Şura Suresi 49-53. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ اِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ الذُّكُورَ اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَاِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَاءُ عَقِيمًا اِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَٓائِ۬ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِاِذْنِهِ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحًا مِنْ اَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْاِيمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَاِنَّكَ لَتَهْدِي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ اَلَٓا اِلَى اللّٰهِ تَصِيرُ الْاُمُورُ

49.

Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah'ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir.

Diyanet İşleri

50.

Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.

51.

Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.

52-53.

(52-53) İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun; göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah'a döner.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

49- Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuğu bağışlar, dilediğine erkek çocuğu bağışlar.

50- Veya onları erkekli dişili çift (ikiz) olarak verir. Dilediğini de kı­sır bırakır. Şüphesiz ki O, bilendir, kudreti her şeye yetendir.

51- Allahʹa yaraşır ve yakışır olmaz ki, bir insanla konuşsun, ancak ya vahiy ile, ya perde arkasından konuşur, ya da elçi gönderip kendi izniy­le dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, yücedir, hikmet sâhibidir.

52- Ve böylece kendi emrimizden sana (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) vahyettik. Oysa sen, kitap nedir, imân nedir, bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık ve sen gerçekten dosdoğru yolu gösterensin!

53- Göklerde ne varsa, yerde ne varsa kendisine ait olan Allahʹın yolunu gösterirsin. Haberiniz olsun ki, işler (eninde sonunda) Allah’a dö­ner.

İNİŞ SEBEBİ

Yahudilerden birkaç kişi, hakkı inkâr ettiklerini dolaylı şekilde ifadeye çalışarak, Hz. Muhammed’e (A. S. ): «Musa Peygamberʹin Allah ile konu­şup O’nu gözleriyle gördüğü gibi, sen de Allahʹı görüp kendisiyle konuş­san ya» dediler. Bunun üzerine 51. âyet indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/100)

İLGİLİ HADÎS

Şüphesiz ki Ruhu’l-kudüs kalbime şöyle fısıldadı: «Hiçbir canlı, rızkını (ve ecelini) tamamlamadan elbette ölmez. O halde Allah’tan korkun da rızkınızı güzel meşru yoldan arayın. » (Buharî/bed’-i vahiy: 1/3)

VARLIK ÂLEMİ ÖNCEDEN PROGRAMLANMIŞTIR

«Göklerin ve yerin mülkü Allahʹındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocu­ğu bağışlar, dilediğine erkek çocuğu bağışlar.. »

Cenâb-ı Hakkʹın öncesiz ve sonsuz olan ilmi ve kudreti dünyaya ge­lecek insanların ve diğer hayvanların sayısını belirleyip belli bir sınırda tu­tarken, onların erkek ve dişi nisbetini de belirlemiş; rızık ve ecellerini proğramlamıştır. Ancak Oʹnun bu belirleme ve tesbitinin bir kısmı, insanların dünyada bulunacakları ortam ve şartlara göre, kendi cüz’î irâdeleriyle ha­yatlarını değerlendirmeleri dikkate alınarak yazılıp proğramlanmıştır.

Şüphesiz yer yer belirttiğimiz gibi, bu genel anlamda bir kıstas değil­dir. Bazı hususlarda ortam ve şartların ve cüzʹî irâdenin hiçbir tesiri yoktur ve düşünülemez de; onlar bütünüyle İlâhî takdîre bağlı olarak düzen­lenip proğramlanmıştır. İnsanın dünyaya getirilmesi ve bunun tarihi; var­lığın işleyişi, gelişmesi ve canlıların düzenli yayılması; belli orana göre türlere ayrılması ve türden türe geçişin olmaması hep ezelî takdîre bağlı olaylardır. İnsan irâdesinin bu ve benzeri konular üzerinde rolü yoktur.

Konuyu biraz daha anlaşılır düzeye getirmemiz için bir iki misâl daha vermemizde yarar vardır. Şöyle ki: Kadının erkek veya kız çocuğu doğur­ması, irâdesinin dışında bütünüyle biyolojik bir olaydır ki ezelî proğrama bağlıdır. Savaşlarda kadın-erkek dengesinin sayısal olarak bozulması, bu iki cins arasındaki dengeyi bozmaktadır. Meselâ Birinci Cihan Harbi’nde birçok ülkelerde bu dengesizlik çok açık şekilde ortaya çıkmış oldu. O ka­dar ki, bazı yerlerde bir erkeğe karşılık yirmi kadın bulunuyordu. Ne var ki, İlâhî denge kanunu hükmünü yürütmeye başladı ve çeyrek asır geçmeden denge kendiliğinden sağlanmış oldu. İşte bu olayda da, yani bozulan den­genin sağlanmasında insan irâdesinin pek rolü yoktur.

Gerek denizde, gerekse karada yaşayan canlıların çoğunun birbirleri­ni yiyerek hayatlarını devam ettirmeleri de sözünü ettiğimiz İlâhî denge ka­nununun ayrı bir tezahürüdür. İnsanların bilgisizce el uzatması yer yer ve zaman zaman bu dengeyi bozmaktadır.

49. âyette, «Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.. » cümlesi ile her şeyde, plânlı ve proğramlı şekilde yegâne tasarrufun Allahʹa ait bulunduğu açıklanmakta ve insan irâdesinin dar bir alanda rolü bulunduğuna işârette bu­lunulmaktadır.

Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle, denge ve düzenleme kanunu hakkında ana fikir, temel bilgi verdikten sonra, konuyu iki sıfatına bağlamak suretiyle düşünce ufkumuzu genişletiyor: Alîm ve Kadîr. Birinci sıfatla, bütün bu dü­zenleme ve dengelemenin; plânlama ve proğramlamanın İlâhî ilimle be­lirlendiği; ikinci sıfatla, her şeyin O’nun sınırsız kudretiyle vücut bulup var­lık alanına getirildiği vurgulanıyor.

VAHYİN ÜÇ AYRI YOLU VE YÖNTEMİ

«Allah’a yaraşır ve yakışır olmaz ki, bir insanla ko­nuşsun, ancak ya vahiy ile, ya perde arkasından konuşur, ya da elçi gön­derip kendi izniyle dilediğini vahyeder.. »

Vahiy: Anlatma, ilhâm, seri işâret gibi manalara gelir. Dinî terim ola­rak bunun üç ayrı iniş ve ilka yolu vardır ki, onlar 51. âyetle açıklanmak­tadır. Şöyle ki:

1- Seri işâretle bir anda kalbe ilka,

2- Perde arkasından kalbe sesleniş,

3- Melek vasıtasıyla kalbe ilka..

Allah Kelâm’ı bu üç yol ve yöntemle beşer kalbine ilka edilir. Cenâb-ı Hak öncesiz ve sonrasız olduğu; nicelik ve nasıllığı bilinmediği; zaman, mekân ve cisimlikten pâk ve münezzeh bulunduğu için Oʹnu görmek (dün­yada) mümkün değildir. Çünkü bizim görme yeteneğimiz sınırlıdır ve ışıkla eşya arasındaki irtibatla ilgilidir. Allah ise, sınırsızdır ve ışıkla irtibatlı veya kayıtlı değildir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin Mi’rac Gecesi, baş gözüy­le Cenâb-ı Hakkʹı gördüğü rivâyeti -eğer sıhhatında şüphe yoksa- yorum ister bir muhtevadadır. Diyebiliriz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Mi’racʹa çıkarken bedeni bütünüyle ruhuna dönüşmüş ve öylece zaman ve mekân kaydın­dan bir bakıma kurtulmuş ve o ruhanî halde Rabbim görme bahtiyarlığına erişmiştir. Tabii Onun görmesinin nasıl olduğunu kesin çizgileriyle ortaya koymamız mümkün değildir; o hale ve inen tecelliye has bir rü’yettir.

Vahiy, bazan arada melek olmaksızın çok seri şekilde kalbe inmesi ve kalbin onu anlayıp kavramasıyla gerçekleşir. Bazı peygamberlere vahiy böyle tecelli etmiştir. Öyle ki, İlâhî «kelâm»ın önce nura, yani surete yö­nelip ışık görünümünde inmesi ve öylece suretten surete intikali söz ko­nusudur. Medyenʹden dönerken Musa Peygamberʹe inen vahiy bu cümle­dendir. Yani İlâhî «kelâm», nur görünümünde önce ağaçta tecelli etmiş ve oradan Musa Peygamber’in kalbine seslenmiştir. Bunun hikmetini Şeyh Muhyiddîn Arabî (K. S. ) şöyle açıklamıştır:

«Vahiy İlâhî kelâmdır, vasıtasız ona muhatap olmaya beşer gücü yet­mez. O bakımdan bazı peygamberlerden yana önce surette nur görünü­münde tecelli eder, sonra da oradan vahiy edilecek peygambere intikal sağlar. Bu durumda insan o tarz hitaba dayanabilir. »

Üçüncüsü, melek vasıtasıyle yapılan ilka ve tefhîmdir. Bu da üç kıs­ma ayrılır:

a) Uyku ile uyanıklık arasında bulunan peygamberin kalbine meleğin ilhâm ve ilkada bulunması,

b) Uyanık bir halde iken, bir surete temessül etmeksizin meleğin ge­tirdiği vahyi kalbe ilka etmesi,

c) Meleğin insan suretine girerek konuşması veya kalbe fısıldaması..

Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin: «Şüphesiz ki Ruhuʹl-kudüs kal­bime fısıldadı» buyurması, bu cümledendir. İbrahim ve Lût’un (Salât-ü se­lâm ikisine de olsun), insan suretinde temessül eden meleklerle konuşma­sı, bunun ayrı bir tezahürü sayılır.

Meleğin insan suretine girmesine gelince:

Melekler sadece nurdan yaratılmış, «cism-i latîf»tirler. Baş gözüyle on­ları görmemiz mümkün değildir. Ancak Mi’rac Gecesiʹnde olduğu gibi, be­denin ruha dönüşmesiyle meleği asıl suretinde görme imkânı Resûlüllahʹtan yana doğmuştur. Vahyin ilk inmeye başladığı dönemde ve bir de Ara­fat’ta Resûlüllah’ın Melek Cebrailʹi asıl suretinde görmesi de böyle bir hal içinde gerçekleşmiştir.

Normal hal ve vakitlerde ise, Melek Cebrâil’in, daha çok Ashab-ı Ki­râm’dan Dihye el-Kelbî (R. A. ) suretine girerek Hz. Peygamberʹe (A. S. ) gel­mesinin sebebi budur; yani o anlarda Resûlüllah’ın (A. S. ) bedeni ya kıs­men, ya da tamamen ruhuna dönüşmüş bulunmuyordu.

ALLAH, DİLEDİĞİNİ VAHYEDER

«Kendi izniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, yücedir, hikmet sahibidir. »

Cenâb-ı Hak, insan hayatını denge ve düzende tutmak; dünya ile âhiret hayatını amacına uygun ölçü ve anlamda yürütmek için peygamberlere dilediği hüküm ve tavsiyeleri vahyeder. Kişilerin arzusu doğrultusunda hüküm indirmez. Ancak sâlih bir kişinin veya peygamberin arzu ve isteği, İlâhî murada tevafuk ederse, o takdirde onun isteğine uygun peygambere vahiy indirilebilir. Nitekim Hz. Ömer’in (R. A. ), İlâhî murada tevafuk eden bazı istek ve arzuları vahiy yoluyla gerçekleşmiştir. Hz. Âişe Vâlidemizʹe (R. A. ) atılan iftira ve onun bu konuda konuşmayıp İlâhî vahyin inmesini beklemesi de bu cümledendir.

Ayrıca İlâhî vahye, ilhâm ve işârete mazhar kılınmak, bütünüyle İlâhî meşiet ve tesbite bağlı bir keyfiyettir. O dilediğini bu yüksek lûtfuna seçip mazhar kılar. Kişilerin bu konuda kendilerini seçtirme veya namzet göster­me hak ve yetkileri yoktur. Aynı zamanda peygamberlik tahsîl ile elde edi­len bir meslek de değildir.

Özellikle peygamberlere inen İlâhî kelâm, aynı zamanda büyük bir emanettir. Buna ehil ve lâyık olmak hiç kimsenin elinde ve irâdesinde de­ğildir. Cenâb-ı Hak bu emaneti kaldırmaya kimi lâyık görürse, onu seçer.

Konu işlendikten sonra Cenâb-ı Hakkʹın iki sıfatına yer veriliyor: Aliy ve Hakîm. Öyle ki, vahiy, madde âleminin ötesinden, yüce âlemden iniyor ve bütünüyle sonsuz ve sınırsız ilme ve yüce hikmete bağlı bulunuyor.

PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZE VAHYEDİLEN RUH

«Ve böylece kendi emrimizden sana (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) vahyettik.. »

Ruh: Terim olarak, maddede canlılık ve hareket doğuran, fakat mahi­yeti bilinmeyen bir emr-i İlâhîdir; yani «Alem-i Emr»dendir. 52. âyette Hz. Peygamber’e (A. S. ) hitapla: «Ve böylece kendi emrimizden sana bir ruh vahyettik» buyurul maktadır.

İlim adamları buradaki «ruh»tan neyin murad edildiği hakkında farklı yorumlarda bulunmuşlardır:

1- İbn Abbas’a (R. A. ) ve İmam Kurtubîʹye göre: Peygamberlik,

2- el-Hasan ve Katadeʹye göre: Rahmet,

3- Müfessir es-Süddî’ye göre: Vahiy,

4- Kelbî’ye göre: Melek Cebrâil,

5- Dahhak’e göre: Kurʹân-ı Kerîm..

Âyetin siyak ve sibakına bakılınca, daha çok «ruh» kavramından bu­rada peygamberlik ve kitap kasdedildiği anlaşılıyor.

PEYGAMBERLİK EMANETİ VERİLMEDEN ÖNCE HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) DURUMU

«Oysa sen, kitap nedir, imân nedir, bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediği­mizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık.. »

Peygamberler genellikle «Tevhîd İnancı» irfanıyla doğarlar. Onlardaki fıtrî duygu çok daha gelişkindir; yani din ve Allah duygusu onlarda daha parlak bir düzeydedir. Hiçbir peygamberin, nübüvvet döneminden önce de puta taptığı, bâtılı savunduğu görülmemiş ve tesbit edilememiştir. Ezelî ka­lem onları «peygamber» kaydederken, cahiliyet kirlerinden de temiz ve nezîh kalacaklarını yazmıştır. İlgili 52. âyetle, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) nübüv­vetten ve kitaptan önceki yılları tasvîr edilerek, iki madde halinde özet­leniyor: Kitap ve imân hakkında muhtevâ ve şartlarına; plân ve esaslarına uygun bir bilgisi bulunmadığı bildirilerek, Onun bilgisinin bütünüyle ilâhî vahye dayandığı belirtiliyor.

Çünkü Allah’a ve Âhiret’e ve diğer esaslara iman ancak kitap ve pey­gamberlik vasıtasıyla öğrenilebilir. İnsan aklı ve fıtrî duygusu tek başına bunları tafsilî olarak anlamaya yeterli değildir. Ama icmalî olarak her pey­gamber Allah’ın varlığına, birliğine, daha önce kitap indirdiğine ve peygam­ber gönderdiğine inanır.

Buna birkaç misal verelim:

a) Musa Peygamber, küçük yaşta iken Allahʹın varlığını, birliğini bilip putlardan, sahte ilâhlardan nefret ederdi.

b) İsa Peygamber, henüz kundakta iken Allah’ın varlığından ve ken­disinin peygamber olacağından, kendisine kitap verileceğinden söz etmiş­tir.

c) Yahya Peygamber çocuk yaşta iken İsa’yı (A. S. ) tasdîk etmiştir.

d) İbrahim (A. S. ), kendisine henüz vahiy inmeden putlara düşmanlığını ilân etmişti.

e) Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, birçok mânevî işâretlere mazhar olmuş ve küçük yaşından beri putlardan nefret edip uzak durmuş, havaî şey­lere ilgi duymamıştır.

O nedenle diyebiliriz ki, ilgili âyetle icmalî değil de tafsilî iman kasde­dilmiştir.

Allah daha iyisini bilir.

KİTAP, KALPLERİ VE KAFALARI AYDINLATAN NURDUR

«Ama biz onu kullarımızdan dile­diğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık.. »

Nur, bilindiği gibi iki manaya gelir: Birincisi, İlâhî feyiz ve rahmetin te­cellisi ve kudretinin remzidir. İkincisi, ışığını başka bir kaynaktan alıp mad­dî, ya da mânevî yönde aydınlatan şeydir. Kurʹân-ı Kerîm bu iki nuru bir­den kendinde taşımaktadır. İkinci anlamdaki nuru manevî yöndedir; yani İlâhî feyiz ve rahmeti kaynağından alıp yansıtmaktadır.

Ay’a da «nur» denilmesi, maddî ve zahirî olarak Güneşʹten ışık alıp yansıttığı içindir.

Cenâb-ı Hak Kur’ân nuruyla, kullarından gönül toprağını küfür ve nifak çoraklığından kurtaranlara ışık ve hayat verir de onları doğru yola iletir.

DOĞRU YOLA DÂVET

«Ve sen gerçekten dosdoğru yolu gös­terensin.. »

Vahyin, nübüvvet ve kitabın aydınlatıcı nurlar olduğu belirtildikten son­ra, bu nurlara yeterince mazhar kılınan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) göklerde ne varsa, yerde ne varsa kendisine ait olan Allahʹın doğru yoluna dâvet et­tiği insanlara, bu nurlu yolu tarif edip gösterdiği açıklanmakta ve böylece ikinci bir yolun bulunmadığına ve önceki bütün yolların kapalı kılındığına işâret edilmektedir.

Başka yollara sapanlar, Allah’tan ne kadar kaçmak isterlerse istesin­ler, az sonra dönüşleri Oʹna olacak ve bütün işler eninde sonunda O’na döndürülecektir.

Peygamberin (A. S. ) yol göstermede tarif ettiği esas ve prensiplerin dı­şına çıkıp kendilerine göre, başka esas ve prensipler koyan kimseler, ma­kam ve mevkileri, isim ve unvanları ne olursa olsun, mutlak anlamda sapık­lığı seçmişlerdir. Zira haktan sonra ancak dalâlet vardır. Nitekim Yûnus Sûresi 32. âyetle bu husus şöyle belirtilmektedir: «İşte bu Allah, hak (olan) Rabbinizdir. Haktan sonra ancak sapıklık vardır. »

Böylece Şûrâ Sûresiʹne, Azîz ve Hakîm olan Allah’ın hem Muhammedʹe (A. S. ), hem de ondan önceki peygamberlere vahyettiği konu edilerek baş­landı ve İlâhî vahyin hayat verici ve aydınlatıcı olduğu belirtilerek, Hz. Mu­hammed’in (A. S. ) bu düzeyde insanları Allahʹın dosdoğru yoluna dâvet et­tiği haber verilerek noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-u senâlar ve her konuda olduğu gibi, bu konuda da bize rehber olup önümüzü aydınlatan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.