MEÂLİ:
51- Allah: «İki ilâh edinmeyin; O ancak tek bir ilâhtır ve yalnız benden korkun! » buyurdu.
52- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak Oʹnundur. Din de dâima Oʹnadır; öyle iken Allahʹtan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?
53- Sizde olan her nîmet Allahʹtandır. Sonra da size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman ancak ve sadece O’na yalvarıp yakarırsınız.
54- Sonra O, sizden sıkıntıyı giderince, içinizden bir kısmı bir de bakarsın kendilerine verdiğimize karşılık nankörlük etmek için Rablarına ortak koşarlar.
55- Haydi öyle ise keyfinize göre geçinin; ileride (hakikatı anlayıp nasıl saptığınızı) bileceksiniz.
ANCAK BİR İLÂH VARDIR
«Allah: İki ilâh edinmeyin; O ancak tek bir ilâhtır ve yalnız benden korkun, buyurdu. »
Varlık âleminde mevcut her şeyin, ister istemez mutlak plânda kendine ayrılan yerini aldığı ve yaratıldığı amaca yöneldiği bir gerçektir. Düzen ve dengede bir kusur bulmak mümkün değildir. Zira Allahʹın kudret elinden çıkan her şey mükemmeldir. Daha mükemmelini vücuda getirmeği düşünmek bile mümkün değildir.
Bu durumda yaratan bir değil de iki veya daha fazla olsaydı, görünen ve bilinen düzen ve muhteşem denge bozulmadan, sapmadan, hedefinden şaşmadan devam edebilir miydi? Bu mümkün mü? Çünkü yaratan kudret bir değil iki olsaydı, birinin yaptığını diğeri bozar ve böylece hiçbir şey düzen ve dengesinde, yaratıldığı ölçüde kalmaz ve istenilen hizmeti verme imkânı olmazdı.
İlgili âyetle, kafa ve kalpler bu gerçeğe çevrilerek ana fikirler veriliyor ve böylece Allah’tan başka ilâh olmadığı mantıkî ölçülerle belirtilerek ona bilimsel bir anlam kazandırılıyor. Yaratılan eşyadan değil, her şeyi modelsiz ve örneksiz yaratan o tek ilâhtan korkulması tavsiye ediliyor.
HER ŞEY ALLAH’INDIR
«Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak O’nundur. Din de dâima O’nadır. Öyle iken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?! »
Mülkün yaratanı ve gerçek sâhibi Allahʹtır. Bizler de O’nun mülkünde yer alan birer parçayız. Çünkü kâinatı biz yaratmadık, kendimizin de yaratıcısı biz değiliz. Eşyaya ibâdet edemeyiz, çünkü onlar da yaratanımız değildirler. O halde her şeyi yüksek hikmeti doğrultusunda yaratıp düzeni kuran O en yüce kudrete ibâdet etmemiz ve ancak Oʹnu ilâh edinip Oʹndan başkasını kabul etmememiz gerekmiyor mu?
Sistemi kurup her şeyi insandan yana hizmete sevkeden Allah elbette ki şükredilmeğe, en güzel övgülerle övülmeğe çok daha lâyıktır. Nitekim şarkın ünlü halk filozofu Şeyh Sadi bu inceliğe temasla şöyle demiştir: «Bulut, rüzgâr, ay, güneş ve felek, bunların hepsi hizmette; senin eline bir parça ekmek sunma gayreti içindeler. İnsafın ölçü ve şartı değildir ki, sen o ekmeği gafletle yiyesin. »
SIKINTILI VE FELÂKETLİ DÖNEMLERDE ALLAHʹA YÖNELMEK
«Sonra da size sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman ancak ve sadece Oʹna yalvarıp yakarırsınız. »
Allahʹın insana verdiği nimetler, genel anlamda iki grupta toplanır. Biri, insanın ruhî ve bedenî yapılarında toplanan akıl, zekâ, idrâk, düşünce ve duygu; sağlık, âfiyet, huzur ve iç denge gibi nimetlerdir. Diğeri bu iki yapının dışında kalan haricî nimetlerdir.
Bu iki grupta yer alan nîmetlerden her biri veya birkaçı bir felâkete mâruz kaldığında, dünya insanın başına daralır. Çareler bir bir kalmayınca, ister istemez insan o nîmeti yaratıp veren Yüce Kudret’e yönelir. Çünkü böyle bir duygu insanın özünde ve mayasında mevcuttur. Sırası gelince kendini hissettirir.
Felâket ve sıkıntı -Allah’ın izniyle- atlatıldıktan sonra insanların bir kısmı yüz seksen derecelik dönüş yapıp ya kendi kudret ve zekâsıyla, ya da bazı fânilerin yardımıyla kendini içine düştüğü vartadan kurtardığını söyleyerek böbürlenirler. Böylece Allah’ın câri sünnetini unutarak nankörlük ederler. Kendi zekâsının da, yardımcı olan fânilerin de birer vasıta ve sebep kılındıklarını hesaba katmazlar. Bir bakıma onları Allahʹa ortak koşarlar, yani kuvvet ve kudreti Allah’a değil, kendi zekâ ve yardımcılarına nisbet ederler.
İlgili âyetle mü’minler bu konuda uyarılıyor ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin teslimiyet düzeyinde bütün kuvvet ve kudreti Allah’a ircaʹ ettiğine işâretle Oʹnun hayatını incelememiz ilhâm ediliyor.
BİRKAÇ GÜNLÜK ZEVK İLE OYALANIP AVUNMAK
«Haydi öyle ise keyfinize göre eğlenip geçinin, ileride (hakikatı anlayıp nasıl saptığınızı) bileceksiniz. »
İnsanoğlunun nîmet, felâket ve sıkıntı; sonra da felâket ve sıkıntıdan kurtulma anlayışı bu olunca, söylenecek fazla bir şey kalmıyor. O bakımdan Cenâb-ı Hak, inkârcı sapıklara, maddeci şaşkınlara seslenerek: «Keyfinize göre eğlenip geçinin.. » buyurarak, ileride ölüm anında ve mahşer alanında hakikatı görüp anlayacaklarını hatırlatıyor ve o gün gelmeden gerçeği araştırıp öğrenmelerini tavsiye ediyor.
Ne var ki, o noktaya gelinip gerçeği anlamanın bir yararı olmayacak, ölüm bütün dehşetiyle kapıyı çalacak, umutlar kesilecek, kimseler bir şeyler yapamıyacak. Her canlı için mukadder olan âkibet gerçekleşecek. O halde iyi hazırlanmamız, hayatın hikmet ve amacını öğrenmemiz, zevk ve sıkıntılarını tatmamız için getirildiğimiz dünyada ömrü amacının hilâfına harcamamız doğru olur mu? Birkaç günlük zevk ve eğlence uğruna sonsuz saadeti fedâ etmenin mâkul hiç yanı var mıdır?
Unutmayalım ki, bize verilen ömür de, nîmet de çok yüce amaçlar uğruna harcanmak için plânlanmıştır. O plân ve proğramı bozmaya hakkımız yoktur.
Denildiği gibi, ekmeğini göz yaşları içinde yemeyen, ıstıraplı gecelerini yatağında ağlayarak geçirmemiş olan kimse henüz tam anlamıyla İlâhî bir kuvvet ve kudretin mevcudiyetinden haberdar değildir.
İnsanlar, yemek, içmek, eğlenmek, gününü gün etmek; biraz şöhret, biraz servet elde etmek için değil, dünyada kazanılabilecek daha önemli ve büyük işler, kutsal gayeler için yaratılmışlardır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, varlık âleminde hemen her şeyin İlâhî kudret karşısında baş eğdiği, O’nun koyduğu kanunlara bağlı kalıp gayesine uygun hizmet verdiği konu edildi. Bu gerçeği anlamanın hakikî dindarlık olduğuna işâretle, dinin Allah’a has kılınmasının gereği üzerinde duruldu. Sonra da bütün nîmetlerin Allah’a ait olduğu belirtilerek neyin nereden geldiğine dikkat etmemiz hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın hazırlayıp verdiği nîmetlerden Allahʹa ortak koşulan putlara ayrılması kınanıyor, bunun çok nankörce bir davranış olduğu üzerinde duruluyor. Sonra da insanın bir diğer basit yanı ele alınıyor; puta tapan Arapların kız çocuklarından hoşlanmadıkları halde meleklerin Allah’ın kızları olduklarını iddia etmelerinin ne kadar yakışıksız ve ölçüsüz olduğuna dikkatler çekiliyor ve bütün bu ölçüsüzlüklerin, kötülüklerin Allah’a ve Âhiret’e imân etmemekten kaynaklandığına parmak basılıyor.