Hakka Suresi 38-52. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَلَا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ وَمَا لَا تُبْصِرُونَ اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاوِيلِ لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ

44.

(38-40) Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur'an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah'tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.

Diyanet İşleri

41.

O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!

42.

Bir kahinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!

43.

O, alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

44-45.

(44-45) Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.

46.

Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.

47.

Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.

48.

Şüphesiz Kur'an, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.

49.

Şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.

50.

Şüphesiz Kur'an, kafirler için mutlaka bir pişmanlık sebebidir.

51.

Şüphesiz Kur'an, gerçek kesin bilgidir.

52.

O halde sen, yüce Rabbinin adıyla tespih et.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

38-39- Hayır, gördüklerinize ve görmediklerinize and içerim ki,

40- Şüphesiz bu (söz) şerefli saygıdeğer bir elçinin sözüdür.

41- O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!.

42- O bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!

43- Âlemlerin Rabbından indirilmedir.

44- Eğer (o elçi) bize karşı kendi kafasından birtakım sözler uydursaydı,

45- Elbette biz, onu sağ elimiz (kudret ve kahrımız)le yakalar,

46- Sonra da mutlâka onun kalp damarını koparırdık.

47- Sizden hiç biriniz de Oʹndan (gelecek olan azâbı), arayerde en­geller olup savamazdı.

48- Ve şüphesiz ki bu söz (Kurʹân), muttakîler (Allah’tan saygı ile korkup yalandan ve kötü düşünce ve davranışlardan sakınanlar) için bir öğüttür.

49- Biz, elbette sizden (Kurʹânʹı) yalan sayanları biliriz.

50- Şüphesiz ki O, (Kurʹân), kâfirler üzerinde bir hasret, üzüntü ve iç sıkıntısıdır.

51- Gerçekten o, kesinlik ifâde eden bir hakikattir.

52- Artık sen O çok yüce ulu Rabbinin ismini tesbîh et.

İNSANIN GÖRÜP TESBİT EDEBİLDİĞİ VE EDEMEDİĞİ ŞEYLER

«Hayır, görebildiklerinize ve göreme­diklerinize and içerim ki, şüphesiz bu (söz) şerefli saygıdeğer bir elçinin sözüdür. »

Cenâb-ı Hak, kâinatta insanın görüp tesbit edebileceği şeylerin bulun­duğu gibi, tesbit edemiyeceği birçok şeylerin de mevcut olduğunu çok du­yarlı bir anlatımla açıklamaktadır. Böylece gerek duygularımızın, gerekse aklımızın sınırlı olduğuna işâret ediliyor. Öyle değil midir? Biz daha fizik âleminin sınır ve esrarını tamamıyla çözüp anlamış değiliz. Dünyamıza en yakın sistem olan Güneş Ailesi’ni bile kesinkes tesbit edip sağlam bir so­nuca varamadık. Nerede kaldı fizikötesini keşfedebilelim..

Bizim her şeyimiz sınırlıdır. Cenâb-ı Hak ise sınırsızdır. Oʹnun yarat­tığı şu kâinat sınırlı olmakla beraber bize göre sınırsız gibi görünmekte ve onun azameti ve genişliği karşısında ne kadar küçük ve âciz olduğumuzu anlamaktayız.

İşte herşeyi en iyi bilen, kâinatı bütünüyle kapsayıp kuşatan İlâhî kud­retten süzülüp indirilen Kur’ân-ı Kerîm, bize Allah ve kâinat hakkında en doyurucu bilgiyi vermekte ve hilkatimizin hikmetini bize öğretmektedir. Bu kadar kusursuz ve bu kadar mükemmel olan bir kitap elbette insanın kal­binin ve kafasının, düşünce ve duygusunun ürünü olamaz. Onu ne uzman bir şâir yazabilir, ne de büyük bir ilim adamı ortaya koyabilir.

Zira o her âyetiyle insan kudretini aşmakta ve sınırsız üstün bir kud­retin eseri olduğunu yansıtmaktadır. Her cümlesi İlâhî kelâmın izini taşı­makta, her kelimesi O’nun erişilmezliğini ortaya koymaktadır.

ALLAH’IN KOYDUĞU BELGELERİ GÖREBİLMEK

«O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az ina­nıyorsunuz! »

Kur’ân-ı Kerîm’in her âyeti birer İlâhî belgedir. O bakımdan Allah Kelâ­mını okurken körler ve sağırlar gibi üzerine kapanarak değil, her âyetinin insan hayatına neler getirdiğini düşünerek anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü bu kitap yalnız ve yalnız okuyup amel etmemiz ve Allah’a uzanan yolu bulmamız, ona erişmemiz için indirilmiştir.

Kâinat her parçasıyla ayrı bir belge ve Hakk’ın kudretini yansıtan bir delildir. İlim, akıl ve düşünce yoluyla bilip tesbit edebildiklerimiz olduğu gibi, tesbit edemediklerimiz de vardır. Ama her şeyden önce en büyük bel­ge ve en açık delil Kur’ân’dır; O da önümüzde ve elimizde duruyor. Kâinat­ta yer alan sistemler ve kanunlarla Kur’ân arasında köprü kurmadığımız sürece ilmimiz, keşif ve icatlarımız bizi Hakk’a, hakikate, doğruya, fazîlete ve tek kelimeyle Allahʹın son mesajına götüremez. Bunun için 38 ve 39. âyetlerde «rüʹyet» lafzı değil de «ibsar» lafzı kullanılmıştır. Bu, mücerred bir rü’yet değil, akla, ilme ve geniş kültüre dayalı bir görüşle tesbit etme­dir.

O bakımdan Cenâb-ı Hak, kendi kelâmının erişilmezliğini beyân buyu­rurken dört ayrı cümle kullanarak düşünce ufkumuzu genişletmemizi murad etmiştir:

1- Şüphesiz bu söz, şerefli saygıdeğer bir elçinin (Melek Cebrâil’in) sözüdür.

2- O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!

3- O bir kâhin (gâibden haber veren)in sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!

4- O, âlemlerin Rabbından indirilmedir.

Çünkü şâir daha çok hayalcidir, kendi duygu ve düşüncelerini şiir ka­lıbına döküp yansıtmaya çalışır. Gördüğü eşya ve olaylardan esinlenerek mısralarını düzmeye yönelir. Kâhin ise, çoğu zaman saçmalar; verdiği ha­berlerin çoğunun aslı olmaz ve ekseriya tutarsızlık içinde bocalar. Şüphe­siz Hz. Muhammedʹin (A. S. ) nübüvvet rütbesi ve yüksek şahsiyeti bu ka­yıtlardan ve sıfatlardan azadedir.

HZ. MUHAMMEDʹE (A. S. ) ŞÂİR VE BÜYÜCÜ DİYEN ŞAŞKINLAR

Kur’ân’ın lâhutî câzibesi, gönülleri fetheden ilâhî nağmesi, söz kud­retindeki benzersizliği, üslûbundaki akıcılık ve çekicilik, kelime ve cümle konumundaki çarpıcılık aklı erenleri bir anda Resûlüllahʹın (A. S. ) saffına çekiyordu. Hissine mağlup olup aklını nefsinin peşine takan şartlanmış kâfirler ise, O kadri yüce peygambere «şâir», «büyücü», «sihirbaz» gibi çok yakışıksız sıfatlar takıyorlardı.

- Velîd b. Muğîre, «O sihirbazdır» derken,

- Ebû Cehl. «Hayır, O şâirdir» diyordu.

- Ukbe ise, «Hayır, hayır O sadece bir büyücü ve kâhindir» iddiasını tekrarlıyordu.

Cenâb-ı Hak bütün bu yakışıksız, hissî, aynı zamanda akıl ve vicdan dışı sözleri ve yakıştırmaları reddederek kutsal şeye and içip şöyle bu­yurdu: «Şüphesiz ki bu (söz) şerefli saygıdeğer bir elçinin sözüdür. O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! O, bir kâhinin sözü de de­ğildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabbından indirilmedir. »

Az inanmak, şüphe ve tereddütlerin aralıksız birbirini izleme ortamını doğurur veya o ortamın tâ kendisidir. Bunun için Kureyş Kabilesi’nin ileri gelenleri, durmadan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) şâir, sihirbaz, büyücü ve kâ­hin olduğunu iddia edip Onu küçük düşürmeye çalışıyorlardı. Allahʹın var­lığı ve birliği hakkında çok az ve sathi bilgileri, kısır inançları vardı. Şüp­he ve tereddütler içinde durmadan bocalıyor ve bir sürü tutarsız sözler sarfediyorlardı.

Az düşünmek, kişinin meseleye tam anlamıyla nüfuz etmediğini, ger­çeği araştırmaya yönelemediğini, aklını rehber edinemediğini ve aklıyla vicdanını hissinin emrine verdiğini gösterir. Adı geçen müşriklerin o günkü ruhsal durumları böyle idi. Bugün de az inananların, kısır düşünenlerin du­rumları onlara benzerlik arzetmektedir. Özellikle şartlanmış ve beyni yı­kanmış maddecilerin çoğu günümüzde devamlı şüphe ve tereddüt çalkan­tısı içinde bocalamakta; hem kendilerini, hem de gençleri amaçsız, karar­sız ve tedirgin etmektedirler. Bunun için âyette Cenâb-ı Hak, muhatab dü­zeyinde olan herkese hitap ederek, az imân ve kısır düşünceyle yola çıkılamıyacağını bildirmektedir.

KUR’ÂN ÂLEMLERİN RABBINDAN İNDİRİLMEDİR

«Âlemlerin Rabbından indirilmedir. »

Kur’ân’ın tamamını vahiy yoluyla alıp insanlara, özellikle inananlara teblîğ eden Hz. Muhammed’in (A. S. ) bir şâir veya bir kâhin, ya da büyücü sihirbaz olmadığı belirtildikten sonra, Kur’ân’ın âlemlerin Rabbından indi­rildiği açıklanıyor. Şöyle ki: Bu bapta İlâhî beyânı isbatlayan altı açık bel­ge bulunuyor :

1- Arapların o çağda edebiyat alanında zirveye ulaştığı bir sırada, hiçbir edip ve uzman şâir, Kur’ân’ın bir sûresine veya âyetine nazire geti­rememiş ve hepsi de ister, istemez İlâhî belâğatin yüceliği ve erişilmezliği karşısında ya baş eğmiş, ya da beşerin bu kudrette söz söyleyemiyeceğini itiraf etmiştir. Ünlü şâir ve edip Devsli Tufayl bunun örneklerinden biridir.

2- Sonra, Hz. Muhammed (A. S. ) önceleri okur-yazar değildi.

3- Kur’ân’da hâkim olan İlâhî üslûp, şiir ölçü ve kalıplarından çok ay­rı ve kendine has bir düzenlemededir. Arap tarihinde bu şekilde ifade tar­zını kullanabilen olmamıştır.

4- Taşıdığı ilmî, ahlâkî, hukukî esas ve prensipler tazeliğini korumak­ta ve her bakımdan çağların ve medeniyetlerin önünde yürümektedir.

5- Astronomi, biyoloji, anatomi, fizik, coğrafya ve benzeri İlmî ko­nularda ortaya koyduğu temel bilgiler, doğruyu bulup tesbit eden ilmî araş­tırmaya ters düşmemekte ve ilmî araştırmalar ilerledikçe Kur’ân’ın getir­diği ana fikirlerin, temel bilgilerin doğruluğu bir defa daha anlaşılmaktadır.

6- En kuvvetli kalemin ürünü olan çok çekici bir eser, bir, iki en çok üç defa okununca tazeliğini ve çekiciliğini kaybeder. Zaman aşımıyla raf­larda tozlanmaya mahkûm olur. Kur’ân-ı Kerim ise, onbeş asırdan beridir hep tazeliğini muhafaza etmekte, okundukça çekiciliği artmakta, cilâsı da­ha da parlak duruma gelmektedir. Aynı zamanda her çağa ve meselelerine ışık tutmakta, çare getirmekte; incelendikçe yeni ufuklar açmakta ve ruh­lara serinlik vermektedir.

Çünkü O, bütünüyle âlemlerin Rabbından indirilmedir; sadece Oʹnun eseridir ve kusursuzdur. Onda kusur görenlerin kendi akıl, bilgi ve sezgi­lerinde kusur vardır.

HAŞA MUHAMMED (A. S. ) KENDİLİĞİNDEN BİR ŞEYLER UYDURSAYDI NELER OLURDU?

«Eğer (o elçi) bi­ze karşı kendi kafasından birtakım sözler uydursaydı, elbette biz, onu sağ elimiz (kudret ve kahrımız)le yakalar; sonra da mutlaka onun kalp dama­rını koparırdık. »

Hz. Muhammed (A. S. ), hâşâ Allah’a iftirada bulunup kendi uydurduğu sözleri O’na isnad etmiş olsaydı neler olurdu? Bunun cevabını yine Kurʹân vermektedir:

Önce en ünlü ve önlerine geçilmez şâir ve ediplerin karşısında hezi­mete uğrar; çok geçmeden bir sürü saçmalıklarla ortaya çıkan bir mace­racı olduğu anlaşılır ve sabun köpüğü gibi söner; uydurduğu din, doğduğu yerde ölmeye mahkûm olurdu.

Sonra da Cenâb-ı Hak, Onun kalp damarını koparırdı da kısa zaman­da Onu rezîl ve rüsvay ederdi.

Bu anlatımdan çıkarılan en sağlıklı sonuç şudur: Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizʹe indirilen vahiy olduğu gibi korunmuş ve teblîğ edilmiştir. Hz. Muhammed (A. S. ) Allah Kelâmına ne bir şey ilâve etmiş, ne de bir şey noksanlaştırmıştır. Zira hiçbir peygamberin böyle bir yetkisi yoktur. Bilfarz di­yelim ki O, inen Kur’ân âyetlerini kendi nefsanî arzusu doğrultusunda bo­zan değiştiriyor, bazan ilâvede bulunuyor, bazan da ondan bir şeyler gizli­yordu. Bu durumda Cenâb-ı Hak Onu peygamberler defterinden siler ve zelîl-ü hakir kılardı.

Yalancı sahtekârların peygamberlik iddiasına gelince: Cenâb-ı Hak onları bu şeni ve çok çirkin günahlarından ve küfürlerinden dolayı hemen kahretmiyor; helâk olma çizgisine gelmedikleri sürece onlara da mühlet ve­riyor. O halde burada hâkim olan mesele, Hz. Muhammed’in (A. S. ) vahye sadık kalma hususunda çok hassas olduğuna işaretle beraber, Ondan son­ra Allah Kelâmı’yla meşgul olan ilim adamlarının bu konuda çok dikkatli olmalarını sağlamaktır. Allah daha iyisini bilir.

Hayatı boyunca yalan söylemeyen, kimseye iftira atmayan; kalp kırıp gönül yıkmayan O büyük peygamber, mümkün müdür ki Allah’ın sözlerini değiştirsin veya onda bir fazlalık ve noksanlık meydana getirsin..

Böylece Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ın kendi katından indirildiğini kesin şekil­de beyân ederken, hiçbir kelime ve cümlesinin Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ait olmadığını vurgulamaktadır.

KUR’ÂN MUTTAKİLER İÇİN ÖĞÜTTÜR

«Ve şüphesiz ki bu söz (Kur’ân), muttakiler (Al­lahʹtan saygı ile korkup yalandan ve kötü düşünce ve davranışlardan sa­kınanlar) için bir öğüttür. »

Muttakilerin kimler olduğunu ve bu kavramın tanımını Bakara Sûre­si’nin baş kısmında belirtmiş bulunuyoruz. Özetliyecek olursak, şöyle maddeleştirebiliriz:

a) Allah’a ve âhiret gününe dosdoğru imân edip Hz. Muhammedʹe (A. S. ) uyanlar,

b) Tahkikî imân doğrultusunda farz ve vâcib olan ibâdetleri gönül ra­hatlığıyla yerine getirerek harâm ve şüpheli şeylerden sakınanlar,

c) Allah’tan ve âhiretteki hesaptan korkup günlük hayatını ona göre düzenliyerek örnek insan olmaya çalışanlar..

İşte Kurʹân-ı Kerîm, küfür ve nifak tezgâhında şekillenip şartlanmış­lara değil, bu düzeyde olan mü’minlere en güzel ve en yönlendirici ve iç di­siplini sağlayıcı öğüttür.

İlgili 48. âyetle bu inceliğe temas ediliyor ve sonra da kimlerin yalancı olduğunu Cenâb-ı Hakk’ın çok iyi bildiğine 49. âyetle parmak basılıyor.

KUR’ÂN, İNKÂRCI SAPIKLAR İÇİN ÜZÜNTÜ VE HASRET SEBEBİDİR

«Şüphesiz ki O, (Kur’ân), kâfirler üzerinde bir hasret, üzüntü ve iç sıkıntısıdır. »

Burada kâfirlerin iki ayrı hasret ateşiyle yanacaklarına işâret ediliyor:

a) Onlar Kur’ân’ın ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) kısa bir süre içinde ve­ya yılların getireceği yenilikler karşısında iflas edeceğini düşünüyorlardı. Bunu göremeyince için için üzülüp tedirgin oldular; hasret ateşiyle yanıp tutuştular ve her geçen gün bu iki kutsal kaynağın saadet burcunda yük­seldiğine şâhit olunca, büsbütün kahroldular.

b) Kıyâmet gününde ise, Kurʹanʹa ve Hz. Muhammedʹe (A. S. ) uyup dünya hayatını doğruluk ve fazîlet çizgisinde yürütenlerin yüce şerefli ma­kamlara yükseltildiklerini görünce derin bir hasret, nedamet ve pişmanlık duyup dünyada iken bütün imkân ve fırsatlara rağmen bu iki İlâhî kıyme­te uymadıklarına yüzbin defa pişman olup üzülecekler ve bu hasret, üzün­tü duymanın hiçbir yararı olmadığını anlayacaklar..

KURʹÂN HAKKAʹL-YAKÎN DÜZEYİNDEDİR

«Gerçekten o, kesinlik ifade eden bir hakikattir. »

«Hak» kavramı üzerinde Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm ve onları izleyen sûrelerde yeterince durmuş ve gereken açıklamayı yapmış bulunuyoruz. Burada o anlattıklarımızı şöyle özetliyebiliriz:

a) Kurʹân insan sözü değil, her kelimesiyle Allah Kelâmı’dır. O bakım­dan içinde bâtıl, anlamsız, amaçsız, hikmetsiz bir söz yoktur. Her yanıyla hak ve gerçektir.

b) İnsan ruhunun ebediyet özlemiyle dopdolu olduğunu belirtirken ona bu hususta en doyurucu bilgiyi verir ve yatışkanlık sağlamasına yönelir. Bu hususta da ancak hakkı yansıtır ve doğru olanı gösterir; ruhun bu özle­miyle uyum sağlar.

c) Kur’ân ile kâinattaki câri kanunlar; kurulu düzenler, sağlam den­ge ve plânlar tıpatıp paralellik arzeder ve böylece Kur’ân insana kâinat kitabını en doğru ve en çarpıcı hüviyetiyle öğretir.

O bakımdan «hakka’l-yakîn» her türlü şüpheden uzak, akl-i selîmle bağdaşan gerçeği bulan ilimle uyum sağlayan, ilim ve fikir adamına mal­zeme verip ışık tutan ve her bakımdan kesin bilgi ve hüküm içeren bir ki­tap demektir.

«Yakîn»in üç derecesi vardır ki, ikisi Tekasür Sûresi’nde, biri de tef­sirini yaptığımız bu sûrede yer almaktadır.. O bakımdan geniş bilgi için Tekâsür Sûresi’nin tefsîrine bakılması tavsiye olunur. Bununla beraber o üç mananın özetini vermemizde yarar vardır:

1- İlme’l-yakîn..

İlim yoluyla gerçeği bulup kesin bilgi edinmek ve inanmak..

2- Ayne’l-yakîn..

Meydana gelen olayı, tarif edilen şeyi gözle görüp anlamak ve inan­mak suretiyle kesin bilgi edinmek..

3- Hakka’l-yakîn..

Cenâb-ı Hakk’ın tecellisine mazhar olup eşyanın hakikatına vakıf ol­mak suretiyle kesinkes bilgi edinmek. Bu daha çok âhiret âleminde ger­çekleşir. Dünyada ise, Kur’ân’ı akıl ve imân düzeyinde ilim ve irfan gözüyle inceleyip Onun İlâhî olduğunu idrâk etmek, tam bir gönül yatışkanlığına kavuşmak ve böylece Cenâb-ı Hakkʹın kalbimizde o irfanı doğurup kalp gö­zümüzü, yani basîretimizi açmasıyla Kur’ân’ın hakikatına ermekle gerçek­leşir ki bu, daha çok velâyet derecesinde olup Allah dostluğunu kazanan mürşid âlimlerin kalbinde tezahür eder.

RABBIMIZIN İSMİNİ ANIP TESBÎH ETMEK

«Artık sen O çok yüce ulu Rabbinin ismini tes­bîh et. »

Bütün bu gerçekleri öğrenmemiz, kalp ve kafamıza sığdırmamız şüp­hesiz ki Cenâb-ı Hakk’ın bize olan lûtuflarından biridir. Hakkı hak olarak bilip uymamız, bâtılı bâtıl bilip terketmemiz ibâdettir, fazîlettir ve inâyettir.

Kur’ân’ın hak olduğunu imân, akıl ve ilim denilen üçlü âmille tesbit edip öğrenince şüphe bulutları dağılır da hidâyet güneşi kalp ve kafayı aydınlatır. Bu durumda O çok yüce, O yegâne terbiyeci ve kemâle erdirici Rabbımızın ismini anıp tesbîh ve tenzîhte bulunmamız vâcip olur. Onun için sûrenin so­nunda, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere ümmetinden Kur’ân okuyup ona gönül verenlerin Hakkʹı tenzîh ve tesbîh etmeleri emredilmektedir. Emir ise, karine olmadığı zaman vücubu ifade eder.

Böylece el-Hâkka Sûresine kıyâmetin kopmasının hak olduğu belirti­lerek başlandı ve Cenâb-ı Hakk’ın yüce ismini anıp tesbîh ve tenzîhte bu­lunmamız emredilerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Rabbımıza hamd-u senâ­lar; Oʹna ibâdet, tesbîh ve ta’zîmde bulunmamızı bize öğreten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun..