MEÂLİ:
51- Onları, korkup telaşa kapıldıkları zaman görsen! Artık kurtulma (şansları) hiç yoktur ve yakın bir yerde yakalanmışlardır.
52- «Biz Oʹna imân ettik» derler. Ama uzak bir yerden (Âhiretʹten imâna) el sunmak (Dünyaʹya yeniden döndürülmek) onlara nereden?
53- Halbuki daha önce onu inkâr etmişler, uzak yerden gaybe taş atmışlar (bilmedikleri şeye dil uzatmışlar)dı.
54- Artık onlarla arzuladıkları şey arasına bir perde gerilmiştir. Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Doğrusu onlar hep zan ve iftiraya itici bir şüphe içindeydiler.
DOĞRU YOLU BULUP İLÂHÎ BUYRUĞA UYANLAR
Hak bütün parlaklığıyla ortada dururken, aklını, idrâkini, vicdanını ona çevirmeyip kendini nefsanî arzularının akıntısına bırakan kimse, şüphesiz ki kendi irâde ve fiiliyle sapıklığı seçmiştir. Kim de aklını, idrâkini, bilgi ve yeteneğini hakkı bulmaya çevirir de kalbini ona açarsa, şüphesiz İlâhî hidâyete namzetlik çizgisine gelmiş olur.
Ancak İlâhî vahiy insanlardan yana indirilmemiş olsaydı, hak ile bâtılı tefrîk mümkün olmaz, insanlık mutlak bir karanlık içinde belirsiz hale gelirdi. O halde bir kişinin kalbini hakka açması, vahyin bıraktığı tesir iledir. Vahiy inmeseydi, doğru yolun ne olduğu bilinmezdi.
Nitekim büyük sahabi İbn Mes’ûd’dan (R. A. ) bir mesele soruldu. O da «ben bunu kendi görüşüm ve içtihadımla cevaplıyorum. Doğru cevaplarsam Allah’tandır; yanlış cevaplarsam kendi nefsimden ve şeytandandır» dedi.
KORKUP TELAŞA KAPILACAKLARI GÜN
«Onları korkup telaşa kapıldıkları zaman görsen! Artık kurtulma (şansları) hiç yoktur ve yakın bir yerde yakalanmışlardır. »
İnsan olmanın manasını, yaratılışının hikmetini, Yüce Yaratan’ın eşya üzerindeki damgasını idrâk edemiyen, körü körüne geçmişi taklît edip İblîs’in uydusu haline gelen sapık inkârcılar, biraz ölüm anında, sonra da kabir âleminde ve daha çok âhiret gününde gerçeği görüp anlayınca müthiş bir korkuya kapılacaklar; çok uzak sayıp ihtimal bile vermedikleri o günde İlâhî adâlet ve kahır elinde kendilerini bulacaklar. Olgunlaşma, Hakk’a kul olma, imân nîmetiyle hayatı düzene sokma günleri çok gerilerde kalmıştır. Şimdi ise hesap ve ceza gününde bulunuyorlar. Artık «inandık! » demenin hiçbir yararı yoktur. Dünya’ya da artık dönüş mümkün değildir. Çünkü İlâhî plân gereği düzen bozulmuş, sistemler altüst olup yepyeni bir düzen kurulmuştur. Fırsat günleri geçmeden akıllarını kullanmayanlar, kendileri için mutlak rahmet olan peygamber ve kitaba sırt çevirdiler. Karanlığa taş atarak kısa ömürlerini bir hiç uğruna tükettiler. Yalan, iftira, inkâr ve azgınlıkları, kendileriyle imân, irfan ve sâlih amel arasında aşılması zor engeller meydana getirdi. O bakımdan engeli aşmadan âhirete intikal edenler artık kendi niyet, inanç ve amelleriyle başbaşa kalmak zorundadırlar; bunun başka yorumu ve çaresi söz konusu değildir. Doğan yavruyu nasıl bir daha ana rahmine geri çevirmek mümkün değilse, ölen bir kimseyi de artık dünya hayatına döndürmek muhaldir.
Ümitsizlik anındaki inanmanın da bir yararı söz konusu değildir. Ömrünün son nefeslerine kadar inkâr ve tuğyan içinde bocalayıp ısrar eden kimsenin, ölüm anındaki dönüşü ve hakka yönelme arzusu makbul tutulmaz. Çünkü artık her türlü maddî çarenin son bulduğu bir çizgiye, ümitsizlik çizgisine gelmiş bulunuyor. İnanması iradî değil, bir bakıma ıztırarîdir; korku ve ümitsizliğin neticesidir. Nitekim henüz dünyada iken, ölüm ile burun buruna gelip bütün ümitlerini kaybeden Fir’avnʹın: «İsrâil oğulları’nın Rabbına inandım» demesi kurtarıcı olmamış ve Allah tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü yeis halindeki imân ve tevbenin bir yararı yoktur. Yakın gelecekte Mekkeʹnin putperest müşrikleri de böyle bir sonuç ile burun buruna gelebilirler. Nitekim Bedir Savaşıʹnda onların ileri gelenlerinden önemli kişiler bu çizgiye gelip dayandılar.
Mekke ve Medine döneminde inkârcı maddeciler, sapık müşrikler âhiret hayatı, hesap ceza ve mükâfat konusunda devamlı şüphe ve çoğu zaman inkâr içindeydiler. Bu da onları rahatsız etmekte, içlerini kemirmekteydi. Ya Hz. Muhammed’in (A. S. ) haber verdiği hususlar doğruysa ne olacaktı? Zira fıtratlarındaki din ve Allah duygusu, diğer bir anlatımla, hakkın mayası zaman zaman kabuğundan çıkmak istiyor, duygu ve düşüncelerine fısıldıyordu. Ne var ki, fıtratlarındaki bu maya ile Hakk’ın sesi olan Kur’ân ve Peygamber arasında küfür ve inadın kesif perdesi bulunuyordu. Fıtratlarından yükselen ses bu perdeye çarpıp geri dönüyor, bir türlü onu aşamıyordu.
Cenâb-ı Hak, onların bu iç fırtınasına ve bocalama günlerine dikkatleri çekerek şöyle tasvîrde bulunuyor: «Artık onlarla arzuladıkları şey arasına bir perde gerilmiştir. Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Doğrusu onlar hep zan ve iftiraya itici bir şüphe içindedirler. »
Sebe’ Sûresi’ne göklerin ve yerin yegâne sâhibi Allah’a hamd ile başlandı ve inkârcı şaşkınların, maddeci müşriklerin kendilerini devamlı zan ve iftiraya iten şüphe içinde bocaladıkları belirtilerek noktalandı.
Bu sûrenin tefsirini bize müyesser kılan Rabbımıza hamd-u senâlar; bize ışık tutup yolumuzu aydınlatan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.