İsra Suresi 49-52. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَالُوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَدِيدًا اَوْ خَلْقًا مِمَّا يَكْبُرُ فِي صُدُورِكُمْ فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُعِيدُنَا قُلِ الَّذِي فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَسَيُنْغِضُونَ اِلَيْكَ رُؤُ۫سَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَرِيبًا يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَجِيبُونَ بِحَمْدِهِ وَتَظُنُّونَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَلِيلًا

49.

Dediler ki: "Biz bir yığın kemik, bir yığın ufantı olduğumuz zaman mı yeniden bir yaratılışla diriltilecekmişiz, biz mi?"

Diyanet İşleri

50.

De ki: "(Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir!"

51.

"Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkansız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.)" Diyecekler ki: "Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek?" De ki: "Sizi ilk defa yaratan." Bunun üzerine başlarını sana (alaylı bir tarzda) sallayacaklar ve "Ne zamanmış o?" diyecekler. De ki: "Yakın olsa gerek!"

52.

Allah'ın sizi (kabirlerinizden) çağıracağı, sizin de O'na hamd ederek emrine hemen uyacağınız ve (kabirlerinizde) pek az kaldığınızı sanacağınız günü hatırla!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

49- Biz kemik (yığını) ve ufalanıp toz haline geldiğimiz zaman, biz mi yepyeni bir yaratık olarak dirilip kaldırılacağız? derler.

50- 51- De ki: «İster taş olun, ister demir; isterse gönlünüzde büyü­yen başka bir yaratık olun, (mutlaka diriltilip kaldırılacaksınız). » «Bizi kim diriltebilecek? » diyecekler. De ki: «Sizi ilk defa yoktan var edip yaratan.. » Böylece hemen arkasından sana başlarını sallayacaklar ve «ne vakit bu? » diyecekler. De ki: «Yakında oluvermesi umulur. »

52- O (yüce kudret sâhibi) sizi çağıracağı gün övgüyle koşacaksınız ve (kabirlerinizde ya da Dünyaʹda) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksı­nız.

İLGİLİ HADÎSLER

«Lâ ilâhe illâllah, ehline kabirlerinde yabancılık yoktur. Şu anda san­ki ben Lâ ilâhe illâllah ehliyle beraberim de kabirlerinden kalkıyorlar, baş­ları üzerindeki toprağı silkiyorlar ve Lâ ilâhe illâllah diyorlar. »

Diğer bir rivâyette ise, hadîsin son kısmında şu cümleye de yer veril­miştir: «Bizden üzüntüyü gideren Allahʹa hamd olsun, diyorlar. » (Taberânî: İbn Ömer (R. A.) dan (Hadîsin zayıf olduğu söylenir).)

«Âdemoğlunun vücudunun hepsini toprak yiyip bitirir. Ancak kuyruk sokumundaki küçücük (yuvarlak) kemiği değil. İnsan ondan yaratıldı ve yine ondan oluşup meydana gelecek. » (Buharî/tefsîr: 39, 78- Müslim/fiten: 141, 143- Ebû Dâvud/sünnet: 22- Nesâî/cenâiz: 117- İbn Mâce/zühd: 32- Ahmed: 2/322, 428- 3/28)

Açıklama:

Kuyruk sokumunun ucundaki küçücük bilya şeklindeki kemiğin hilka­tin çekirdeği olduğu ve öldükten, toprak olup belirsiz hale geldikten sonra kıyâmet gününde o kemikten yaratılacağımız belirtiliyor. Bu konuda henüz İlmî bir çalışma yapılmamıştır. Ancak ilk akla gelen şudur: Sözü edilen ke­mik yandığı veya bir hayvan tarafından yenilip belirsiz hale geldiği takdir­de durum ne olur? Nitekim öteden beri bazı gayr-i-müslim ülkelerde ölü­ler yakılmakta ve insan vücudu bir avuç kül haline dönüşmektedir. Tabii bu arada adı geçen küçücük kemiğin de yanıp kül olduğu bir gerçektir. O halde hadîsin asıl yorumu ne olabilir? Burada kesin bir hüküm verebilmek için zaman çok erkendir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu konuda ilmî hiç­bir çalışma yapılmamıştır. Kemiğin özünde yer alan genler ve maya hatıra gelebilir; ruhanî bir nüve taşıdığı söylenebilir.

DÖRT ÖNEMLİ HUSUS

İlgili âyetlerle, imânın temelini oluşturan dört önemli husus üzerinde duruluyor: İlâhiyat, Nübüvvet, Öldükten sonra dirilip kalkmak, Kaza-Kader..

Bir bakıma İslâmiyetin özeti olan bu dört madde ile selîm akla, geliş­miş vicdana, sağ duyuya sesleniliyor. Zira ilâhiyat nübüvvetle ilgilidir. İkin­ci hayat, nübüvvetin temel konusudur. Kaza ve kadere inanmak bu üçü­nün tabii ürünleri ve tamamlayıcı parçalarıdır.

YENİ BİR YARATIK OLARAK DİRİLME OLAYI

«Biz kemik (yığını) ve ufalanıp, toz haline geldiğimiz zaman, biz mi yepyeni bir yaratık olarak di­riltilip kaldırılacağız?! derler. »

Bilindiği gibi, vücudumuz kâinatın bir parçasıdır. Özel biçimde organize edilmiştir. Bununla beraber kâinatın geri kalan bölümlerindeki carî kanunlara tabidir. Çünkü vücudumuz içinde bulunduğu fizikî muhitle aynı elementlerden oluşmuştur.

Bizi özel şekilde oluşturup meydana getiren bir kanun ve o kanunun bağlı bulunduğu bir plân mevcuttur. Şüphesiz bu kanun kendiliğinden mey­dana gelmemiştir. Her yönüyle bizi muhite uydurmakta ve belirlenmiş bir proğrama göre yaşamamıza imkân vermektedir. «Meselâ gırtlağın ön ta­rafında bulunan ve salgısını kana veren kalkanbezi (tiroit), damarlara ti­roksin ifraz etmezse ne zekâ, ne iyiyi kötüden ayırma duygusu, ne güzellik hissi, ne de dinî inanç ve kutsal değerlere saygı düşüncesi kalır. Vücuttaki kalsiyumun azalıp çoğalması zihnî dengesizliğe neden olur. Kronik ayyaş­lığın tesiriyle de şahsiyette ikilik meydana gelir. » (İnsanlar Uyanın/Alexis Carrel)

Bütün bunlar neyi göstermektedir? Vücudumuzu belli şartlara ve plâ­na göre organize edip düzen ve dengede tutan çok mükemmel bir proğra­mın varlığını ve o proğramın yürütülmesini sağlayan çok yüksek bir kud­retin mevcudiyetini isbat etmiyor mu? Gırtlağın ön tarafındaki kalkanbezinin bir an yüklendiği proğramı yerine getirmediğini düşünelim, vücut de­nilen o akıl üstü sistemin birtakım özelliklerini kaybedeceği ortaya çıkar.

Özetliyecek olursak, şöyle diyebiliriz: Vücudumuz su ile havadan ve­ya topraktan alınan elemanlardan oluşmuştur. Fizik ve kimya kanunları dış âlemde olduğu kadar, dokularımızın ve ruh hallerimizin iç âleminde de câridir.

Gerçek bu olunca, bizi su ve havadan veya topraktan alınan eleman­larla oluşturup ruhla birleştiren bu İlâhî kanun, bir gün yine ruhumuzla be­denimizi ayırıp çözer ve her elemanı geldiği yere çevirir. Çünkü bu da câri bir kanundur ve her canlı ister-istemez bu kanuna bağlıdır.

O halde bizi oluşturan ve sonra yine çözüp eski haline getiren câri bir kanun mevcut olduğuna göre, bu kanunun, bir gün yine sebepler oluş­turulup bir araya getirildiğinde bizi tekrar eski elemanlardan oluşturup meydana getirmesi mümkün değil midir? Önce getirdiğini kabul ettiğimize göre, çözdükten ve modeli kurulduktan sonra neden meydana getireremesin? Kur’ân bu gerçeğe işâret ediyor ve bu soruyu hemen cevaplıyor: «De ki: İster taş olun, ister demir; ister gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun, (elbette diriltilip kaldırılacaksınız). «Bizi kim diriltecek? » diyecekler. De ki: «Sizi ilk defa yoktan var edip yaratan.. »

Tekrar belirtelim ki, biz âlemdeki nizama bağlıyız ve tabiyiz. Bu nizamı şaşmaz kanunlarıyla yürüten İlâhî kudret, bütün sebepleri, vasıtaları, illet­leri kendinde taşımaktadır ve bunları belli bir plân ve proğrama göre yü­rütmekte, sırası gelince hükmünü icrâ etmektedir.

İSTER TAŞ OLUN, İSTER DEMİR

«De ki: İster taş olun, ister demir.. »

Kurʹân, insanın yeniden yaratılacağını açıklarken dikkatleri önemli iki konuya çekiyor; böylece dinin bu alandaki haberini ilmî açıdan değerlen­dirme sezişini uyandırıyor. Ölmüş bir bedenin elemanları toprağa düşünce değişerek gübre olmakta, toprağı verimli kılmakta ve başka canlıları, mil­yarlarca bakterileri meydana getirmektedir. Bir yanardağdan çıkan püs­kürüklerin arasında beden denilen madde onunla birlikte taşlaşıp fosille­şir. Madensel bir püskürüğün içine düşünce onunla birlikte madenleşir.

O halde insan ölünce bedeni neye dönüşürse dönüşsün, önemli de­ğildir. Çünkü yaratan kudretin koyduğu kanunlar, belli elementleri bir­araya getirip şekillendirir. Çünkü o kanun her zaman faal durumdadır ve câridir. Bir bedenin ilk hücrelerini biraraya getirme söz konusu değildir. Hücreleri ve canlılık vasfını oluşturan elementleri bir araya getirip şekil­lendirme söz konusudur. Zira ölmeden önce de canlıdaki hayatın devamı­nın ölen hücrelerin yerine canlı hücrelerin geçmesiyle sağlandığını bilmek­teyiz. Öyle ki, 60, 70 yıl içinde insan vücudu birkaç defa yemlenmektedir.

Bu yenilenmeyi bilimsel olarak tesbit etmişlerdir. Öldükten sonra de­ğişime uğrayan ve başka elementlerle birleşip başka şeyleri meydana getiren hücrelerimizin yerine, tekrar yaratılacağımız gerçekleşince, yani bu husustaki İlâhî kanun tekrar harekete geçince, eskiyip değişen hücre­lerimiz değil, onların yerine yeni canlı hücreleri oluşturan elementleri bir­araya getirilip biçimlendirilecek. İlk hücrelerimiz ister taşlaşsın, ister de­mirleşsin, isterse topraklaşsın fark etmez. İlk defa modelsiz, benzersiz, ör­neksiz yaratıp şekillendiren, aynı kanunla ikinci defa -örnek ve benzeri mevcut olduğu halde- yaratıp şekillendiremez mi? Ancak dünyada bizi oluş­turup şekillendirilen kanunun dünyadaki tecellisiyle, âhiretteki tecellisi fark­lıdır. Öyle ki, kanun aynı kudretin kanunudur, tecelli ve tezahürleri arasın­da nüans söz konusudur.

İLÂHÎ ÇAĞRI

İlâhî çağrı, bedenleri oluşturan elementlerin belli proğrama göre bir­araya gelip biçimlendirme kanunudur. O kusursuz şekilde hükmünü yürü­tür. Şöyle ki: «Kün», yani «ol» emri tecelli edince, sebepler ve bağlı bu­lundukları kanunlar harekete geçer. Elementler biraraya getirilir, hücreler oluşur ve beden denilen kalıp meydana gelir.

O halde «ol» emri tecelli edince, birdenbire oluşturmaz, daha çok İlâ­hî kanunlar gereği, sünnetullah doğrultusunda sebepleri harekete geçirir. İşte kıyâmet koptuktan sonra ölenlerin yeniden diriltilip kaldırılması tama­mıyla İlâhî çağrıya bağlıdır. Zira hiçbir sebep ve kanun kendi haline bıra­kılmamıştır. Onları ezelî plâna göre, yürüten görevli melekler vardır.

KABİRLERDE PEK AZ KALINDIĞI SANILIR

«O (yüce kudret sâhibi) sizi çağıracağı gün övgüyle koşacaksınız ve (kabirlerinizde ya da dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. »

Kabir âlemi ve ruhlar hakkında ilgili âyetle bize bir ip ucu verilmekte ve İlâhî adâletin şaşmazlığını, sünnetullahın ona göre konulduğunu bildir­mektedir.

«(Kabirlerinizde ya da dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacak­sınız. » meâlindeki âyet az değişik ifadeyle Kur’ân’ın yedi yerinde anılmış­tır. Böylece Cenâb-ı Hak âhirete nisbetle dünya hayatının çok kısa oldu­ğunu, hem de kabir âleminde bir bakıma zaman kavramı ortadan kalktığı için çok az bir süre sanılacağım aydınlatıcı bilgi olarak veriyor.

Bilindiği gibi, zaman ve mekân kavramları madde âlemiyle ilgilidir. Diğer bir tabirle bu iki kavram da nisbî ve İzafîdir. Ruhlar İlâhî kudretin nû­rânî tezahür ve tecellisiyle yaratıldığı için zaman ve mekân kaydıyla bağlı değillerdir. Ayrıca kabir, yani berzah âlemine intikal edince, maddeden tamamen sıyrılmakta ve dünyada edindiği bilginin dışında, dünyayla ilgisi, yine maddesel yönden kesilmektedir.

Berzah âlemindeki nîmet, ya da azâbın ruhu meşgul etmesi ne kadar uzun olsa bile, çok az bir zaman parçasında tezahür eder gibi anlaşılır. Tıpkı güneş sisteminin mikro modeli olan atom, bir mikro film gibi, büyük küçültülmüş, uzun bir devre çok kısa bir zaman parçasına sığdırılmış olur. Bunun keyfiyetini tam kavramak mümkün olmadığından biz biraz kolay anlaşılsın diye mikro modelleri misal olarak veriyoruz. Çünkü dev bir sistemi rakama sığmayacak kadar biçimde küçültüp maddenin en küçük parça­sıyla modellendiren yüce kudret, şüphesiz ki milyarlarca yılları bir günlük veya bir saatlik zamana sığdırmaya kadirdir. Peygamberimizin (A. S. ) Mi’rac’ı da bunun örneklerinden biridir. Milyarlarca yılda katedilmesi müm­kün olmayan Sidretü’l-Münteha’ya çok kısa bir süre içinde varıp döndü­ğü kesindir. Birçok olayları rüyada bir anda görmemiz gibi.. Eğer o gece maddeyi aşıp mâna âleminde bir süre geciktirilseydi, dünyanın ömründen binlerce yıl gelip geçmiş olurdu ve döndüğünde başka bir dünya ile kar­şılaşırdı. Zira Cenâb-ı Peygamber’in (A. S. ) o gece bedeni bütünüyle ruhî yapısına dönüşmüş ve o bakımdan tamamen ruhlaşmıştı. Bu yönden za­man kavramı bir bakıma ortadan kalkmış bulunuyordu.

İşte kabir, berzah ve ruhlar âlemi de böyle. Kıyâmet kopunca ruhlar bir veya birkaç saat, ya da gün eyleştiklerini sanırlar. Böylece milyonlarca yıl önce ölenlerle yeni ölenler arasında fark kalmamakta, bir anda aynı düzeye gelmektedirler. O sebeple biri çok azap görmüş veya daha çok nî­mete erişmiş, biri daha az azap görmüş veya nîmete kavuşmuş söz konu­su olmaz ve kimsenin de buna itiraz etmesine gerek kalmaz.

Şunu da unutmayalım ki, bu az bir süre kalmanın kabirlerde değil de dünyayla ilgili olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak birinci yoruma ağır­lık verilmiştir. (Bilgi için bak: Yunus Sûresi: 45- Tâhâ Sûresi: 103, 104- Rum Sûresi: 55- Mü’minûn Sûresi: 113- Ahkaf Sûresi: 35- Nâziât Sûresi: 46. âyetlerin tefsiri)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Mi’rac gecesi az da olsa bir süre içinde seyretmesi, daha çok madde âlemini aşmasıyla ilgilidir. Mâna âleminde artık süre kavramı söz konusu değildir. Berzah ve ruhlar âlemleri, her ba­kımdan mâna âlemiyle ilgili olduklarından, bir bakıma zaman kavramıyla bağımlı değillerdir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle âhirette meydana gelecek dirilme, hesap ve ebe­dî hayata intikale inanmayan müşriklerin Kur’ân’a nasıl sırt çevirdikleri ko­nu edildi. Sonra da İlâhî kudretin hilkat kanununu oluşturup harekete ge­çirmesinde bir zorluğun söz konusu olamıyacağı üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, gerek beşerî münasebetleri sürdürürken, gerek dinî hakikatleri teblîğ ederken, sözün en güzelini söylememiz emrediliyor. İnsanların arasına soğukluk sokmak ve fitne havası estirmek için şeytanın, devamlı sert ve kaba davranmayı fısıldadığına işaretle, aklı eren kim­selerin insanın düşmanı olan şeytana değil, hakikî dost olan Allah’a uyma­larının gereği belirtiliyor.

Sonra da peygamberlerin hepsinin hürmete lâyık oldukları, ancak İlâ­hî emirleri teblîğ ve insanları irşatta, onlardan bir kısmına daha geniş yet­ki verildiği, o bakımdan diğerlerinden üstün tutulduğu açıklanarak Allahʹ­ın elçileri hakkında yanlış bir inanca sahip olmamız önleniyor.