Zümer Suresi 42-48. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَاءَ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَعْقِلُونَ قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي مَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ وَلَوْ اَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِنْ سُوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

45.

Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

Diyanet İşleri

43.

Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?"

44.

De ki: "Şefaat tümüyle Allah'a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra yalnız O'na döndürüleceksiniz."

45.

Allah, bir tek (ilah) olarak anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri daralır. Allah'tan başkaları (ilahları) anıldığında bakarsın sevinirler.

46.

De ki: "Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, gaybı da, görünen alemi de bilen Allah'ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmedersin."

47.

Eğer yeryüzünde bulunan her şey tümüyle ve onlarla beraber bir o kadarı da zulmedenlerin olsa, kıyamet günü kötü azaptan kurtulmak için elbette onları verirlerdi. Artık, hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkmıştır.

48.

(Dünyada) kazandıkları şeylerin kötülükleri karşılarına çıkmış, alay etmekte oldukları şey onları kuşatmıştır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

42- Allah, ölüm anında canları alır. Ölmeyenin de uykuda canını alır. Üzerine ölüm hükmettiğini alıkor, diğerini ise belirlenmiş bir vakte kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünebilen bir millet için belgeler, öğütler ve ibretler vardır.

43- Yoksa Allahʹı bırakıp da şefaatçiler mi edindiler?! De ki: «Ya on­lar hiçbir şeye sâhip değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?... »

44- De ki: «Şefaatin tamamı Allah’a aittir (O’nun iznine bağlıdır). Göklerin ve yerin mülkü (ve tasarrufu münhasıran) O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz. »

45- Ne zaman Allah, bir olarak anılırsa, Âhiret’e inanmayanların kalpleri nefretle tiksinir. Allah’tan başka ilâhlar anıldığında ise, için için sevinip yüzleri güler.

46- De ki: «Ey gökleri ve yeri örneksiz, misalsiz yaratan, ortada ola­nı ve olmayanı, görüneni, görünmeyeni bilen Allahım! Farklı görüş ve id­dialarda bulundukları hususlar hakkında kulların arasında sen hüküm ve­receksin. »

47- Eğer yeryüzünde olan (kıymetlerin) hepsi ve bir misli de beraber o zâlimlerin olsaydı, kıyâmet günündeki azâbın kötülüğünden kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi. Onların hesaplayamadıkları şeyler Allah’­tan kendilerine beliriverecek.

48- Kazandıkları amellerin kötülükleri ortaya çıkar, alay ettikleri şey­ler kendilerini her taraftan sarar.

İLGİLİ HADÎSLER

«Sizden biriniz yatağına gelip uzanacağı zaman geceliğinin iç kısmıy­la yatağı(nın çarşafını) iyice silkip (temizlesin). Çünkü o, yatacağı yere nelerin gelip yerleştiğini bilemez. Sonra da şöyle duâ etsin: «Ey Rabbim, ancak senin isminle yanımı yatağıma (döşeğime) koydum ve senin isminle kaldırırım. Eğer canımı çekip alacaksan, bana rahmet eyle; eğer bırakıp almayacaksan, sâlih kullarını koruduğun şeyle onu (beni) koru. » (Buharî/daavat: 12- Müslim/zühd: 62- Ebû Dâvud/edeb: 98- Tirmizi/duâ: 20)

Ebû Seleme b. Abdirrahmân (R. A. ) anlatıyor:

- Hz. Âişe (R. A. ) vâlidemize, «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gece kalkıp namaz kılmak isterken, namazına ne ile başlardı? » diye sorduğumda şu­nu söyledi. «Gece kalkıp namaz kılmak isterken şöyle başlardı: «Ey Ceb­râil’in, Mîkâil’in, İsrâfil’in Rabbi, gökleri ve yeri yokluk karanlığını yarıp var kılan, gaybı ve hazırı bilen Allahım! Sen kulların arasında ihtilâf ettikleri konular hakkında hükmedersin. İhtilâf edilen hususta beni izninle hakka, doğruya eriştir. Şüphesiz ki sen dilediğini doğru yola eriştirirsin. » (Sahih-i Müslim: Ebû Seleme b. Abdirrahman (R. A. )dan)

Câbir b. Abdillah (R. A. )den merfu’ân yapılan rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den şöyle sorduğunu belirtmektedir:

- Ya Resûlellah! Cennetlikler Cennetʹte uyurlar mı?

Resûlüllâh (A. S. ) ona şu cevabı vermiştir:

- Hayır, uyku ölümün kardeşidir. Cennetʹte ölüm yoktur. (Dârekutnî - Tefsîr-İ Kurtubî: 15/261)

İLÂHÎ KUDRETİ YANSITAN UYKU OLAYI

«Allah, ölüm anında canları alır. Ölmeyenin de uykuda canını alır. Üzerine ölüm hükmettiğini alıkor, diğerini ise belir­lenmiş bir vakte kadar salıverir.. »

Hayatımızın üçte birini kapsayan uykunun sırrı henüz tam anlamıyla çözülmüş değildir. Bilimsel araştırmalar bize bu konuda yararlı birtakım bilgiler toplayıp vermekteyse de bu sırrı bütünüyle çözmüş sayılamaz.

Uykunun beyinden idare edildiği bilinmektedir. O bakımdan vücudun hemen birçok organı bu olaya katılır. Aynı zamanda yorulan beynimiz uy­ku ile dinlenmiş olur. Ancak uykunun sırf beyni dinlendirmekle ilgili bulun­duğunu söyleyemeyiz.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, hadîs-i şerifte ifadesini bulduğu gibi, uy­kuyu ölümün kardeşi olarak vasıflandırmış ve İslâm ilim adamlarından bir kısmı bu hadîsin ışığı altında uykuyu «küçük ölüm» diye tanımlamışlardır.

Bu konuda tefsircilerimiz ve diğer ilim adamlarımız farklı birtakım yo­rumlarda bulunmuşlardır. Onları özetleyip şöyle sıraya sokabiliriz:

a) İbn İsa ve el-Ferra’a göre: Ölmeyenin vefatı bir bakıma uykusudur.

b) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Uyku halinde dirilerle ölülerin ruhları buluşurlar ve onlardan Allah’ın dilediği kadarı tanışırlar, görüşürler. Ruhlar bedenlerine dönmek istedikleri zaman, Cenâb-ı Hak ölülerin ruhlarını alı­koyar, diğerlerini bedenlerine salıverir.

c) Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz’e göre: Uykuya dalanların ruhları henüz bedenlerine dönmeden gökte gördükleri rüyalar doğru rüyalardır. Beden­lerine dönüp henüz tam yerleşmeden, o arada gördükleri rüyalar şeytan­ların fısıltılarıdır ki onlar gerçek olmayan rüyalardır.

d) İbn Zeyd’e göre: Uyku da bir bakıma ölümdür.

e) Hz. Ömer’e (R. A. ) göre: Uyku ölümün kardeşidir. (Hadîste belir­tildiği gibi).

f) Tasavvufçulara göre: Uyku halinde ruhun ibreleri misal ve melekût âlemlerine intikal eder ve misal âleminde, Âdemʹden kıyâmete kadar olup biten şeylerin birer misaliyle karşılaşır, onlardan tesbit edebildiklerini veya temas kurmaya izin verildiklerini karmaşık şekilde görür ve beyne intikal ettirir. O bakımdan rüyanın yoruma ihtiyacı vardır. (Bilgi için bak: el-İbriz/Celâl Yıldırım tercümesi)

NEFİS VE RUH

«Nefis» kavramı çok yönlüdür. Bulunduğu konu ve yer aldığı cümleye göre birtakım farklı mânalara delâlet eder: Hayvanî ruh, nefs-i natıka (İn­sanî ruh), teneffüs edilen hava, ferahlatıcı hava, şuur altındaki itici duygu bunlardan bir kısmıdır.

«Ruh» kavramı ise daha çok şu manalara delâlet etmektedir: Nefis, hareket sağlayan, yararlı şeyleri kendine doğru çeken, zararlı şeyleri sa­van iç kuvvet, hayat ve enerji, İnsanî ruh ve hayvanî ruh.

Ayrıca insanlara ilhâmda bulunup mânevî hayat havası veren melek­lere; ölüleri dirilttiği, hastalara şifa verdiği için İsa Peygamber’e (A. S. ); uh­revî hayat verip nefis ve duyguları yönlendirdiği için Kur’ânʹa da «ruh» de­nilmiştir.

Bütün bu açıklamalardan, insanda iki ayrı ruhun var olduğu anlaşılı­yor: Hayvanî ruh ve İnsanî ruh. Birincisi, menide canlı varlık olarak oluşan spermada ve ana rahmine intikal ettikten sonra, -İnsanî ruh gelip yerleşinceye kadar- alâka ve mudğa dönemlerinde mevcut olan ruhtur. Bu, sadece hayat ve canlılık belirtisi taşır. İkincisi, sperma, ana rahminde yumurtay­la birleşip çoğaldıktan ve insan şekline girip düzenini aldıktan sonra yüce âlemden gelip yerleşen ruhtur. İnsanî ruhun bedenle ve hayvanî ruhla üç ayrı ilgisi söz konusudur. İkisi ölmeden önce, birisi ise ölüm olayından son­ra varlığını sürdürür. Ölmeden önceki iki ilgisinden biri açık, diğeri kapalı diye bir ayrım yapabiliriz. Uyku olayı meydana gelince, ruhun açık ilgisi ke­silir, sadece kapalı ilgisi kalır. Ölüm olayı meydana gelince, ruhun hem açık, hem de kapalı ilgisi kesilir ve böylece «hayvanî ruh» da bedenle birlikte ölüp hayatiyetini kaybeder.

Uyku durumunda eceli gelenlerin ruhlarının açık ilgisiyle birlikte ka­palı ilgisi de kesilir ve artık kıyâmete kadar bir daha o bedene dönüşü mümkün olmaz. Eceli gelmeyenin ise, ruh, açık ilgisiyle de dönüp ilgisini sürdürür.

Âyette «ruh»un bu iki özelliğine ve iki ayrı ilgisine işâret edilmektedir. Ruhun bedenle olan bir üçüncü ilgisi daha vardır ki, bu, ölüm olayı gerçek­leştikten sonra da devam eder. Beden ister yanıp kül olsun, ister balık ta­rafından yutulup hazmedilsin, ister toprak altında çürüyüp belirsiz hale gel­sin ruhun onunla olan üçüncü ilgisi kesilmez. Ancak bu ilgi ve irtibatın ma­hiyetini bilmemiz veya tarif etmemiz mümkün değildir. Zira bütünüyle fi­zikötesi bir olaydır.

UYKU VE ÖLÜM

Bu iki kavram arasında delâlet ve sonuç bakımından açık fark olmak­la beraber, birini diğerine yaklaştırıcı münasebet de vardır. Şöyle ki:

Uyku, kas çalışmalarının durması, beyin çalışmasının önemli şekilde azalması; solunum ve dolaşım sistemlerinin yavaşlaması, tansiyonun düş­mesi, vücut ısısının azalması şeklinde tezahür eder.

Ölüm, bütün bunların tatile uğrayıp hareket ve faaliyetlerinin kesilme­si olayıdır.

Bu tarife göre: Uyku ile ölüm arasında bir yaklaşım söz konusudur. Zira uyku halinde «nefs-i nâtıka» denilen «insanî ruh» bir bakıma beden­deki faaliyetlerini durdurur; onlardan ayrılmış gibi olur. «Nefis» denilen «hayvanî ruh» ise, bedende kalır. Ölüm anında her iki ruh birden bedeni terkeder.

Buna yakın bir diğer yorumda İbn Abbasʹın (R. A. ) bulunduğunu görü­yoruz. Adı geçen diyor ki: «İnsanda biri «nefis» (İnsanî ruh) («Nefis» kavramı hem «insani ruh», hem de «hayvanî ruh» hakkında kul­lanılmıştır. İbn Abbas onu «insani ruh» manasına alıp «nefs-i natıka»yı kasdetmiştir.) diğeri de (hayvanî) ruh olmak üzere iki hayat kaynağı vardır. Aralarındaki fark ise, güneş ile ışın gibidir. Nefis, kendisiyle akledilen ve temyîz yapılabilen şey­dir. Ruh (hayvanî ruh) ise, kendisiyle hareket ve teneffüs sağlanılan şeydir. Ölüm olayında bu ikisi de bedeni terkeder. Uyku olayında ise yalnız nefis, yani İnsanî ruh (açık ilgisini kesip) terkeder.

Böylece 42. âyetin delâlet ettiği mana ve hüküm kısmen anlaşılmış olu­yor. Allah daha iyisini bilir.

ECEL-İ MÜSEMMÂ

Ecel: Sözlükte, bir şey için belirlenen süre anlamına gelir. Bu manayla, malın bir süreye kadar ödünç verilmesine, müşteriye vaade tanınmasına «deyn-i müeccel» denilir. Böylece insan için belirlenen ömür süresinin son bulacağı sınıra da «ecel» denilmiştir ki, ilgili âyette bu, «ecel-i müsemmâ» diye adlandırılmaktadır.

İlim adamlarından bir kısmı, ister bir kaza sebebiyle, ister tabii ölümle ömrün son bulmasının bu kavramın kapsamına girdiğini ve hepsine birden «ecel-i müsemmâ» denildiğini belirtmişlerdir. Çünkü onlara göre, Allah’ın ilmi, kimin nasıl öleceğini önceden tesbit edip ona göre herkesin ecelini takdîr etmiştir.

Diğer bazı ilim adamlarına göre, biri «ecel-i müsemmâ», diğeri «ecel-i kazâ» olmak üzere iki ayrı ecel vardır. Tabii ölümle ömür süresini kazasız doldurup ölen kimse, «ecel-i müsemmâ» ile ömrünü tamamlamıştır. Bir ka­za neticesi ölen kimse, henüz belirlenip takdîr edilen ömür süresini tamam­lamadan ölmüş ve «ecel-i kazâ» ile hayata veda etmiştir. Bu, lambadaki gazın henüz bitmeden bir kaza sebebiyle ışığının sönmesine benzetilmiş ve buna benzer birtakım yorumlar yapılmıştır.

Ehl-i Sünnet’e göre: Ecel birdir. Böylece bu konuda Ehl-i Sünnet âlim­leri hem Mu’tezile’nin, hem felsefecilerin görüşünden farklı bir görüş ve yorum getirmişlerdir. (Fazla bilgi için bak: Ömer en-Nesefi’nin Akâidi’nin şerhi «Şerhü’l-Akaid» adlı kitabın: 170. sahifesi)

DÜŞÜNEN İNSAN

«Şüphesiz ki bunda düşünebilen bir millet için belgeler, öğütler ve ibretler vardır. »

Kur’ân-ı Kerîm’in özelliklerinden biri de, insan aklına ve düşüncesine geniş yer vermesi ve münasebet düştükçe bu iki açıdan insana seslenmesi­dir.

İnsanı yaratan Cenâb-ı Hak, onu birçok yeteneklerle donatmış ve bun­ları, kâinat plânını anlayacak, ilâhî düzeni bilecek, hayat kanunlarını tes­bit edecek ölçüde ve özellikte yaratmıştır.

Ruh, nefis, uyku ve ölüm hakkında iyice düşünüp bazı olumlu sonuç­lar elde etmemiz için bunların ayrı tezahürlerine dikkatimizi çekmektedir. Böylece Hz. Ali’nin (R. A. ) anlatımıyla, güneş ışınlarının eşyayla olan ilgi ve irtibatı ne ise, ruhun da uyuduğumuz zaman nefis ve bedenle ilgisi odur.

Bunu, günümüzde gelişen elektrik akımıyla elektronik cihaz arasında­ki ilgi ve irtibata benzetebiliriz. Akımın cihazla iki değişik irtibatı söz ko­nusudur: Biri, akımın mevcudiyetini gösteren sinyal göstergesi; diğeri, ci­hazı çalıştıran fonksiyonu..

Ruhun bedende varlığını gösteren canlılık ve hayat belirtileri ve be­deni faal duruma getiren fonksiyonel irtibatı..

Cihazla elektrik akımı belli bir plân ve proğramla geliştirilip meydana getirildiği gibi, ruhla beden de belli bir plân ve proğram eseridir. İşte Kurʹân, insanla ruh, uyku ile ölüm hakkında bu ve benzeri açılardan düşünme­mizi; Cenâb-ı Hakk’ın bu varlıklar üzerinde kendini gösteren yüksek kud­retinin tezahürünü görüp anlamamızı ve böylece taklîdî imân çemberini kı­rıp tahkikî imân düzeyine çıkmamızı emretmektedir.

KİMLER ŞEFAATÇİ OLABİLİR?

«Yok­sa Allahʹı bırakıp da şefaatçiler mi edinirler?! De ki: Ya onlar hiçbir şeye sahip değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?.. »

Akıl nîmetini doğru yolda kullanıp eserden müessire geçiş sağlayan ve bu doğrultuda Allah hakkında şüpheden uzak imân cevherine erişen ol­gun mü’minler, Allahʹın izniyle şefaatçi olabilirler. Buna karşın, her türlü akıl ve düşünce nîmetinden yoksun olup, insanlar tarafından yontularak şekillendirilen putlar şefaatçi olabilir mi? İnsanın bu derece alçalması ve aklını ters yönde kullanması şaşılacak şey değil midir?

Kendi ruh ve nefsi, uyku ve ölümü hakkında İlâhî düzenleme ve proğ­ramı görüp anlayamıyacak kadar körleşenler; düşünemiyecek kadar şaşkınlaşanlar, Allah’ı inkâr etmekle önce kendilerini inkâr etmiş olmuyorlar mı? Çünkü sanatkârın ortaya koyduğu sanat eserini küçümseme, sanat­kârı küçümsemeye; eserin değer ölçüsünü ve mükemmelliğini görmemek, onu meydana getireni tanımamaya veya reddetmeye delâlet eder.

OYSA DÖNÜŞ MUTLAKA ALLAH’ADIR

«De ki: Şefaatin tamamı Allahʹa aittir (Oʹnun iznine bağlıdır). Göklerin ve yerin mülkü (ve tasarrufu münhasıran) O’nundur. Sonra da Oʹna döndürüleceksiniz. »

Allah’a dönüş veya O’na döndürülme, her iki hayatta reddi mümkün olmayan gerçeklerden biridir. Dünyaʹda ne yana dönersek dönelim, nere­ye gidersek gidelim Cenâb-ı Hakk’ın mülkünden dışarı çıkamayız ve O’nun eserinin ötesinde bir eser göremeyiz. Ruhumuz da O’ndan gelmiştir; ken­disine ait bedeni terkedince yine O’na dönmek zorundadır. Âhiret’teki dö­nüşümüz de ancak O’na olacaktır. Zira Dünya da, Âhiret de O’nundur, biz de O’nun kudretinin eseri olarak bulunuyoruz.

NEFİS DAĞINIKTIR, KONTROLDEN HOŞLANMAZ

«Ne zaman Allah, bir olarak anılırsa, Âhiret’e inanmayanların kalpleri nefretle tiksinir.. »

İnsan nefsi, aklın ve imânın kontrolünün dışında kalır da kendi başına buyruk olursa, onun arzu ve heves dağınıklığı hiçbir sınır tanımadan faali­yetini sürdürmek ister. Bu yüzden karşısına çıkan din, ahlâk ve örften nef­ret eder. Çünkü bu üç kavram da kontrol, disiplin ve doğruya yönlendirmey­le içiçedir. Nefsin aşırılıklarının önüne sed çekip onun duygu ve düşünce­lerimiz üzerindeki saltanatını alaşağı edip ruhumuzu imân ve irfanla yü­celtip kuvvetlendirme, her bakımdan şehveti meşru sınırlar içine almayı, imânla aklı hükümran kılmayı sonuçlandırır.

Nefislerini bu düzeye getiremiyen inkârcı sapıklara, maddeci müşrik­lere, Allah’tan başka ilâh olmadığı, canlı-cansız putların bâtıl ilâhlar olduğu söylendiğinde, bu sözü hiç duymak istemezler ve nefretle yüzlerini başka tarafa çevirirler.

Böylece Cenâb-ı Hak, beyni inkârla şartlanmışların psikolojik durum­larını tasvîr ederken, nefsin kötülüklere iten bir iç kuvvet olduğuna dikkat­lerimizi çekiyor ve bu konuda bir olan, ortağı bulunmayan Yüce Kudrete imânın iyiye, doğruya, fazîlete ve meşru yola yönlendirici tesirine işârette bulunuyor.

GÖKLERİN VE YERİN ÖRNEKSİZ VE MİSALSİZ YARATANI

«De ki: Ey gökleri ve yeri örneksiz, misalsiz yaratan, ortada olanı ve olmayanı; görüneni ve görünmeyeni bilen Allahım.. »

Allah göklerin ve yerin «fâtır»ıdır. «fetr» kökünden türetilen bu sıfat, Kur’ân’ın altı yerinde Cenâb-ı Hakk’a nisbet edilerek kullanılmakta ve se­kiz yerinde de yine Cenâb-ı Hakk’a izafe edilerek fiil şeklinde geçmektedir.

Fetr: Sözlük olarak bir şeyi yarmak, koyunu iki parmakla sağmak, bir işe önce başlayıp açmak manalarına gelen üç harfli bir masdardır. Sıfat olarak Allah hakkında, kök manadan bütünüyle kopmamak suretiyle daha değişik manalara delâlet eder: «Yokluk karanlığını yarıp kudretini izhar ederek gökleri ve yeri örneksiz ve benzersiz yaratan» manası onlardan bi­ridir ve en yaygın olanıdır.

Sıfatın bu açık delâletinden, göklerin ve yerin daha önce yaratılmış bir benzeri olmadığı; Cenâb-ı Hakkʹın Âdemʹi yaratmayı murad edince bu düzeni ondan yana var kıldığı anlaşılmakta ve başka bir yaratıcının söz konusu olamıyacağına işâret edilmektedir.

O halde Âdemʹden önce başka Âdem yoktur. Şeyh Muhyiddîn Arabiʹ­nin, «Âdem’den önce birçok âdemler gelip geçmiştir» sözü ise, yorum is­teyen bir kapalılık arzetmektedir. İmam Rabbânî (K. S. )nın buyurduğu gibi, bu, misal âleminde Âdem Peygamber’in (A. S. ) birçok misallerinin sıralan­dığına, yani Âdem Peygamber dünyaya getirilmeden önce ve getirildikten sonra geçirdiği ve geçireceği safhaları yansıtan misallerinin bir film şeridi gibi tesbit edildiğine işârettir.

O bakımdan madde âlemi bir defada örneksiz ve misalsiz yaratılmıştır. Yaratılışının hikmeti ise, Âdem (A. S. )ın yaratılmasıyla belirginleşip anlaşıl­maktadır.

İNSANLAR ARASINDA EN DOĞRU HÜKMÜ KİM VERİR?

«.. Allahım, farklı görüş ve iddialarda bulundukları hususlar hakkında kulların arasında sen hüküm vereceksin. »

Bilindiği gibi, insanların hepsi aynı görüş ve inançta birleşmezler. Pey­gamberlerin gönderilmesi, hakkı, doğruyu, iyiyi ve güzeli bildirmek ve öğ­retmek içindir. Bununla beraber inançta birlik sağlamak mümkün olmamış­tır. Çünkü o takdirde sürtüşme, tartışma, inceleme ve bilimsel araştırma olmazdı.

O halde farklı inanç, düşünce ve görüşlerin hemen her devirde ve çağ­da sahnede boy ölçüşmesi bir tez ve antitez karşılaşmasından başkası de­ğildir. Bu da toplumları sürükleyip götürür ve farklı zümrelerin gelişmesine hız verir.

Oysa «hak» denilen gerçek birdir, birkaç değildir. Farklı görüş, inanç ve iddiaların ortaya çıkması, sonu gelmeyen mücadelelere sebep olmakta ve «hak» denilen doğrunun kimin kalbinde ve dilinde bulunduğu, zaman zaman belirsiz hale gelmekte, çoğu insanlar tarafından tefriki âdeta müm­kün olmamaktadır. Öyle ki, her grup kendi görüş ve inancının haklılığını savunmakta veya iddia etmekte, diğerlerini bâtıl ve zararlı saymaktadır.

Şüphesiz böylesine bir iddia aklın, sağduyunun sınırını aşıp hissin, ön yargının kapsamına girince kişi iyice şartlanır. Böyle olunca da uzlaşma, anlaşma ve birleşme, sonra da hep birden hakka yönelme yolları çoğuna tıkanır.

Kur’ân-ı Kerîm bu inceliğe değinerek, dünyada çözülmeyen bu ihtilâf ve iddiaların Âhiretʹte Allah’ın adâletine bırakılacağını; haklıyı haksızdan ancak Oʹnun ayırt edeceğini ve gereken âdil hükmü ancak O’nun verece­ğini bildirmektedir.

Böylece bâtıldan yana şartlanıp saplandığı inanç ve ideali ön yargı haline getiren inkârcılarla tartışmanın bir yararı olmayacağına, aksine zarar doğuracağına işâret edilerek, hakkı savunanların kendi tezlerinin gü­cünü ortaya koyarken aklî ve bilimsel delil getirmeleri hususunda ilhâmda bulunuluyor; kırıcı, bozucu, dağıtıcı tartışmalara girmemeleri dolaylı şekil­de tavsiye ediliyor.

GERÇEKLER ORTAYA ÇIKINCA

«Eğer yeryüzünde olan (kıymetlerin) hepsi ve bir misli de beraber o zalim­lerin olsaydı, kıyâmet günündeki azabın kötülüğünden kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi.. »

Kıyâmet gününde gerçekler ortaya çıkıp «hak» bütün parlaklığıyla be­lirginleşince, hisler sönecek, şuurlar işlemeye başlayacak, akıllar hareke­te geçecek, ama neden sonra. Teklîf dönemi bitmiş, hesap ve karşılık gör­me dönemi başlamıştır. Artık ne tevbenin, ne pişmanlığın, ne de teslimiyet göstermenin bir anlamı vardır. İşlenen kötülükler, inkârcı suçluları çepe­çevre kuşatacak ve o zaman hepsi de dünya hayatını nasıl berbat ettiğini anlayacak..

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İlâhî kudretin kusursuz düzenleme ve plânına de­lâlet eden uyku ve ölüm olayları üzerinde duruldu. Tapınmak için şekillen­dirilmiş basit cisimlerden, İlâhlaştırılan canlılardan şefaât ummanın ilâhî azaba yol açacağı hatırlatıldı ve her olayda Allah’ın yaratma kudretinin iz­lerini görmemize işâretle dönüşümüzün mutlâka Allah’a olacağı haber ve­rildi.

Aşağıdaki âyetlerle, insanlardan çoğunun nankör ve dönek olduğu ko­nu ediliyor. Gereken bütün kaynakları hazırlayıp insanoğlunun hizmetine ve istifadesine veren Cenâb-ı Hakk’ın rızık hususunda koyduğu kanunların tam denge ve düzende olduğu belirtiliyor.