Maide Suresi 48-50. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ فِي مَا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُرِيدُ اللّٰهُ اَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

49.

(Ey Muhammed!) Sana da o Kitab'ı (Kur'an'ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.

Diyanet İşleri

49.

Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur'an'ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.

50.

Onlar hala cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah'ınkinden daha güzeldir?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

48- Sana da (Ey Muhammed) önündeki kitabı (Tevrat, Zebur ve İncilʹi) doğrulayan, onları gözetip denetliyerek tashîh eden kitabı hak ile indirdik. Artık onlar arasında Allahʹın indirdiğiyle hükmet; sana gelen hakdan sonra onların heveslerine uyma. Her biriniz için bir şeriat ve açık bir yol meydana getirdik. Eğer Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı; ama size verdiğiyle sizi denemek için (böyle yapmadı).

O halde hayırlara koşuşun; hepinizin dönüşü ancak Allahʹadır. Hak­kında ayrılığa düştüğünüz şeylerden size O haber verecektir.

49- Ve artık aralarında Allahʹın indirdiğiyle hükmet; onların arzu ve heveslerine uyma; Allahʹın sana indirdiğinin bir kısmında seni şaşırtma­larından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bilmiş ol ki, Allah bazı günahlarından dolayı onları musibete uğratmak istiyor ve hem insanların çoğu gerçek­ten İlâhî sınırları aşanlardır.

50- Onlar cahiliyye devrine ait hüküm mü arzu ediyorlar? Şüp­heden uzak bir bilgiyle inanan bir millet için Allahʹtan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

İNİŞ SEBEBİ

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Yahudî bilginlerinden birkaç kişi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi, inen İlâhî hükümlerin bir kısmında şaşırtmak için gizli bir plân hazırlayıp gel­mişlerdi: «Ya Muhammed! dediler, bilirsin ki biz ileri gelen ilim adamları­yız. Sana uyduğumuz takdirde Yahudîler gelip size inanırlar. Bunun için sana baş vuracağımız bir ihtilâflı meselede bizden yana hükmetmeni is­tiyoruz.. »

Onların bu küstahça teklîfini dinleyen Peygamber (A. S. ) Efendimizin rengi değişti ve teklîflerini kesinlikle reddetti. Bu sebeple yukarıdaki âyet­ler indi. (Esbâb-ı Nüzul / Nisâburî - Lübabü’t-Te’vîl / Alaeddin Ali - Kurtubî - İbn Kesîr - İbn Cerîr Taberî)

İLGİLİ HADÎSLER

«Biz peygamberler topluluğu baba bir kardeşleriz; dinimiz birdir. » (Buharî / enbiya: 48 - Müslim / fezâil: 143, 145 - Ebû Dâvud / sünnet: 13 - Ahmed: 2/319, 406, 437, 463, 482, 541) Yani dinimizin esası aynıdır.

«İnsanların Allah katında en çok sevilmiyeni, İslâmiyette Cahiliyye devri âdetlerini isteyen ve haksız yere kan dökmek için kişinin kanını ta­lep edendir. » (Taberânî - Buharî)

AMELÎ ŞERİAT

«Herbiriniz için bir şeriat ve açık bir yol meydana getirdik. »

Terim olarak ŞERİAT, daha çok amelî ahkâma verilen bir isimdir. Bu bakımdan «DİN» tabirinden daha özel bir anlam taşır.

Amelî şeriatler ise, sosyal yapının gösterdiği farklı durumlara, toplu­mun ekonomik, kültürel ve psikolojik gelişmelerine göre değişiklik arzeder. Gönderilen peygamberlerin hepsi dinin aslında ve esasında birleşirler ki bu İLAHÎ TEVHÎD ve Ona olan ihlâstır. Amelî hükümlerde ise farklı yollar getirmişlerdir. Bu, belirttiğimiz gibi sosyal yapının tekâmül ve gelişmesin­den meydana gelen farklılıktandır.

NEDEN TEK ÜMMET DEĞİL?

«Eğer Allah dileseydi, hepinizi tek bir üm­met yapardı. »

«Tek bir ümmet» demek, aynı sosyal yapıya, aynı örf ve âdetlere, aynı inanca, aynı âile düzenine ve millî yapıya sahip büyük bir insan top­luluğu demektir.

Bu büyük topluluk tek ümmet durumuna getirilip her zaman için aynı hükümlerle idâre edilmeleri emredilseydi, bir takım sakıncalar doğar, cid­di tanışma ve gelişmeyi engellerdi; bunları özetliyecek olursak, şöyle sı­ralıyabiliriz:

1. İnsan yeteneği ve aklı belli bir noktada duraklar; duraklayınca da araştırmaya ihtiyaç kalmaz; dondurulmuş belli kalıplar üzerinde kalınırdı.

2. İçtihat kapıları kapanır; bilimsel araştırmalara gerek kalmazdı.

3. Zamanla değişen sosyal ve kültürel hayatla din arasında uyum­suzluk başlar; böylece din her geçen gün aktivitesini kaybederdi.

4. Dinler arasında, haklılığını isbat edip ortaya koyma gayreti dumura uğrar; dine çatanlar bulunmayacağı gibi, onu savunanlar da olmıyacak, böylece din kendi kaderine terkedilmiş olurdu.

Bu hususları biraz açıklıyalım:

Musevîlikte teşbihî düşünce hâkimdir. Hükümleri de dondurulmuş­tur. Bu yüzden içtihat kapıları kapalıdır. Ancak Musâ Peygamberʹden son­ra gelen ve kendisine kitap verilen İsâ Peygamber, Tevratʹtaki dondurul­muş ağır müeyyidelerin bir kısmını hafifletmiş, bir kısmını daha da ileri götürerek toplumun çeşitli yöndeki gelişmeleriyle paralellik sağlamak is­temiştir. Ne var ki çok tutucu olan İsrâiloğulları, dünya saltanatı peşinde koşturdukları için daha çok âhirete yönelik bulunan İsâ Peygambere ısınamamışlar ve sonunda onu da öldürmeyi kararlaştırmışlardı.

Diyebiliriz ki, İncil getirdiği yeniliklerle, Tevratʹtaki bir kısım ağır mü­eyyideleri kaldırmış, daha çok ahlâkî kurallarla toplumu ıslah etmeyi amaç­lamıştır. Bunun için kötüye karşı kötü olmayı yasaklamış, saldırgana kar­şı yumuşak olmayı telkin etmiştir.

Ancak İsâ Peygamberin göğe çıkarılmasından bir asır sonra İncil’deki bu yumuşak metot yavaş yavaş yerini ağır müeyyidelere terketmiş, daha doğrusu kilise, İlâhî hükümlerde keyfî tasarrufta bulunma ihtiyacını duymuştu. Daha sonraları aforozlar, engizisyon mahkemelerinin kurul­ması, bu tasarrufun tabii sonucu olarak tezahür etmiştir.

Son din bu ikisi arasında, fakat daha geniş ve kapsamlı hükümlerle gelmiş, gelişen toplum hayatına yön verecek esasları getirmiş, ilim ve akla yeterince yer ve değer vermiş ve bu açıdan meselelerini çözüp orta­ya koymuştur.

Hıristiyan âlemi İslâm’ın uyum sağlayan esas ve prensiplerine ilgi duymaya başlayınca kilise ister istemez, kendine göre bir takım ibâdet şe­killeri çıkarmış, İsa Peygamberin nasıl namaz kıldığı zamanla unutulmuş ve asıl İncil nüshasının kaybolması sebebiyle tesbitinin mümkün olmadığı dikkate alınarak kiliselere iskemleler konularak halkın rağbet etmesi sağ­lanmaya çalışılmıştır.

Onların bu değiştirme metodu, İlâhî metoda uygun olmadığı için etki- tepki düzeyinde büyük fırtınalara, hümanistlerin doğmasına, proteston mezhebinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İslâm ise, her şeye rağmen, İlmî araştırmaların kapısını açık tutan bir dindir. Getirmiş olduğu hukukî esasların bir kısmında esneklik prensi­bi dikkatten uzak tutulmamış ve böylece içtihada, ilmî araştırmalara im­kân vermiştir.

Örneğin 10’un üstünde amelî anlamda hak mezhebin ortaya çıkması, mezhep imamlarının birbirlerine saygılı bulunması bu cümledendir. İmam Şâfiî gibi kudretli bir hukukçu, Irakʹta yapmış olduğu içtihatlarını biraraya getirip bir mezhep sistemi ölçüsüne ulaştırdıktan sonra Mısır’a gittiğinde yeni âdetler, örfler ve meselelerle karşılaşınca, eski içtihadını bir tarafa bırakıp yeniden içtihada koyulma ihtiyacını duymuştur. Ona bu imkânı veren, Kurʹân ve Hadîslerin taşıdığı esneklik ve İlmî çalışma için koyduğu ana fikirlerdir.

Böylece İslâm Dini, Yahudî ve Hıristiyan din adamlarının öteden beri bozduğu dengeyi sağlamış, insan hayatıyla uyum kurmuş, açık bıraktığı içtihat kapısıyla yeni çıkacak meselelere çözüm imkânı getirmiştir.

Görülüyor ki, yeryüzünde tek bir ümmet istenilseydi ve bütün insan­ların aynı dil, aynı inanç, aynı örf ve âdet, aynı sosyal yapı ve aynı kültür düzeyinde bulunması irâde edilseydi, bunca gelişmeler olmaz ve İlmî ça­lışmalar meydana gelmezdi.

KUR’ÂN İLE HÜKMETMEK

«Ve artık aralarında Allahʹ­ın indirdiğiyle hükmet; onların arzu ve heveslerine uyma.. »

Tevrat ve İncilʹin doğru yolu gösterici, kalb ve kafaları aydınlatıcı İlâ­hî buyruklarla indirildiği ve İsrâiloğulları’na Tevrat ile amel etmeleri; Hı­ristiyanlara da İncilʹdeki hükümlerle amel etmeleri bildirilmiştir. Yahudî­lerin Tevratʹtaki hükümlerin bir kısmıyla amel edip bir kısmını değiştir­meleri veya değişik yorumda bulunmaları sebebiyle Tevratʹtan sonra in­dirilen ne İncilʹi, ne de Kur’ânʹı İlâhî kitap olarak kabul etmemişlerdir. Hal­buki hak dinlerde genel kural şudur: Her kitap kendinden önceki kitap­ları, her peygamber kendinden önceki peygamberleri tasdîk eder ve ken­dinden sonra gelecek kitap ve peygamberleri müjdeler. Tevratʹta bu ge­nel kuralla ilgili belgeler dikkate alınmamış ve bir kısmının kelimelerinin yerleri değiştirilerek aslından uzaklaştırılmıştır.

İncil’de de aynı genel kuralla ilgili belgeler yer almış, asıl nüshası bu­lunamadığı için Havarîlerin ve onları dinleyenlerin hafızalarında ve yan­larında yazılı bulunan parçalardan derlenen İncil’lerde bazı değişiklikler olmuş, sözü edilen belgelerin bir kısmı kelime oyunuyla yanlış yorumlan­mıştır.

Bu gerçek açısından iki kitap ehlini incelediğimizde, her ikisinin de kendi kitaplarıyla gerektiği gibi amel etmedikleri ortaya çıkar. Çünkü gö­rüyoruz ki, Yahudîler hem Hıristiyanlara, hem Müslümanlara karşıdırlar. Ne İsâ’yı, ne de Muhammedʹi (Salât-u selâm ikisine olsun) peygamber ka­bul ederler. Hıristiyanlar ise Kur’ân’ı İlâhî kabul etmedikleri gibi, Muham­medʹi (A. S. ) de peygamber saymazlar.

Kur’ân ve onun tebliğcisi Hazret-i Muhammed (A. S. ) sözü edilen ve Kur’ânʹda yerini alan genel kurala uymuşlardır: Hem önceki peygamber­leri, hem de Tevrat ve İncil’in hak olduğunu kabul ederler. Aynı zamanda İslâm’da imânın esasları arasında bu hususlar da yer almıştır. Yani bütün peygamberlere ve bütün kitaplara inanmıyan bir kimse müʹmin sayılmaz.

Diğer bir husus da, Tevrat ile İncilʹin, sadece İsrâiloğullarıʹna indiril­miş kitaplar olma gerçeğidir. Toplum hayatında önemli değişmeler ve ge­lişmeler meydana gelince, artık son kitap bütün milletlere yol gösterir hükümlerle, esas ve prensiplerle inmiştir. O artık ne yalnız İsrâiloğullarıʹ­nın, ne de yalnız Araplarındır; bütün insanların kitabıdır. Bu sebeple Kurʹân’ın indirilmesiyle daha önceki kitaplar yürürlükten kaldırılmış, gelişen toplumun ihtiyacına cevap verecek yeni esaslar ve prensipler getirilmiş­tir. Diğer yandan Tevrat ve İncil semavî kitaplar olduğu için beşer elinin onlarda yapmış olduğu değişikliği ve yanlış yorumlamaları Kur’ân düzelt­mekte ve gerçeği yansıtmaktadır. Buna bir kaç örnek verecek olursak, al­tın buzağı, Lût ve Davut konularını gösterebiliriz. Tevrat’ta çıkış bölümün­de sözü edilen buzağının HARUN Peygamber tarafından ustaca yapıldığı ve ilâh olarak İsrâiloğulları’na takdîm edildiği belirtilir. Oysa peygamber­ler günahlardan korunmuşlardır. Allah’ın varlığına ve birliğine dâvetle gö­revli bulunan bir peygamber tapınılmak için put yapar mı? Bu doğrudan küfürdür. Kur’ân bunu tashîh eder, altın buzağının Sâmirî tarafından ya­pıldığını ve HARUN Peygamberin ona engel olamadığını açıklar.

Yine Tevrat’ta Tekvîn bölümünün 19. faslında Lût Peygamber hakkın­da şu sözlerin yazılı olduğunu görmekteyiz: «Ve Lût Tsoar’dan çıkıp dağ­da oturdu ve iki kızı onunla beraberdi; çünkü Tsoar’da oturmaktan korktu ve o, ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Ba­bamız kocamıştır ve bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur. Gel, babamıza şarap içirelim ve babamızdan zürriyeti yaşatmak için onunla yatarız. Ve o gecede babalarına şarap içir­diler ve büyük kız girip babası ile yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ve vaki oldu ki, ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi: İşte dün ge­ce babamla yattım; bu gece de ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir, onunla yat. Ve o gecede dahi babalarına şarap içirdi­ler ve küçük kız kalkıp onunla yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bil­medi. Lûtʹun iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar.... »

Kur’ân bu fahiş hatayı da tashîh eder, Lûtʹun karısının, ahlâksızlar­dan yana olduğunu kaydederek, onun da kavmiyle birlikte yok edildiğini, diğer aile halkını beraberinde alıp geceleyin şehri terkettiğini açıklar. Böy­lece hiçbir peygamberin mümkün değil şarap içmediğini, zinâ etmediğini yer yer belirtir.

Tevrat, Dâvut Peygamber’in sevdiği evli bir kadınla evlenebilmek için onun kocasını savaş cephesine en önde göndererek öldürülmesine neden olduğunu, sonra da onun karısıyla evlendiğini yazar. Bu da bir peygam­bere atılan büyük iftiralardan biridir. Kurʹân Dâvud Peygamberin hemen her yerde kadrini yüceltir ve Allahʹa çokça ibâdet edip teslimiyet göste­ren bir peygamber olduğunu açıklar.

Bunun için Semavî kitapların cümle ve kelimesi şöyle dursun, tek har­fine bile dokunmanın çok hatalı sonuçlara yol açacağı muhakkaktır. Hem Musâ Peygamber, hem de İsâ Peygamber bu konuda İsrâîloğullarıʹnı yete­rince uyarmışlardır.

Cenâb-ı Hak Kur’ânʹa beşer elinin dokunmasına imkân vermemiş, her devirde binlerce hâfız onu ezberlemiş ve ilk yazıldığı gibi korunmuştur. Kurʹân bütün bu özellikleriyle de amel edilmeye lâyık tek kitaptır.

İlgili âyetlerle Tevrat ve İncilʹin hak kitaplar olduğu ve her birinin hi­dâyet ve nur saçtığı belirtildikten sonra artık onların devresinin dolduğu­na dikkatler çekildi. Allah’ın son kitabıyla eski hükümlerin kaldırıldığı bil­dirildi:

«Ve artık aralarında Allahʹın indirdiğiyle hükmet; onların heveslerine uyma.. » uyarısı yapıldı.

YORUMLAR - RİVÂYETLER

ŞİR’Â VE ŞERİÂT

ŞİRʹÂ deyimi üzerinde durulmuş ve hayli yorumlar ve çözümler or­taya konmuştur. Bunları şöyle özetliyebiliriz:

a) Şeriât anlamına gelir ve âyette de bu mâna kasdedilmiştir.

b) Şer’ kökünden türetilmiştir; açıklamak ve ortaya koymak anlamı­na gelir.

c) Şürû’ kökünden türetilme bir tabirdir; ciddi bir işe başlama anla­mına gelir.

d) Şeriât: Meşraa anlamına gelir ki, herhangi bir su kaynağından su içmek veya alıp içirmek mânasına delâlet eder. Bu mânayla, insanların hem su içtiği, hem de diğer canlıların su ihtiyacını karşıladığı kaynak de­mektir. Dinî hükümler de insanlar için su kadar ihtiyaç sayıldığından onla­rın ya tamamına, ya da amelî hükümlerinin tümüne ŞERÎAT ismi verilmiştir.

e) Şeriât diğer bir yorumla, kök mâna olarak açık yol demektir. Sonra İlâhî yol mânasında kullanılmıştır.

f) Kurtuluşa götüren yol demektir.

g) Şeriât ve Minhac aynı mânaya gelir; bunlar eş anlamlı kelimeler­dir; bir arada getirilmesi teʹkîd içindir. Her ikisinden de maksat, İlâhî yol kabul edilen DİN demektir.

h) Şeriat’le Minhac arasında az bir fark vardır: Şeriat, Allah’ın kul­larına emrettiği sistemdir. Minhac, bu sisteme giden yol ve yöntemdir.

i) İbn Abbas (R. A. ) ise, ŞİRʹÂTʹi sünnet ile, MİNHAC’ı yol ile yorum­lamıştır. Katade de aynı görüştedir.

j) Her birine bir şeriât verilmesinden maksat, Tevhît esasında birle­şip füruatla ilgili ahkâmda farklı olan dinlerin amelî ahkâmına işârette bulunmaktır.

k) İlim adamlarından bir kısmı bu âyete dayanarak önceki şeriâtın bize şeriât olmadığını söylemiştir. Çünkü her birine ayrı bir şeriât veril­diği açıklanıyor. Bunun aksini iddia edenler de var. Ancak neshedildiği bildirilen ahkâm dışında kalan hükümler olabilir ki, bu da ihtilâf konusu­dur.

MÜHEYMİN

a) İbn Abbas ve Ali bin Ebî Talhaʹya göre, EMİN ve GÜVENİLİR an­lamına gelir. Saîd bin Cübeyr ve Mücahit de aynı görüştedirler. O halde önceki kitaplardan Kur’ân’a uyanlar hak, uymayanlar bâtıldır.

b) Suddî ve Katade’ye göre, ŞÂHİT ve KORUYUCU anlamına gelir. Yani Kurʹân önce indirilen kitapların hak olduğuna şâhittir ve onlardaki tahrifatı tashîh edip koruyucudur.

c) İbn Abbas’a göre, önceki kitaplar üzerinde HÂKİMʹdir, demektir.

d) Önceki kitaplar üzerine cihanşümulluğuyla (evrenselliğiyle) yük­selmiştir.

e) Önceki kitapları TASDÎK edendir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle hak dinlerin Tevhît esasında birleştikleri, amelî ah­kâmda ayrıldıkları, bunun için her millete ayrı bir şeriât, amelî yol veril­diği belirtildi. Şeriatlerin toplumun ve milletlerin tekâmülü ve gelişmesiy­le tekâmül ettiğine, bu grafiğin İslâmiyetle doruğuna yükseldiğine işâret edildi. Ancak gerek Yahudî, gerekse Hıristiyan din adamlarının bu tekâ­mülü kabule yanaşmadıklarına dikkatler çekilerek dinler arasında bir sür­tüşme ve tartışmaya neden oldukları, bu yüzden tarih boyunca kan dö­külmesine kadar gidildiği dolaylı biçimde aksettirildi.

Aşağıdaki âyetlerle, tekâmül kabul etmeyip İslâmʹa karşı cephe alan Yahudî ve Hıristiyanlarla dostluk kurmanın mümkün olamıyacağına dik­katler çekiliyor. Din, ırk ve ideal ayrılığı içindeki karşıt grupların anlaşıp birleşmesini sağlamak, bunun için ciddi mesailer sarfetmek, havanda su döğmekten farksız olduğu bilişare hatırlatılıyor. Bir takım politik, ekono­mik ilişkiler kurulabilir; onlardan kız alınabilir, eti helâl olan hayvanlardan boğazladıkları yenilebilir. Buna ihtiyaç vardır. Ama onları dost edinip yar­dım beklemek hayal kırıklığına uğramaktır, gerçeğine parmak basılıyor. Çünkü tarihte cereyan eden olaylar hep bu sonucu doğrular ölçü ve an­lamdadır.