Yunus Suresi 45-56. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَهِيدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌ فَاِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ قُلْ لَا اَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلَا نَفْعًا اِلَّا مَا شَاءَ اللّٰهُ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌ اِذَا جَاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا اَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِهِ آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ وَيَسْتَنْبِؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَ قُلْ اِي وَرَبِّي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِهِ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

48.

Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır.

Diyanet İşleri

46.

Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.

47.

Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onların peygamberi geldiği (tebliğini yaptığı) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.

48.

"Eğer doğru söyleyenler iseniz, (söyleyin) bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?" diyorlar.

49.

De ki: "Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler."

50.

De ki: "Söyleyin bakalım, O'nun azabı size geceleyin veya gündüzün (ansızın) gelecek olsa, suçlular bunun hangisini acele isterler?!" (Bunların hiçbiri istenecek bir şey değildir.)

51.

(Onlara) "Azap gerçekleştikten sonra mı O'na iman ettiniz? Şimdi mi!? Oysa siz onu acele istiyordunuz" (denilecek).

52.

Sonra da zulmedenlere, "Ebedi azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz" denilecektir.

53.

"O (azap) gerçek midir?" diye senden haber soruyorlar. De ki: "Evet, Rabbime andolsun ki o elbette gerçektir. Siz (bu konuda Allah'ı) aciz kılacak değilsiniz."

54.

(O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.

55.

Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın va'di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.

56.

O, diriltir ve öldürür; ancak O'na döndürüleceksiniz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

45- Onları diriltip biraraya getirerek toplayacağı gün, gündüzden an­cak bir saat (ân) kadar eğleşmiş gibidirler; kendi aralarında birbirlerini (rahatlıkla) tanırlar. Allahʹa kavuşmayı yalanlayanlar cidden zarara uğra­mışlardır. (Zaten onlar) doğru yolu da (hiçbir zaman) tutmuş değillerdir.

46- Onlara va’dettiğimiz azâbın bir kısmını ya sana göstereceğiz, ya da (göstermeden) senin ruhunu tutup alacağız; (her iki durumda da) on­ların dönüşü yalnız bizedir. Sonra Allah onların yapageldiklerine şahittir.

47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri gelin­ce aralarında adâletle hükmedilir; onlar haksızlığa uğramazlar.

48- Bu vaʹd(edilen azâp) ne zaman? Eğer doğrulardan iseniz (bize haber verin) derler.

49- De ki: Ben -Allahʹın dilediğinden başka- kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim. Her ümmetin belirlenmiş bir süresi var­dır, onların o süresi gelince ne bir ân geri kalabilirler, ne de bir ân ileri geçebilirler.

50- De ki: Allah’ın azâbı ya geceleyin, ya da gündüzleyin gelecek olursa, suçlu günahkârlar bundan (hangisini) acele istiyorlar?

51- Yoksa bu azâp meydana geldikten sonra mı (Allahʹa) imân ede­ceksiniz? (Veya vaʹdedilen azâba öyle mi inanacaksınız? ) Şimdi mi? Oysa siz onu acele isteyip duruyordunuz.

52- Sonra o zulmedenlere, «tadın sonu gelmiyen azâbı, siz ancak elde ettiğinize karşılık ceza görüyorsunuz», denilecek.

53- O (azâp) hak mıdır? diye senden haber isterler. De ki: Evet, Rabbim hakkı için o gerçekten haktır ve siz (ondan Allahʹı alıkoyup) âciz bırakacak değilsiniz (yakayı da kurtaramıyacaksınız. )

54- Eğer zulmeden her kişi, yeryüzündeki her şey kendisine ait ol­saydı, onu kurtuluş akçesi olarak verirdi. Azâbı gördükleri vakit hepsi de için için pişmanlık duydular (duyacaklar). Aralarında adâletle hükmedilir ve onlar haksızlığa da uğratılmazlar.

55- Haberiniz olsun ki, göklerdeki ve yerdeki şeyler Allahʹındır. Dik­kat edin ki Allahʹın vaʹdi haktır; ne var ki insanların çoğu bunu bilmezler.

56- O diriltir ve öldürür ve ancak Oʹna döndürüleceksiniz.

MAHŞERDEN BİR TABLO

«Onları diriltip biraraya getirerek toplayacağı gün, gündüzden ancak bir saat (ân) kadar eğleşmiş gibidirler; kendi aralarında birbirlerini (rahatlıkla) tanırlar. »

Kıyâmete inanmayan, Allahʹa kavuşacağını ummayan inkârcı madde­ciler, kabirlerinden kaldırılınca büyük bir şaşkınlık ve derin bir pişmanlık duyacaklar. Peygamberlerin (salât, selâm hepsine olsun) ve kutsal kitap­ların haber verdiği ölümden sonraki dirilmeyi ve mahşer alanını görünce artık sonu gelmeyen bir hayata döndürülüp başlatıldıklarını anlayacaklar. Alanın büyüklüğü, mahlûkatın akın akın o alana getirilip toplatılması, gü­nün önem ve dehşetini bütün açıklığıyla yansıtır. İnkârcı maddeciler, İlâhî azametin tecelli ettiği o muhteşem tablo karşısında dünyanın önemsiz­liğini, insan ömrünün kısalığını düşünerek dünyada sanki bir ân eyleştiklerini ve kabirlerde de ancak o kadar bir zaman parçası yattıklarını hisse­decekler.

Bu ilk adımdaki tabloda, aynı düzeyde bulunup Hakkʹı ret ve inkâr edenler birbirlerini tanıyacaklar, o yüzden birbirlerini suçlamaya başlaya­caklar. İşte o zaman büyük bir kaybın ve telâfisi mümkün olmayan bir hüs­ranın eşiğinde bulunduklarını farkedecekler, neden sonra.. Zira onlar dün­yada iken bir gün olsun doğru yolu bulmayı arzu etmemişler ve durmadan bâtılı savunmuşlardı.

ALLAH’IN VA’DETTİĞİ AZAP

«Onlara vaʹdettiğimiz azabın bir kısmını ya sana göstereceğiz »

İnkârda ısrar edip yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar, Peygamber di­liyle kendilerine vaʹdedilen azâbın acele gelmesini -işi alaya alıp- istiyor­lardı. Cenâb-ı Hak bu azâbın biri dünyada, diğeri âhirette gerçekleşece­ğini ve Hz. Muhammed (A. S. ) vefat etmeden dünyadakinin bir kısmının in­kârcılara dokunacağını göreceğini yarı kapalı bir anlatımla haber veriyor. Ne yazık ki, kalb ve kafaları küfür karanlığıyla örtülen müşrikler bu işâret ve uyarıyı bile anlayamamışlardı. Bedir, Uhut, Hayber, Huneyn savaşları ve nihâyet Mekke’nin fethi, inkârcılara va’dedilen azâbı tattırmış ve Hz. Peygamber (A. S. ) bütün bunları gözleriyle görme mutluluğuna erişmiştir. Azâbın ilk sinyali ise, Medineʹde baş gösteren sıkıntı ve kıtlık olmuştu. O bir bakıma ilâhî uyarı anlamında meydana gelmiş, beşer ruhundaki Allah ve din duygusunu belirsiz hale getiren inkâr bulutlarının akıl ve idrâk, duy­gu ve düşünce kuvvetiyle kaldırılmasını amaçlamıştı.

Âhiretteki azâbın da meydana gelmiş gibi tasvîr edilerek anlatılması, onun mutlaka gerçekleşeceğini bildirmek içindir. Zira dönüş ancak Al­lah’adır ve bundan kurtuluş yoktur.

HER ÜMMETİN BİR PEYGAMBERİ VARDIR

«Her ümmetin bir peygamberi vardır.. »

Bu haber ve bilgi, Kur’ân’ın birkaç yerinde değişik ifadelerle tekrar­lanır. Çünkü insan aklı ve idrâki, Allah’ı kemal sıfatlarıyla, Tevhît inancını esaslarıyla, kabir âlemini safhalarıyla ve kıyâmeti bütün incelikleriyle tes­bit edecek güçte değildir. O nedenle her ümmetin peygambere ihtiyacı vardır. Bu bakımdan Allah bir ümmete peygamber göndermedikçe azâp edici de değildir. O, bunu bir sünnetullah olarak belirleyip kâinat plânına koymuştur. Nitekim yukarıdaki âyetle Oʹnun bu sünneti hatırlatılarak her ümmete bir peygamber gönderildiği açıklanıyor.

Peygamber gelip görevini kusursuz yerine getirdiği, yani teblîğ ve ir şat hizmetini tamamladığı halde, gönderildiği ümmet, kavim veya mille hâlâ inkâr ve azgınlıkta, maddecilik ve bozgunculukta ısrar ederse, dün yada da, âhirette de onlarla peygamberler arasında adâletle hükmedilir Peygamber diliyle vaʹdedilen azâbın bir kısmı dünyada, bir kısmı da âhi­rette gerçekleşir ve hiç kimseye haksızlık edilmez, herkes amelinin karşı­lığını noksansız görür.

PEYGAMBERLERİN YETKİ ALANI

«De ki: Ben -Allahʹın dilediğinden başka- kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim.. »

Peygamber, İlâhî buyrukları insanlara veya gönderildiği kabile, toplum ve millete teblîğ etmekle görevlidir. Kendiliğinden ne bir vaadde bulunur, ne de bir hüküm verir. Nitekim va’dedilen azâbın hemen inivermesini ısrar­la isteyen müşriklere vereceği cevabı, Allahʹtan alıp öylece veren Hz. Mu­hammed (A. S. )ın bu anlayış ve tutumu, belirtilen konuda bir misal teşkil eder. Zira ezelde kudret kalemiyle her ümmetin eceli belirlenip yazılmış­tır. Peygamber (A. S. ) bunu çok iyi bilir, fakat vaktini, saatini Allah bildir­medikçe bilmez ve bildirmesi emredilmedikçe bildirmez ve açıklamaz. «Ben Allahʹın dilediğinden başka kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim. » Bildiğim tek şey, «Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır. » meâlindeki İlâhî beyândır. Bu süre dolunca ne bir ân geriye alınır, ne de ileriye...

Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yetki alanı bu olunca, Onun ümmetinden ye­tişkin bir ilim adamının veya bir mürşidin yetki alanı ne ölçüdedir? Bazı tarikat mensuplarının, «Dünyanın veya kâinatın tasarrufu kutb-i zamana bırakılmıştır, yani her zaman yeryüzünde bir sahib-i zaman mevcuttur, Al­lah, kâinatta tasarrufta bulunma yetkisini ona vermiştir.. » gibi ölçüsüz sözlerinin veya iddialarının dinî ve İlmî bir dayanağı yoktur. Zira böylesine bir yetki ne nebilere, ne resûllere, ne de resûller serveri olan son Peygam­ber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) verilmiştir. O bakımdan Kur’ân âyetleri üze­rinde çok ciddi şekilde durup İlâhî muradı anlamaya çalışmamız farzdır. Aksi halde ölçüsüz, mesnetsiz söz ve iddialar bizi büyük günahlara, hattâ küfre düşürebilir.

MİLLETLERİN ÖMRÜ

«Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır; onların o süresi gelince ne bir ân geri kalırlar, ne de bir ân ileri geçerler. »

Milletlerin de aileler ve fertler gibi belli bir ömürleri vardır. Kendini belirlenmiş sürenin çizgisine getiren bir milletin artık eceli gelmiş, ömrü sona ermiş demektir. İlâhî sınırları çiğneyen, lüks ve konfora dalan, adâlet terazisini bir tarafa atan, cinsel konulara dalıp ahlâk ve fazîleti alaya alan bir millet artık gençlik dönemini çok gerilerde bırakıp yaşlılık dönemine girmiş sayılır. Yıkılıp silinmek onun için mukadderdir.

O halde tıp nasıl fertlerin ömrünü -yine İlâhî takdîr ve sünnet uyarınca- uzata biliyorsa ve bu bir kader ise, milletlerin de ömrünü uzatan ve kısal­tan sebepler ve faktörler söz konusudur. Tarihin bazı dönemlerinde kısa bir sürede yıkılıp yok olanlar bulunduğu gibi, uzun ömürlü olanlar da eksik değildir. Her ikisinin de hayatını var oluş ve yıkılış sebepleriyle ele alıp in­celediğimizde, olumlu ve olumsuz sebepler zinciriyle karşı karşıya gele­ceğimiz muhakkaktır. Tabii bu daha çok sosyologların ve ahlâkçıların, bir açıdan da din âlimlerinin görevidir.

İbn Haldun Mukaddimeʹsinde bu konuyu çok güzel işlemiştir. Ama tarihte kaç tane İbn Haldun gibi, tarih felsefesini bilen ve Kur’ânʹdan aldı­ğı ilhamla yola çıkan ilim adamı hizmet vermiştir?

FİDYE (KURTULUŞ AKÇESİ)

«Eğer zulmeden her kişi, yer­yüzündeki her şey kendine ait olsaydı, onu fidye (kurtuluş akçesi) olarak verirdi. »

Küfür ve bozgunculukla hayatını amacından saptırıp kendine yazık edenler, âhirette diriltilip İlâhî huzura sevkedilerek yerlerini aldıklarında, Allah’ın adâletinin kılı kırk yararcasına tecelli ettiğini gördükleri zaman, dünyanın oyalayıcı lüks ve konforunun bir işe yaramadığını, hele âhiret pazarında hiçbir kıymet ifade etmediğini; Allah için söylenen bir sözden, atılan bir adımdan, yapılan bir hizmetten ve nihâyet sâlih amelden daha işe yarar bir nesnenin bulunmadığını anlayacaklar ve amellerine uygun verilecek azâp ve cezadan kurtulma imkânı olmadığına inanacaklar. O ka­dar ki, dünya bütünüyle onların olsaydı, getirtip kullanma imkânları da bu­lunsaydı, hiç tereddüt etmeden onu fidye olarak vermekte acele edecek­lerdi. Ne var ki, o gün fidyenin, rüşvetin, aracının ve izin verilmeyen şe­faatçinin yeri ve tesiri yoktur. Derin bir pişmanlık duyacaklar ama, onun da hiçbir yararı olmayacak. Çünkü dünya, âhirete hazırlık dönemidir. İş, ibâdet, hayat ve memat her şey İlâhî rızaya uygun yürütüldüğü takdirde ciddi bir hazırlanma gerçekleşmiş olabilir. Âhiret ise, hesap, cezâ, mükâfat ve tek kelimeyle hak ve adâlet günüdür.

Göklerdeki ve yerdeki her şey Allahʹındır. İnsanlar geçici, diğer bir tabirle eğreti olarak bir süre bu nîmetlerden yararlanırlar ve ona sâhip olurlar. O halde mülkün ve nîmetlerin asıl sâhibini unutmak, Oʹnun mül­künde O’na karşı gelmek, körlüğün, sağırlığın ve basîretsizliğin, nankör­lüğün ta kendisi değil midir? Allah’ın iyilere de, kötülere de olan vaʹdi hak­tır, mutlaka günü, saati gelince gerçekleşecektir. Her şey bir plâna ve proğrama göre düzenlenmiştir. Plân ve proğram dışı gelişigüzel hiçbir şey ve olay düşünülemez. Sırası gelmedikçe Allah’ın va’di gerçekleşmez. Ne var ki, insanların çoğu bu hakikati bilmezler. Oysa dirilten ve öldüren, sonra da diriltip ikinci hayata kaldıran Allahʹtır. Haydi ey inkârcılar, ölü­me bir çare bulun veya ölen bir kimseyi yeniden hayata çevirin, buna güç getirebilir misiniz? Ey bozguncular, haydi toplanın da kâinatın düzen ve dengesini bozun, güneşi yerinde durdurun, ayʹı dünyaya daha da yaklaş­tırın, buna kudretiniz yetecek mi? O halde bozgunculuğunuz, hayatınızı amacından saptırmakta ve ömür sermayenizi bir günah ve vebal uğruna heba ettirmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, dünyanın önemsizliğine işâretle, âhirette di­riltilip kaldırılan inkârcıların, yaşadıkları sürenin bir ân gibi gelip geçtiğini anlayacakları belirtildi. Zâlimlerin o gün her türlü imkândan uzak, sadece zulüm ve tuğyanlarıyla başbaşa kalacakları hatırlatıldı. Bütün kuvvet ve kudretin, imkân ve nîmetlerin, ceza ve azâpların Allahʹa ait olduğuna dik­katler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle İlâhî kudret ve rahmetin geniş bir tezahürü ola­rak, insanların yolunu açmak, gerçeği göstermek için peygamber ve kitap gönderildiği açıklanıyor. Sonra da insan için faydalı ve zararlı olan nes­nelerin Allah tarafından belirlendiği bildirilerek bu hususta hiç kimsenin yet­kisi bulunmadığı hatırlatılıyor. Allah’ın insanlara sayısı belirsiz nîmet ve rahmet kapılarını açtığı, ne yazık ki insanların çoğunun bunu idrâk ede­mediğine parmak basılarak kararsızlar ve inkârcılar uyarılıyor. Hiç bir şe­yin Allahʹtan gizli kalmayacağı bildirilerek hayatı bu duygu ve inançla or­ganize etmemiz emrediliyor.