MEÂLİ:
47- Kıyâmetʹin kopuş saati bilgisi Oʹna çevrilir (Allah’a aittir). O’nun bilgisi dışında ne meyvalar tomurcuklarından çıkar, ne de bir dişi gebe kalır, ne de doğurur. O gün ortak koşanlara (Allah): «Bana ortak koştuklarınız nerede? » diye seslenir. Onlar: «İçimizde buna hiçbir şâhit bulunmadığını bildirdik» derler.
48- Daha önce taptıkları tanrılar, onlardan uzaklaşıp gözlerinden kaybolurlar ve onlar da kendilerine hiçbir kaçacak yer bulunmadığını anlarlar.
49- İnsan, hayır ve iyilik istemekten usanmaz. Ama kendisine kötülük dokununca ümitsizliğe düşer de ye’se kapılır.
50- Başına gelen sıkıntıdan sonra, tarafımızdan kendisine bir rahmet tattıracak olursak, «Elbette bu benim hakkımdır. Kıyâmetʹin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbıma döndürülecek olursam, herhalde benim için Oʹnun yanında daha güzeli vardır» der. And olsun ki biz, elbette o inkâr edenlere neler yaptıklarını haber vereceğiz ve kendilerine çok ağır bir azâptan elbette tattıracağız.
51- İnsana nîmet verdiğimizde yüzçevirip yan çizer. Kendisine kötülük dokunduğu zaman (bakarsın ki), uzun ve geniş bir duâda bulunur.
52- De ki: «Söyler misiniz? Eğer bu Kur’ân Allahʹtan indirilmişse, siz de O’nu inkâr etmiş bulunuyorsanız, bu durumda uzak bir ayrılık içinde olan kimseden daha sapık, daha şaşkın kim vardır?
53- İleride onlara âyetlerimizi hem birçok ufuklarda, hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Tâ ki, Oʹnun (Kur’ân’ın) hak olduğu meydana çıkıp onlara açıklanmış olsun.. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?
54- Haberiniz olsun ki, onlar Rablarına kavuşma hususunda tam bir şüphe içindedirler. Dikkat edin ki, O, her şeyi (ilmiyle, kudretiyle, tasarrufuyla) kuşatmıştır.
KIYÂMETʹİN KOPUŞ VAKTİ
«Kıyâmetʹin kopuş saati bilgisi Oʹna çevrilir (Allahʹa aittir). »
İyiler iyiliklerinin, kötüler de kötülüklerinin karşılığını daha çok Âhiret Âlemi’nde göreceğine göre, Kıyâmet ne zaman kopacaktır? Sorusu akla gelmektedir. 47. âyetle bu soru cevaplanıyor: Onun kopuş tarihiyle ilgili bilgi ancak Allah’a aittir; gönderilen her peygamber âhiretten haber vermiş, kıyâmet olayından söz etmiş ve bununla ilgili bilgiyi Cenâb-ı Hakk’a çevirmiştir. Melekler de, peygamberler de ancak kendilerine bildirileni, öğretileni bilirler. Kıyâmet’in ne zaman kopacağıyla ilgili bilgi kimseye verilmemiştir.
Cenâb-ı Hak yeri ve üstünde yaşayacak insanı ve diğer canlıları yaratmayı dileyince, onu yaşanacak duruma getirip kıyâmete kadar nelere sahne olacağını, üzerinde kaç çeşit bitkinin yeşereceğini; ne kadar hayvanın orada var kılınacağını önceden tesbit edip belli bir plâna ve proğrama bağlamış, ona göre düzen ve dengeyi kurmuştur.
Plân Oʹnun kudret elinden çıktığına göre, bütünüyle bilgisi dahilindedir. O’nun ilmi de kudreti gibi sınırsızdır. 47. âyetle bu inceliğe şöyle değinilmektedir: «Oʹnun bilgisi dışında ne meyvalar tomurcuklarından çıkar, ne de bir dişi gebe kalır, ne de doğurur. »
O halde insanların ve diğer canlı-cansız her şeyin; meydana gelecek her olayın bilgisi O’nun katindadır, Oʹnun ilminin kapsamı içindedir. O kadar ki, içimizden geçen iyilik ve kötülük adına her düşünce ve duyguyu da bilir. Bunun için de ibâdet edilmeye ancak O lâyıktır. Başkasını ilâh edinmek büyük bir zulüm ve nankörlüktür.
KIYÂMET GÜNÜNDEN BİR TABLO
«O gün ortak koçanlara (Allah): Bana ortak koştuklarınız nerede? diye seslenir. Onlar: «İçimizde buna hiçbir şâhit bulunmadığını bildirdik» derler.. »
Allah’ı bırakıp başkasına tapan, böylece dünya hayatından maksat ve hikmetin ne olduğunu idrâk etmiyen müşriklerden «Bana ortak koştuğunuz ilâhlarınız nerede? » diye sorulunca, hiçbiri buna olumlu cevap veremiyecek, putlarının nerede olduğunu bilmiyecektir. Böylece kurtuluş yollarının kapandığını görecekler ve derin bir ümitsizlik içinde ilâhî hükmü bekleyecekler.
Kıyâmet gününde cereyan edecek bu olayın haber verilmesi, mutlak anlamda inkârcı sapıkları uyarmaya, yönlendirmeye yönelik bir rahmettir.
İNKÂRCI AZGININ KARAKTERİ
«İnsan, hayır ve iyilik istemekten usanmaz. Ama kendisine kötülük dokununca ümitsizliğe düşer de yeʹse kapılır. »
Kur’ân, Âhiret Âlemi’nden bir tablo verip gereken uyarıyı yaptıktan sonra, insanların çoğunun, özellikle de inkârcı maddecilerin dönek, menfaatçi ve nankör bir karaktere sahip bulunduklarına değiniyor ve sonra da Allahʹa ve Âhiret Günü’ne dosdoğru imânın lüzumu ve yararı üzerinde duruyor. Çünkü hakikî imân, insanla dünyalık, insanla kişisel çıkar arasında denge sağlar; meşru yoldan dünyalık elde etmenin geçimi kolaylaştırmaya ve faydalı, hayırhah bir insan olmaya yönelik bir vasıta olduğunu telkîn eder ve böylece ilk adımda kişide iç disiplin duygu ve inancını oluşturur.
Bu iç disiplinden kendini uzak tutan inkârcılarla iki yüzlü dönekler ise, mal ve makamın her çeşidine erişebilmek için bıkmadan, usanmadan koşup didinirler. Başarı sağlayınca da onu kendi becerilerine bağlayarak Cenâb-ı Hakk’ın her olay üzerinde nâfiz bulunan kudretini hesaba katmazlar. Başlarına bir felâket, bir musîbet; önlerine başarısızlık çıkınca, hemen ümitsizliğe kapılıp için için kıvranırlar. Sıkıntı gidip genişlik ve ferahlık kapısı açılınca, buna çok lâyık ve haklı olduklarını söylerler. Hayatın bu çarpık ve birbirine zıd dönem ve devirlerinin birer İlâhî sınav olduğunu düşünmezler.
Kendilerine Allah ve Âhiret kavramları hatırlatılınca şöyle derler: «Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbıma döndürülecek olursam, elbette benim için Oʹnun yanında daha güzeli vardır.. »
Kur’ân, böylesine imân irfanından mahrum kişilerin işlediklerine karşılık azaptan başka bir şey verilmiyeceğini haber vererek, onları tekrar tekrar uyarmakta ve İlâhî rahmet gereği, ölmeden önce hakka dönmelerini telkîn ve tavsiye etmektedir.
İNSANIN BİR BAŞKA HUYU
«Başına gelen sıkıntıdan sonra, tarafımızdan kendisine bir rahmet tattıracak olursak, «Elbette bu benim hakkımdır... » der. »
Yine hayat dizginini nefis ve İblîsʹin eline teslîm eden insanın bir başka huyu daha vardır: Bol nîmete erişince, Cenâb-ı Hakkʹa her an muhtaç bulunduğunu unutur da birkaç günlük geçimliği tek kurtuluş çaresi görüp kulluk doğrultusunda istenilen ibâdeti bırakır; çoğu zaman fazîlet çizgisinden ayrılır; Allah’ı anmayı veya hatırlamayı gurur ve kibirle birleştirip amacından saptırır. Bir süre sonra Cenâb-ı Hak o kulunu ikinci bir sınavdan geçirmek için verdiklerinin tamamını veya bir kısmını geri alır. Böylece ruhundaki din ve Allah duygusunun, diğer bir anlatımla mayasının üzerinden servet sarhoşluğunun kesafeti kalkar da Allah’ı hatırlamaya başlar; uzun uzun duâ ve niyazda bulunur. Düne kadar yan çizip haktan yüz çeviren o nankör, şimdi hılkatındaki mayasının sesini duymaya başlar.
İşte hakiki imân ışığıyla kalbi aydınlanmamış, Kur’ân terbiyesiyle mânevî yapısı şekillenmemiş insanlar böyle olur.
İLÂHÎ ÂYETLERİN İÇİMİZDE VE DIŞIMIZDA TEZAHÜR ETMESİ
«İleride onlara âyetlerimizi hem birçok ufuklarda, hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Tâ ki, Oʹnun (Kurʹânʹın) hak olduğu meydana çıkıp onlara açıklanmış olsun.. »
Âyette geçen «afâk» «ufk»un çoğuludur. Buna dış dünyamız diyebiliriz. «Enfüs» de «nefs»in çoğuludur. Buna kendi iç âlemimiz diyebiliriz. Aynı zamanda bir toplumun yaşadığı şehir veya kasaba onların «enfüs»ü, onun dışındaki yerler ise onların «afak»ı sayılır. Böylece bu âyetler indiği zaman «afak»tan, Mekke harem sınırlarının dışının, «enfüs»ten ise, Mekke harem sınırları içinin kasdedildiği anlaşılıyor. Nitekim çok geçmeden İslâm’ın son din olduğuna delâlet eden âyet ve belgeler birbirini izledi derken Mekke ve arkasından Arap Yarımadası ve sonra da birçok ülkeler fethedildi. Öylece inkârcı sapıklara, azgın müşriklere İlâhî kudrete delâlet eden belgeler peşpeşe gösterildi.
Kur’ân’ın ve ondan kaynaklanan İslâm’ın yakın gelecekte, hem de Mekkeli inkârcı sapıklardan çoğu henüz ölmeden, hem Mekke dışında, hem de Mekke içinde zafer bayrağını dalgalandıracağı müjdesi, Allah’ın bu beyanıyla kalplere serinlik verdi, müʹminlerin ümit ve güvenleri artırıldı.
Düne kadar Kur’ânʹa «eskilerin masalları» diyenler bu defa onu baş tacı edinip uğrunda vakf-ı hayat ettiler.
Bu âyet ve taşıdığı müjde, her çağ için de geçerlidir. Yakın geçmişte, İslâmiyeti gericiliğin faktörü sayan sosyalistlerin ileri gelenlerinden bir kısmı, 180 derecelik dönüş yaptılar ve Kur’ân-ı Kerîmʹin her kelimesiyle İlâhî olduğunu anladılar da, «Kur’ân çağların, ilimlerin ve gelişen medeniyetlerin önünde yürüyor» demekten kendilerini alamadılar. Böylece Allahʹın kudret belgelerini görme bahtiyarlığına eriştiler.
Zira insan zekâsının ürünü olan sistemlerin insanlığa mutluluk, huzur ve güven getirmediği her geçen gün daha iyi anlaşılmakta ve o bakımdan aklı eren ilim adamları, sosyologlar, terbiyeciler toplumu ahlâksızlık çukurundan kurtaracak, ona huzur ve güven havası estirecek, insanları kardeş yapacak sağlam ve kalıcı bir sistem aramaktadırlar. Böylece İslâmiyetle temas kurma yolları açılmış oluyor ve o İlâhî sistemi inceleyince de bir bakıma büyülenip kalıyorlar.
Kur’ân bu gerçeklere parmak basarken mü’minleri üç isbatlayıcı belge ile aydınlatıyor ve gereken bilgiyi veriyor. Şöyle ki:
1- Kur’ân ve İslâmʹın haklılığı, inkârcı toplum ve milletlere açıklanmış olacak. İlim ve teknik çağında Kur’ânʹdan kopuk, imândan uzak ilmin ve tekniğin ve bu ikisinin ortaya çıkardığı medeniyetin kurtuluş ve mutluluk, aynı zamanda devamlılık va’detmediği belli olacak.
2- Allah’ın her şeye şâhit olması zaten yetmektedir. Oʹnun kitabı Kur’ân’ın da her şeye şâhit olması; bâtılın alnına «bâtıl» damgasını; hakkın alnına «hak» damgasını vurması da yeterli delil olacak ve aklı erenler çok geçmeden bu damgaları görüp tefrik edecekler.
3- Azgın inkârcılar, maddeye tapan materyalistler ve her türlü kutsal değeri reddeden komünistler, Allah’a ve Âhiret’e kavuşmaya inansalar da, inanmasalar da, Allah’ın verdiği müjde mutlaka gerçekleşecek. Çünkü Cenâb-ı Hak her şeyi ilmiyle, kudretiyle kuşatıp küçüğüne, büyüğüne nüfuz etmiştir. Onun kitabı da insanlığa ilim, irfan, imân ve fazîletle çevirip yol gösterecek ve böylece İlâhî kaynaktan süzülüp geldiğini kabul ettirecektir.