MEÂLİ:
45- Onları diriltip biraraya getirerek toplayacağı gün, gündüzden ancak bir saat (ân) kadar eğleşmiş gibidirler; kendi aralarında birbirlerini (rahatlıkla) tanırlar. Allahʹa kavuşmayı yalanlayanlar cidden zarara uğramışlardır. (Zaten onlar) doğru yolu da (hiçbir zaman) tutmuş değillerdir.
46- Onlara va’dettiğimiz azâbın bir kısmını ya sana göstereceğiz, ya da (göstermeden) senin ruhunu tutup alacağız; (her iki durumda da) onların dönüşü yalnız bizedir. Sonra Allah onların yapageldiklerine şahittir.
47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri gelince aralarında adâletle hükmedilir; onlar haksızlığa uğramazlar.
48- Bu vaʹd(edilen azâp) ne zaman? Eğer doğrulardan iseniz (bize haber verin) derler.
49- De ki: Ben -Allahʹın dilediğinden başka- kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim. Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır, onların o süresi gelince ne bir ân geri kalabilirler, ne de bir ân ileri geçebilirler.
50- De ki: Allah’ın azâbı ya geceleyin, ya da gündüzleyin gelecek olursa, suçlu günahkârlar bundan (hangisini) acele istiyorlar?
51- Yoksa bu azâp meydana geldikten sonra mı (Allahʹa) imân edeceksiniz? (Veya vaʹdedilen azâba öyle mi inanacaksınız? ) Şimdi mi? Oysa siz onu acele isteyip duruyordunuz.
52- Sonra o zulmedenlere, «tadın sonu gelmiyen azâbı, siz ancak elde ettiğinize karşılık ceza görüyorsunuz», denilecek.
53- O (azâp) hak mıdır? diye senden haber isterler. De ki: Evet, Rabbim hakkı için o gerçekten haktır ve siz (ondan Allahʹı alıkoyup) âciz bırakacak değilsiniz (yakayı da kurtaramıyacaksınız. )
54- Eğer zulmeden her kişi, yeryüzündeki her şey kendisine ait olsaydı, onu kurtuluş akçesi olarak verirdi. Azâbı gördükleri vakit hepsi de için için pişmanlık duydular (duyacaklar). Aralarında adâletle hükmedilir ve onlar haksızlığa da uğratılmazlar.
55- Haberiniz olsun ki, göklerdeki ve yerdeki şeyler Allahʹındır. Dikkat edin ki Allahʹın vaʹdi haktır; ne var ki insanların çoğu bunu bilmezler.
56- O diriltir ve öldürür ve ancak Oʹna döndürüleceksiniz.
MAHŞERDEN BİR TABLO
«Onları diriltip biraraya getirerek toplayacağı gün, gündüzden ancak bir saat (ân) kadar eğleşmiş gibidirler; kendi aralarında birbirlerini (rahatlıkla) tanırlar. »
Kıyâmete inanmayan, Allahʹa kavuşacağını ummayan inkârcı maddeciler, kabirlerinden kaldırılınca büyük bir şaşkınlık ve derin bir pişmanlık duyacaklar. Peygamberlerin (salât, selâm hepsine olsun) ve kutsal kitapların haber verdiği ölümden sonraki dirilmeyi ve mahşer alanını görünce artık sonu gelmeyen bir hayata döndürülüp başlatıldıklarını anlayacaklar. Alanın büyüklüğü, mahlûkatın akın akın o alana getirilip toplatılması, günün önem ve dehşetini bütün açıklığıyla yansıtır. İnkârcı maddeciler, İlâhî azametin tecelli ettiği o muhteşem tablo karşısında dünyanın önemsizliğini, insan ömrünün kısalığını düşünerek dünyada sanki bir ân eyleştiklerini ve kabirlerde de ancak o kadar bir zaman parçası yattıklarını hissedecekler.
Bu ilk adımdaki tabloda, aynı düzeyde bulunup Hakkʹı ret ve inkâr edenler birbirlerini tanıyacaklar, o yüzden birbirlerini suçlamaya başlayacaklar. İşte o zaman büyük bir kaybın ve telâfisi mümkün olmayan bir hüsranın eşiğinde bulunduklarını farkedecekler, neden sonra.. Zira onlar dünyada iken bir gün olsun doğru yolu bulmayı arzu etmemişler ve durmadan bâtılı savunmuşlardı.
ALLAH’IN VA’DETTİĞİ AZAP
«Onlara vaʹdettiğimiz azabın bir kısmını ya sana göstereceğiz »
İnkârda ısrar edip yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar, Peygamber diliyle kendilerine vaʹdedilen azâbın acele gelmesini -işi alaya alıp- istiyorlardı. Cenâb-ı Hak bu azâbın biri dünyada, diğeri âhirette gerçekleşeceğini ve Hz. Muhammed (A. S. ) vefat etmeden dünyadakinin bir kısmının inkârcılara dokunacağını göreceğini yarı kapalı bir anlatımla haber veriyor. Ne yazık ki, kalb ve kafaları küfür karanlığıyla örtülen müşrikler bu işâret ve uyarıyı bile anlayamamışlardı. Bedir, Uhut, Hayber, Huneyn savaşları ve nihâyet Mekke’nin fethi, inkârcılara va’dedilen azâbı tattırmış ve Hz. Peygamber (A. S. ) bütün bunları gözleriyle görme mutluluğuna erişmiştir. Azâbın ilk sinyali ise, Medineʹde baş gösteren sıkıntı ve kıtlık olmuştu. O bir bakıma ilâhî uyarı anlamında meydana gelmiş, beşer ruhundaki Allah ve din duygusunu belirsiz hale getiren inkâr bulutlarının akıl ve idrâk, duygu ve düşünce kuvvetiyle kaldırılmasını amaçlamıştı.
Âhiretteki azâbın da meydana gelmiş gibi tasvîr edilerek anlatılması, onun mutlaka gerçekleşeceğini bildirmek içindir. Zira dönüş ancak Allah’adır ve bundan kurtuluş yoktur.
HER ÜMMETİN BİR PEYGAMBERİ VARDIR
«Her ümmetin bir peygamberi vardır.. »
Bu haber ve bilgi, Kur’ân’ın birkaç yerinde değişik ifadelerle tekrarlanır. Çünkü insan aklı ve idrâki, Allah’ı kemal sıfatlarıyla, Tevhît inancını esaslarıyla, kabir âlemini safhalarıyla ve kıyâmeti bütün incelikleriyle tesbit edecek güçte değildir. O nedenle her ümmetin peygambere ihtiyacı vardır. Bu bakımdan Allah bir ümmete peygamber göndermedikçe azâp edici de değildir. O, bunu bir sünnetullah olarak belirleyip kâinat plânına koymuştur. Nitekim yukarıdaki âyetle Oʹnun bu sünneti hatırlatılarak her ümmete bir peygamber gönderildiği açıklanıyor.
Peygamber gelip görevini kusursuz yerine getirdiği, yani teblîğ ve ir şat hizmetini tamamladığı halde, gönderildiği ümmet, kavim veya mille hâlâ inkâr ve azgınlıkta, maddecilik ve bozgunculukta ısrar ederse, dün yada da, âhirette de onlarla peygamberler arasında adâletle hükmedilir Peygamber diliyle vaʹdedilen azâbın bir kısmı dünyada, bir kısmı da âhirette gerçekleşir ve hiç kimseye haksızlık edilmez, herkes amelinin karşılığını noksansız görür.
PEYGAMBERLERİN YETKİ ALANI
«De ki: Ben -Allahʹın dilediğinden başka- kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim.. »
Peygamber, İlâhî buyrukları insanlara veya gönderildiği kabile, toplum ve millete teblîğ etmekle görevlidir. Kendiliğinden ne bir vaadde bulunur, ne de bir hüküm verir. Nitekim va’dedilen azâbın hemen inivermesini ısrarla isteyen müşriklere vereceği cevabı, Allahʹtan alıp öylece veren Hz. Muhammed (A. S. )ın bu anlayış ve tutumu, belirtilen konuda bir misal teşkil eder. Zira ezelde kudret kalemiyle her ümmetin eceli belirlenip yazılmıştır. Peygamber (A. S. ) bunu çok iyi bilir, fakat vaktini, saatini Allah bildirmedikçe bilmez ve bildirmesi emredilmedikçe bildirmez ve açıklamaz. «Ben Allahʹın dilediğinden başka kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim. » Bildiğim tek şey, «Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır. » meâlindeki İlâhî beyândır. Bu süre dolunca ne bir ân geriye alınır, ne de ileriye...
Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yetki alanı bu olunca, Onun ümmetinden yetişkin bir ilim adamının veya bir mürşidin yetki alanı ne ölçüdedir? Bazı tarikat mensuplarının, «Dünyanın veya kâinatın tasarrufu kutb-i zamana bırakılmıştır, yani her zaman yeryüzünde bir sahib-i zaman mevcuttur, Allah, kâinatta tasarrufta bulunma yetkisini ona vermiştir.. » gibi ölçüsüz sözlerinin veya iddialarının dinî ve İlmî bir dayanağı yoktur. Zira böylesine bir yetki ne nebilere, ne resûllere, ne de resûller serveri olan son Peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) verilmiştir. O bakımdan Kur’ân âyetleri üzerinde çok ciddi şekilde durup İlâhî muradı anlamaya çalışmamız farzdır. Aksi halde ölçüsüz, mesnetsiz söz ve iddialar bizi büyük günahlara, hattâ küfre düşürebilir.
MİLLETLERİN ÖMRÜ
«Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır; onların o süresi gelince ne bir ân geri kalırlar, ne de bir ân ileri geçerler. »
Milletlerin de aileler ve fertler gibi belli bir ömürleri vardır. Kendini belirlenmiş sürenin çizgisine getiren bir milletin artık eceli gelmiş, ömrü sona ermiş demektir. İlâhî sınırları çiğneyen, lüks ve konfora dalan, adâlet terazisini bir tarafa atan, cinsel konulara dalıp ahlâk ve fazîleti alaya alan bir millet artık gençlik dönemini çok gerilerde bırakıp yaşlılık dönemine girmiş sayılır. Yıkılıp silinmek onun için mukadderdir.
O halde tıp nasıl fertlerin ömrünü -yine İlâhî takdîr ve sünnet uyarınca- uzata biliyorsa ve bu bir kader ise, milletlerin de ömrünü uzatan ve kısaltan sebepler ve faktörler söz konusudur. Tarihin bazı dönemlerinde kısa bir sürede yıkılıp yok olanlar bulunduğu gibi, uzun ömürlü olanlar da eksik değildir. Her ikisinin de hayatını var oluş ve yıkılış sebepleriyle ele alıp incelediğimizde, olumlu ve olumsuz sebepler zinciriyle karşı karşıya geleceğimiz muhakkaktır. Tabii bu daha çok sosyologların ve ahlâkçıların, bir açıdan da din âlimlerinin görevidir.
İbn Haldun Mukaddimeʹsinde bu konuyu çok güzel işlemiştir. Ama tarihte kaç tane İbn Haldun gibi, tarih felsefesini bilen ve Kur’ânʹdan aldığı ilhamla yola çıkan ilim adamı hizmet vermiştir?
FİDYE (KURTULUŞ AKÇESİ)
«Eğer zulmeden her kişi, yeryüzündeki her şey kendine ait olsaydı, onu fidye (kurtuluş akçesi) olarak verirdi. »
Küfür ve bozgunculukla hayatını amacından saptırıp kendine yazık edenler, âhirette diriltilip İlâhî huzura sevkedilerek yerlerini aldıklarında, Allah’ın adâletinin kılı kırk yararcasına tecelli ettiğini gördükleri zaman, dünyanın oyalayıcı lüks ve konforunun bir işe yaramadığını, hele âhiret pazarında hiçbir kıymet ifade etmediğini; Allah için söylenen bir sözden, atılan bir adımdan, yapılan bir hizmetten ve nihâyet sâlih amelden daha işe yarar bir nesnenin bulunmadığını anlayacaklar ve amellerine uygun verilecek azâp ve cezadan kurtulma imkânı olmadığına inanacaklar. O kadar ki, dünya bütünüyle onların olsaydı, getirtip kullanma imkânları da bulunsaydı, hiç tereddüt etmeden onu fidye olarak vermekte acele edeceklerdi. Ne var ki, o gün fidyenin, rüşvetin, aracının ve izin verilmeyen şefaatçinin yeri ve tesiri yoktur. Derin bir pişmanlık duyacaklar ama, onun da hiçbir yararı olmayacak. Çünkü dünya, âhirete hazırlık dönemidir. İş, ibâdet, hayat ve memat her şey İlâhî rızaya uygun yürütüldüğü takdirde ciddi bir hazırlanma gerçekleşmiş olabilir. Âhiret ise, hesap, cezâ, mükâfat ve tek kelimeyle hak ve adâlet günüdür.
Göklerdeki ve yerdeki her şey Allahʹındır. İnsanlar geçici, diğer bir tabirle eğreti olarak bir süre bu nîmetlerden yararlanırlar ve ona sâhip olurlar. O halde mülkün ve nîmetlerin asıl sâhibini unutmak, Oʹnun mülkünde O’na karşı gelmek, körlüğün, sağırlığın ve basîretsizliğin, nankörlüğün ta kendisi değil midir? Allah’ın iyilere de, kötülere de olan vaʹdi haktır, mutlaka günü, saati gelince gerçekleşecektir. Her şey bir plâna ve proğrama göre düzenlenmiştir. Plân ve proğram dışı gelişigüzel hiçbir şey ve olay düşünülemez. Sırası gelmedikçe Allah’ın va’di gerçekleşmez. Ne var ki, insanların çoğu bu hakikati bilmezler. Oysa dirilten ve öldüren, sonra da diriltip ikinci hayata kaldıran Allahʹtır. Haydi ey inkârcılar, ölüme bir çare bulun veya ölen bir kimseyi yeniden hayata çevirin, buna güç getirebilir misiniz? Ey bozguncular, haydi toplanın da kâinatın düzen ve dengesini bozun, güneşi yerinde durdurun, ayʹı dünyaya daha da yaklaştırın, buna kudretiniz yetecek mi? O halde bozgunculuğunuz, hayatınızı amacından saptırmakta ve ömür sermayenizi bir günah ve vebal uğruna heba ettirmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, dünyanın önemsizliğine işâretle, âhirette diriltilip kaldırılan inkârcıların, yaşadıkları sürenin bir ân gibi gelip geçtiğini anlayacakları belirtildi. Zâlimlerin o gün her türlü imkândan uzak, sadece zulüm ve tuğyanlarıyla başbaşa kalacakları hatırlatıldı. Bütün kuvvet ve kudretin, imkân ve nîmetlerin, ceza ve azâpların Allahʹa ait olduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle İlâhî kudret ve rahmetin geniş bir tezahürü olarak, insanların yolunu açmak, gerçeği göstermek için peygamber ve kitap gönderildiği açıklanıyor. Sonra da insan için faydalı ve zararlı olan nesnelerin Allah tarafından belirlendiği bildirilerek bu hususta hiç kimsenin yetkisi bulunmadığı hatırlatılıyor. Allah’ın insanlara sayısı belirsiz nîmet ve rahmet kapılarını açtığı, ne yazık ki insanların çoğunun bunu idrâk edemediğine parmak basılarak kararsızlar ve inkârcılar uyarılıyor. Hiç bir şeyin Allahʹtan gizli kalmayacağı bildirilerek hayatı bu duygu ve inançla organize etmemiz emrediliyor.