne, Azîz ve Hakîm olan Allah’ın hem Muhammedʹe (A. S. ), hem de ondan önceki peygamberlere vahyettiği konu edilerek başlandı ve İlâhî vahyin hayat verici ve aydınlatıcı olduğu belirtilerek, Hz. Muhammed’in (A. S. ) bu düzeyde insanları Allahʹın dosdoğru yoluna dâvet ettiği haber verilerek noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar ve her konuda olduğu gibi, bu konuda da bize rehber olup önümüzü aydınlatan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.