Enbiya Suresi 42-47. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ مَنْ يَكْلَؤُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ قُلْ اِنَّمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَاوَيْلَنَا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفٰى بِنَا حَاسِبِينَ

44.

(Ey Muhammed!) De ki: "(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahman'ın azabından sizi kim koruyacak?" Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler.

Diyanet İşleri

43.

Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilahları mı var? O ilah edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.

44.

Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O halde, onlar mı galip gelecekler?

45.

De ki: "Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum." Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.

46.

Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak "Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik" diyeceklerdir.

47.

Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

42- De ki: «Geceleyin ya da gündüzleyin sizi Rahmân (olan Allah) tan (gelecek azâptan) kim koruyabilir? » Aksine onlar, Rablarının zikrin­den (kitabından) yüzçevirirler.

43- Yoksa kendilerini bizim (azâbımızdan koruyup) engelleyecek bizden başka tanrıları mı vardır? (Nerede?.. ) O tanrılar kendilerine yardı­ma güç getiremezler, bizden ise hiç dostluk ve yakınlık göremezler.

44- Doğrusu biz, bunları da babalarını da geçindirdik de ömürleri uzayıp gitti. Yerlerine (yaşadıkları ülkelerine) gelip onu çevresinden ya­vaş yavaş eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelenler onlar mıdır?

45- De ki: «ben ancak sizi vahiy ile uyarıyorum. » Ama ne kadar uyarılsalar da sağırlar uyarı dâvetini işitmezler.

46- Yemin ederim ki, Rabbin azâbından onlara bir esinti dokunsa, mutlaka, «yazıklar olsun bize! doğrusu biz zâlimler idik» diyecekler.

47- Kıyâmet gününe has adâlet terâzileri koyacağız. Hiçbir kimse en az bir haksızlığa uğramaz. Hardal tanesi ağırlığında olsa bile (yapılan iyilik ve kötülüğü) getirip ortaya koyacağız. Hesapçılar olarak biz yeteriz.

İLGİLİ HADÎSLER

«Dile hafif, terazide ağır ve Rahmân olan Allahʹa sevimli gelen iki ke­lime vardır: Sübhaneʹllahi ve bi-hamdihi Sübhaneʹllahiʹl-Azîm. » (Buharî/tevhîd: 58, daavat: 66, imân: 19- Müslim/zikir: 30- Tirmizî/ daavat: 59- İbn Mâce/edeb: 56- Ahmed: 2/232)

«Şüphesiz ki Azîz ve Celîl olan Allah, ümmetimden bir adamı kıyâmet gününde mahşer ehlinin önünde kurtarır. Şöyle ki: Allah o adama, her birinin büyüklüğü gözün alabildiği ölçüde doksan dokuz defter ortaya çı­karır. Sonra da ona: «Bunlarda yazılı olanlardan bir şeyi inkâr ediyor mu­sun? Koruyucu olan kâtip melekler sana haksızlık etmişler mi? » diye sorar. O da: «Hayır, Ya Rab! » diye cevap verir. Allah ona: «Senin için bir özür veya bir iyilik var mı? » diye sorar. Adam şaşırır ve «hayır, ya Rab! » der. Allah: «Öyle değil, senin için yanımızda bir tek iyilik var. Bugün sana hiç bir haksızlık olmayacaktır» buyurur ve üzerinde «Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammedʹen Resûlüllâh» yazılı bir yafta (etiket) çıkarır ve «Onu hazırlayın» buyurur. O adam: «Ya Rab! bu yaftanın şu defterler yanında (ağırlığı) ne olabilir?! » der. Allah ona: «Kulum, sen el­bette haksızlığa uğramıyacaksın» buyurur. Ve o defterleri terazinin bir ke­fesine, yaftayı da diğer kefesine koyar; defterler hafif, yafta ise ağır ge­lir. » (Müsned-i Ahmed: 2/213)

«Hiçbir şey Bismiʹllahiʹr-Rahmâni’r-Rahîmʹle tartılınca ondan daha ağır gelmez. » (Müsned-i Ahmed: 2/213)

Hz. Âişe (R. A. ) anlatıyor:

«Bir adam gelip Hz. Peygamberʹin (A. S. ) önünde oturdu ve şöyle sor­du: «Ey Allahʹın Peygamberi! benim iki kölem var; bana yalan söylerler, ihânet ederler, baş kaldırırlar. Ben de onları döver ve söverim. Benim on­larla durumum ne olacak? » Peygamber (A. S. ) Efendimiz ona: «Onların sa­na ihâneti, isyanı ve yalanıyla; senin onlara verdiğin ceza hesaplanır. Eğer verdiğin ceza onların suçuna denk gelirse, bu yeterli sayılır da aleyhine olmaz. Az gelirse, bu senin için bir fazîlet olur. Verdiğin ceza fazla ise, bunun karşılığı senden kısaslanarak alınır» diyerek cevap verince, adam ağlamaya ve üzülmeye başladı. Peygamber (A. S. ) şöyle buyurdu: «Bu adam Allahʹın şu âyetini okumuyor mu? (Kıyâmet gününe has adâlet te­razileri koyacağız. Hiç kimse en az bir haksızlığa uğramıyacak.. )» (Tirmizî/tefsîr: 2/21- Müsned-i Ahmed: 6/280)

RAHMÂNʹIN AZABINDAN KİM KORUYABİLİR?

«Geceleyin, ya da gündüz­leyin sizi Rahmân (olan Allah)dan (gelecek azaptan) kim koruyabilir? »

Kâinat ve ondan bir parça olan yerküre, İlâhî plâna ve plânın bağlı bulunduğu kanunlara göre hareket halindedir. Öyle ki, olaylar sebeplere, sebepler sünnetullaha, sünnetullah da İlâhî kudrete bağlanmıştır. O hal­de sebepler kendiliğinden oluşmuyor; onları oluşturan belli kanunlar söz konusudur. O bakımdan «hiçbir olay tesadüflerin değil, yüce kudretin ese­ridir» neticesi ortaya çıkıyor.

Allah bir milleti hangi olayla terbiye edeceğini daha iyi bilir. Bu hu­susta irâdesi tecelli edince, koyduğu kanunlar harekete geçer; önce se­bepler oluşur, sonra da olay meydana gelir.

Bir topluluk, ya da millet kendini bir azâba lâyık görünce, sünnetul­lah gereği onların kötü tutumu ve ameli belirlenmiş bir kerteye kadar ser­best bırakılır. Yani o kerteye gelmeden haklarında İlâhî hüküm inmez; ge­lince de onu durduracak bir kuvvet bulunmaz.

Kurʹânʹda bu gerçek hatırlatılarak, körükörüne, rastgele meydana ge­len olaylara, «tabiat olaylarıdır» veya «tabii olaylardan biridir» diyenler uyarılıyor; olayların hakiki sebeplerine ve sebeplerin bağlı bulunduğu ka­nunlara, kanunların da bağlı bulunduğu İlâhî nizama veya ezelî ve ebedî kudrete dikkatler çekiliyor.

Şüphesiz olayları sadece «tabiat kanununa» bağlayıp bunun ötesin­de bir kudret, bir nizam düşünmeyenler, ilimle imân arasında kapanması çok zor uçurumlar meydana getirenlerdir. Onların aksine, olaylarla sebep­ler, sebeplerle kanunlar, kanunlarla İlâhî kudret arasında köprü ve ilgi kuranlar ise, olayların iç yüzünü bilenler ve ilimle imân arasında kopmaz bağlar oluşturanlardır.

Kur’ân bu inceliğe parmak basarken, Allahʹtan başkasında ilâhlık vas­fı ve kudreti düşünülemiyeceğine, kuvvet ve kudreti ondan başkasına çe­virmenin derin bir gaflet ve sapıklık olacağına işârette bulunmaktadır. Zi­ra Allahʹtan başka her şey «mahlûkluk» kapsamına girmektedir. Allahʹın varlığı ise kendindendir ve O «vâcibüʹl-vücut»tur. Oʹndan başka her şey «mümkünü’l-vücut»tur, yani varlıkları kendilerinden değil, «vâcibüʹl-vücut» olan yüce kudrettendir.

YERKÜRENİN KUTUPLARDAN BASIK OLMASI

«Doğrusu biz bunları da, babalarını da geçin­dirdik de ömürleri uzayıp gitti. Yerlerine (yaşadıkları ülkelerine) gelip onu çevresinden yavaş yavaş eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelenler onlar mıdır? »

Kur’ân bu âyetle bize iki önemli olaydan söz ediyor; diğer bir tabirle, İlâhî sünnetlerden ikisine parmak basıyor:

Birincisiyle, Hakk’a baş kaldırıp tuğyan eden inkârcıların ülkelerini, Hakkʹa ibâdet eden müʹminlerin yavaş yavaş kuşatıp yeryüzünü onlara daraltacağı ve böylece yakın gelecekte Arap Yarımadasını bir baştan bir başa fethedeceği müjdesi veriliyor. Nitekim öyle oldu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medinede şehir devletinin temellerini atıp bir devlet hüviyetiy­le sahneye çıkınca, yapılan fetihler, irşatlar ve uyarılarla Arap Yarımadası müşriklere daraltıldı ve çok geçmeden yarımada bir baştan bir başa müʹ­minlerin kontrolü altına girdi.

İkincisiyle, günümüzde inkârı, aydın kişi olmanın gereği sayan bazı olgunlaşmamış sözde ilim adamları uyarılıyor. Şöyle ki: Yerkürenin İlâhî plân gereği kutuplardan basık şekilde yaratıldığı haber veriliyor. Oysa on beş asır önce yerkürenin yuvarlak olduğu bile bilinmezken, Kur’ân hem onun yuvarlak olduğunu, hem de kutuplardan basık bulunduğunu açıklı­yordu.

Böylece Kur’ân bu beyânıyla da İlâhî olduğunu kanıtlamakta ve inkârcıları uyararak Allah’ın kitabında yer alan ana fikirler ve temel bilgiler ile İlmî buluşları karşılaştırmalarını hatırlatmaktadır.

Birinci yorumla, hakkın er-geç üstün geleceğine; ikinci yorumla Kur’ânʹın çağların, medeniyetlerin, İlmî buluşların önünde yürüdüğüne işâret ler vardır.

AZAP ESİNTİSİNDEN GELEN UYARI

İnsanın refah içinde bulunduğu süre uzadıkça, Allahʹı unutma basi­retsizliği, İlâhî nimetlere karşı nankörlüğü de artar. Ansızın İlâhî azaptan bir esinti gelip dokununca sendeler ve Hakk’a dönme duygusu harekete geçer. Sıkıntı ve üzüntüyü veya dert ve musibeti atınca da, çok geçmeden aynı nankörlüğe döner. Şüphesiz ki böyle durumlarda uyanma ve Hakkʹa yönelme duygusunun harekete geçmesi, aklın ve sağduyunun ürünü de­ğil, daha çok doğuştan kendisinde mevcut olan din ve Allah duygusunun kıpırdamasıdır.

İnsanlardan çoğunun hayatı bu zikzak içinde geçer. İlâhî uyarılar ve sınavlar aralıksız devam eder ve değişik görüntüler vererek doğru yoldan sapanları daldıkları gafletten uyandırmayı amaçlar. Uyananlar olur, uyanmayanlar olur. İlâhî hidâyet kendine has sınırda hep uyanacak olan­ları bekler.

Tam uyanma olunca da günahkâr suçluların ruhuna enjekte edilen Allah duygusu, üzerindeki kabuğu çatlatıp ortaya çıkar ve 180 derecelik dönüş başlar. Hemen arkasından o kimseler şöyle itirafta bulunma ihtiya­cını için için hissederler: «Yazıklar olsun bize! Doğrusu biz zalimler idik» derler.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, birkaç günlük refahın kimseleri aldatmaması ko­nu edilerek, inkârcılar uyarılıyor. Kur’ân’dan yüzçevirmenin hiç kimseye saadet ve rahmet getirmiyeceği belirtilerek, ilâhî nizama uymanın gereği üzerinde duruluyor. Sonra da İslâm’ın yakın gelecekte yeryüzünü yavaş yavaş kâfirlere daraltacakları haber veriliyor. Aynı zamanda yerkürenin kutuplardan basık olduğuna işârette bulunuluyor.

Aşağıdaki âyetlerle, Mekke’de çok sıkıntılı günler geçirmekte olan müʹminler teselli ediliyor. Benzeri olayların İbrahim (A. S. ) ile Musa (A. S. ) zamanlarında da meydana geldiğine dikkatler çekilerek, tarihin yine te­kerrür edip hakkın mutlaka üstün geleceğine işâret yoluyla atıf yapılıyor.