MEÂLİ:
5- Bugün size temiz yararlı şeyler helâl kılındı; kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hıristiyan)lerin yiyeceği size helâldır; sizin de yiyeceğiniz onlara helâldır.
İnanan iffetli kadınlarla, sizden önce kendilerine kitap verilenlerin iffetli kadınları, -iffetli olduğunuz, zinâ etmediğiniz, gizli dost tutmadığınız halde- (nikâh akdi yapıp) mehirlerini verdiğinizde (size helâldırlar).
Kim (Hakkʹa) imânı inkâr ederse, gerçekten ameli boşa gider ve o âhirette de zarara uğrayanlardandır.
İLGİLİ HADÎS
«Ancak müʹmine arkadaş ol ve senin yemeğini de ancak Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınan kimse yesin!. » (Ahmed b. Hanbel: 3/28 - Tirmizî - Ebû Dâvud - İbn Hibbân: Ebû Saîd (R. A. )den)
Meâlindeki hadîsteki emir, istihbap anlamına hamledilmiştir ki, ancak bu takdirde âyetle uyum halinde bir hüküm taşır.
SOSYAL YÖNÜ
«Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin de yiyeceğiniz onlara helâldir... »
İslâm, cihan dinidir. Kendisinden önceki hak dinlere hem inanmayı emreder, hem onlarla diyalogun kurulmasını ve sürdürülmesini tavsiye eder. Şiddete baş vurmadan rahmet kapısını her millete açık tutar. İmânı bir idrâk, bir selîm zevk ve irfan işi sayar. Bunun için önce insan idrâkine seslenir; ruhunun gıda alacağı İlâhî beyânı bütün tazeliğiyle sunmaya çalışır. Sonra da Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yüksek şahsiyetinde bütünleşen güzel ahlâk ve fazîleti kafa ve gönüllere bir hayat iksiri olarak takdim eder.
Özellikle az-çok İlâhî beyana erişen Yahudî ve Hıristiyanları insafa dâvet eder. Onlarla başta kendilerinden kız alma olmak üzere siyasî, ticarî ve diplomatik ilişkilerin sürdürülmesini ister. Bununla toplumlara hayat veren İslâm’ın tertemiz havasının o ülkelere sokulmasını amaçlar. Gerekirse Müslüman erkeklerin onlardan olan kadınlarla evlenmelerine cevâz verir. Çünkü hedef, son dinin kinle düşmanlıkla, hakları çiğnemekle ortaya çıkmadığını; dinler basamaklarının en üst son basamağını teşkil ettiğini, sadece bir kabile veya millete değil, bütün milletlere gönderildiğini ve insanlığın müşterek malı bulunduğunu en mâkul yollarla gönüllere işlemek ve böylece bir idrâk uyanıklığı sağlamaktır.
Yine bu amaç dikkate alınarak, gerektiğinde ilişkileri daha da sıklaştırmak, bu yoldan Müslümanların örnek yaşayışlarını, insan haklarına gösterdikleri sınırsız saygı belirtilerini diğer milletlere bütün açıklığıyla sergilemektir.
Kitap ehlinin boğazladıkları hayvanların ve İslâmʹa göre helâl sayılan yemeklerinin Müslümanlara helâl olduğu, Müslümanların da gerek boğazladıkları hayvanlardan ve gerekse hazırladıkları gıda maddelerinden Kitap ehlinin yemelerinde dinî bir sakınca bulunmadığı dikkate alınırsa, nasıl bir ilişki kurulması arzulandığı rahatlıkla anlaşılır.
Bütün bu olumlu yöndeki adımlar, İslâmʹın barıştırıcı, birleştirici ve yumuşatıcı bir din olduğunun bir başka delilidir. Yürürlükten kaldırılan diğer iki semavî dinin hiç olmazsa Kurʹân’a saygı göstermesine yönelik bir davet söz konusudur. Tevrat ve İncilʹde değiştirilen veya zaman aşımıyla unutulan belgeleri hem tashîh ederek, hem ortaya çıkararak büyük bir hizmette bulunan Kurʹân, bu doğrultudaki mesajıyla da onları insafa çağırmaktadır.
Dinlerin tekâmülü tartışma, sürtüşme ve vuruşma için değil; beşer ruhunu yüceltmek, insan ahlâkını güzelleştirmek, insanlığına yakışanı yapıp yerine getirmek; dil, ırk ve renkleri ne olursa olsun bütün insanların Adem Peygamberden üreyip çoğaldığını hatırlatmak içindir. Bunun gerçekleşmesine bütünüyle yönelip çalışmak, barış içinde yaşama arzusunun en açık belirti ve belgesi değil midir?
İşte beşinci âyetle bütün bu hususlar çok anlamlı biçimde özetlenerek bir komprime halinde insan aklına ve vicdanına sunulmaktadır.
Allahʹa, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanmayı hakiki imânın değişmiyen şartları kabul etmek kadar tabii ne olabilir? Bunun ya tamamını, ya da bir kısmını inkâr etmenin büyük bir haksızlık olduğu ortadadır. Çünkü insan ruhunun muhtaç bulunduğu hava ve gıdayı ondan esirgemek, ruhun varlığını reddetmek kadar gülünçtür. Bunda ısrar etmek, İlâhî cezaya yol açar. Kurʹân bunu haber verip gereken uyarısını yapıyor.
FIKHÎ YÖNÜ
«Kendilerine (daha önce) kitap verilen (Yahudi ve Hıristiyan)lerin yiyeceği size helâldır. » meâlindeki âyet üzerinde ilim adamları farklı görüş ve yorumlarda bulunmuşlardır:
a) Peygamber (A. S. ) Efendimiz henüz risâletle görevlendirilmeden önce, soy itibariyle Yahudî ve Hıristiyan olanlarla onların dinine aynı devrelerde girenlerin boğazladıkları hayvanlar Müslümanlara helâldır. Hz. Muhammed (A. S. ) peygamber olarak gönderildikten sonra Araplardan bu iki dine girenlerin kestiği hayvan Müslümanlara helâl değildir. Çünkü Hıristiyanlığa girenler o dinin hiçbir prensibine uymamış, sadece içki içmekle onları taklîd etmişlerdir.
Nitekim Hz. Ali (R. A. ): «Arap Hıristiyanlarının kestikleri hayvanlardan yemeyin. Çünkü onlar içki içmekten başka hiçbir kurala uymamışlardır. » demiştir. (Lübabü’t-Te’vîl - Tefsîr-i İbn Cerîr Taberî) İbn Mes’ud (R. A. ) da ayni görüştedir. Şafiî mezhebine göre de Kur’ân indikten sonra Yahudî ve Hıristiyan dinine girenlerin boğazladığı hayvanlar yenilmez. (İbn Cerîr Taberî)
b) İbn Abbas’a (R. A. ) göre, Kur’ân indikten sonra da sözü edilen dinlerden birine giren Arapların boğazladıkları yenilir.
el-Hasan, Atâ’ bin Ebî Rebah, Şaʹbî, İkrime, Katade, Zührî ve Hammad da ayni görüştedirler. Nitekim Ebu Derdâ (R. A. ) ile İbn Zeydʹden, kilise adına boğazlanan hayvandan sorulduğunda, «ondan yiyebilirsiniz» diye fetvâ vermişler ve Allah onların yemeğini helâl kılmış, bu hususta belirtilen anlamda bir istisnâya yer vermemiştir, kaydını ileri sürerek delil göstermişlerdir.
Nitekim Hanefî ve Mâlikî mezheplerinin de görüş ve içtihadı bu doğrultudadır.
Hanbelî mezhebinden bu konuda farklı iki rivâyet vardır. Ancak sözü edilen mesele hususunda Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde ümmet için kolaylık vardır.
c) Dinsiz, putperest, ateşperest ve benzeri Kitap ehli sayılmayan milletlerin ve şahısların boğazladığı hayvan kesinlikle Müslümanlara haramdır. Bunda icmâ’ vardır.
Kitap ehli (Yahudî ve Hıristiyanlar) Besmele çekmeden veya Allah ismini anmadan boğazlarlarsa, yenilmesi helâl olur mu?
Bu mesele hakkında da ilim adamlarının farklı görüş ve içtihadı olmuştur:
a) İbn Ömer’e (R. A. ) göre, bir Yahudî, ya da Hıristiyan Allahʹın ismini anmadan hayvan boğazlarsa helâl olmaz. Rabia’ da ayni görüştedir.
b) Allah’tan başkasının ismini anıp boğazlarlarsa yine haram olur, yenilmez. Hz. Ali, Hz. Âişe, İbn Ömer ve Tabiînden Tavus ve el-Hasan’ın görüş ve içtihadı bu anlamdadır.
c) İlim adamlarının çoğuna göre, öyle de olsa Kitap ehlinin boğazladığı helâldir. Nitekim İmam Şaʹbî ve Atâʹdan, «Bir Hıristiyanın Mesîh ismini anarak boğazladığı hayvan bize helâl olur mu? » diye sorulduğunda, «Helâl olur» diye cevap verdikleri sahih rivâyetlerle sabit olmuştur. «Çünkü Allah onların boğazladığını helâl kılmıştır. » diye ilâve ettikleri de bilinmektedir. (Lübabü’t-Te’vîl - Kurtubî - İbn Cerîr Taberî)
d) el-Hasan diyor ki: «Bir Yahudî, ya da Hıristiyanın hayvan boğazlarken Allah’tan başkasının ismini andığını işitirseniz ondan yemeyin. Ama nasıl boğazladıklarını bilmiyorsanız, yemenizde dinî bir sakınca yoktur. Çünkü Allah onların boğazladıklarını helâl kılmıştır. »
e) İmam Mâlik’e göre, Kitap ehli, Allahʹdan başkasının adını anarak boğazlarsa yine de haram olmaz, sadece mekrûh sayılır. (Tefsîr-i Kurtubî: 6/46)
Bu meselede İmâm Mâlik, Şa’bî ve Atâʹın görüş ve içtihadında kolaylık vardır.
Âyette geçen «taam» tabirinden boğazlanan hayvanlar kasdedildiğini söyleyenler olmakla beraber, bunun İslâmʹa göre helâl sayılan bütün yiyecekleri içine aldığını söyleyenler de var. Ne var ki her iki yoruma göre de boğazlanan hayvan söz konusudur. (Tefsîr-i Taberî: İlgili âyetin tefsiri)
MUHSANAT
«İnanan iffetli kadınlarla.. »
«İnanan iffetli kadınlar» diye meâlini yazdığımız muhsanat tabirinden bir de «hür olan iffetli kadınlar» mânasını çıkaranlar olmuştur. O halde bu mesele hakkında da farklı yorumlar vardır:
a) Tabiînden Mücahid’e göre, iffetli hür kadınlar, kasdedilmiştir. O halde inanmış iffetli cariyelerle evlenmek ancak şu iki şartla câizdir: Evlenmek isteyen erkek gayr-i ahlâkî bir yola düşmekten endişe duyduğunda veya hür iffetli kadınla evlenmek için malî imkânı bulunmadığında...
b) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Muhsanat’tan maksad, hür olsun câriye olsun iffetli, namuslu kadınlardır. O takdirde fâhişe bir kadınla evlenmek ona göre helâl değildir.
Ancak ilim adamlarının çoğu, zinâ eden bir kadın tevbe edip ahlâkını düzeltirse nikâhlanması câizdir, diye fetvâ vermişlerdir. Sahih olan da budur. Nitekim Tarık bin Şihab diyor ki: Bir adam kız kardeşimle evlenmek istedi. Kız kardeşim ona, «Benimle evlenecek olursan halk seni kınar, sonra rüsvay olursun, çünkü zamanında ben zinâ yaptım» diyerek uyarıda bulunmuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer’e (R. A. ) başvuruldu. Ömer (R. A. ): «Kadın tevbe edip ahlâkını düzeltmiş mi? » diye soruyor. Onlar da, «Evet, düzeltmiştir. Şimdi iffetli bir hayat yaşıyor» diye cevap verince, Ömer (R. A. ) onlara: «O halde o kadınla evlenmenizde bir sakınca yoktur» buyuruyor. (Lübabu’t-Te’vîl/Alaeddin Ali: İlgili âyetin tefsirinde)
c) Hem hür, hem câriyeyle evlenmek câizdir. Ancak bazı mezheplere göre, hür kadın üzerine câriyeyle evlenmek câiz değil, bunun aksi câizdir. Âyette sadece iffetli hür kadınlarla evlenmekten söz edilmesi, onlarla evlenmeyi teşvîk ve tercîh anlamına gelir.
KİTAP EHLİNDEN İFFETLİ KADINLAR
«Sizden önce kendilerine kitap verilenlerin iffetli kadınları.... »
Bu hususta da farklı ictihad ve yorumlar ortaya konmuştur:
a) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, Kitap ehlinden iffetli hür kadınlar kasdedilmiştir. Âyetin zahirinden bu anlaşılmaktadır. O bakımdan Kitap ehlinden olan iffetli câriyelerle evlenmek ona göre câiz değildir. Şaʹbî, Nahaî ve Dahhak gibi ilim adamları da ayni görüştedirler.
Nitekim Şafiî mezhebine göre de hüküm böyledir.
b) el-Hasan ve onun paralelinde olanlara göre, âyet hem hür hem câriyeyi kapsamaktadır. O halde Kitap ehlinden iffetli hür ve câriye kadınlarla evlenmekte dinî bir sakınca yoktur.
Nitekim İmam Ebû Hanîfe de aynı içtihada sahiptir. Bize kadar gelen sahih rivâyetlerden öğreniyoruz ki: Hz. Osman (R. A. ), Hıristiyan olan Firafise kızı Nâile ile evlenmiştir. Ashabdan Talha bin Ubeydullah (R. A. ) da bir Yahudî kadınla evlenmiştir.
Ancak İbn Ömerʹe (R. A. ) göre, hür veya câriye Müslüman iffetli kadınlar varken onlarla evlenmek mekrûhtur. Hz. Osman ile Hz. Talha’nın içtihadına göre, mekrûh değildir. Şüphesiz ki bu bir ictihad farkıdır, biri diğerini nakzetmez.
Âyette yer alan «Ucûr»dan maksat, sözü edilen kadınlarla, mehirlerini vermek suretiyle evlenmenin helâl olduğunu belirtmektir.
ERKEKLERİN DE İFFETLİ OLMASI
«İffetli olduğunuz, zina etmediğiniz, gizli dost edinmediğiniz halde »
İffetli, fazîletli, güzel ahlâklı olmak şüphesiz ki imânın en uygun meyvesi, İslâm’ın değişmiyen yoludur. Kur’ân ve Sünnet imânla güzel hasletleri oluşturmak ve bütünleştirmek için kudsî âlemden birçok esas ve prensiplerle inmiştir. Diyebiliriz ki, bu dinin bütün esas ve prensiplerinde, dünya ve âhiretle ilgili hükümlerinde mutlâka güzel ahlâkın, fazîlet ve hayırhahlığın, iffet ve namusun payı çok büyüktür.
Kadının ne kadar iffetli, namuslu, dürüst ve ahlâklı olması emredilmişse, aynı ölçü ve anlamda erkeğin de böyle olması kesinlikle emredilmiş ve üzerinde ısrarla durulmuştur. Kurʹânʹda: «Ey imân edenler! », «Ey insanlar! » denilince mutlaka her iki cinse seslenilmiştir.
Mâide 5. âyetin son bölümünde özellikle bu husus üzerinde durulmuş ve inanmış erkeklere gereken uyarı yapılmıştır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle müʹminlere temiz ve yararlı şeylerin helâl kılındığı açıklandı. Kitap ehliyle nasıl ve hangi yollardan ilişki kurulması belirtildi. İffetli kadınlarla evlenme teşvîk edilerek bu hususta da Kitap ehliyle bir yakınlık kurmanın câiz olduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, müslimle gayr-i müslim arasındaki alâmet-i farikanın namaz olduğuna işâret edilerek, başın bedendeki yeri ve önemi ne ise, namazın da dindeki yeri ve önemi odur, hususu zımnen işleniyor ve bu önemli ibâdetin ancak abdestli bir vaziyette yerine getirilebileceği açıklanıyor. Sonra da bazı hallerde teyemmüm edilmesine ruhsat verildiğine temas edilerek Allah’ın müʹminlere olan nîmetleri hatırlatılıyor. Peygambere verilen söze sadık kalınıp vefa edilmesinin lüzumu belirtiliyor.