Tevbe Suresi 41-47. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالًا وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لَاتَّبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ عَفَا اللّٰهُ عَنْكَ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَ لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالًا وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ

43.

Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Diyanet İşleri

42.

Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helake sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.

43.

Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?

44.

Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir.

45.

Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler.

46.

Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, "Oturun, oturan acizlerle beraber" denildi.

47.

Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

41- Sizler hafifliğiniz ve ağırlığınızla birlikte savaşa çıkın; Allah yo­lunda mallarınızla, canlarınızla cihâda devam edin. Eğer bilirseniz bu sizin için hayırlıdır.

42- Eğer yakın bir yarar, orta (mesafede) bir sefer olsaydı, herhal­de arkana takılırlardı. Ne var ki o meşakkatli (mesafe) onlara uzun gel­di. «Gücümüz yetseydi seninle beraber çıkardık» diyerek Allah ile yemin edecekler de kendilerini (yalanları sebebiyle) mahvedecekler. Allah on­ların elbette yalancı olduklarını bilir.

43- Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sence belli oluncaya ve yalancılar bilininceye kadar neden onlara izin verdin?

44- Ama Allahʹa ve Âhiret gününe (dosdoğru) imân edenler, mal­larıyla, canlarıyla (Allah yolunda) cihât etmeleri hususunda (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah (iki yüzlülükten ve döneklikten) sakınan­ları sever.

45- Senden ancak Allahʹa ve Âhiret gününe imân etmiyenler; kalb­leri şüpheyle çalkanıp, şüpheleri içinde bocalayanlar (savaşa çıkmamak için) izin isterler.

46- Eğer onlar savaşa çıkmayı isteselerdi, onun için birtakım hazır­lıklarda bulunurlardı; ama Allah davranmalarını hoş görmedi de onları alı­koydu, «oturun, oturanlarla beraber» denildi.

47- Eğer aranızda onlar da (savaşa) çıkmış olsalardı, fesât ve fe­nalık artırmaktan başka bir şey yapmazlardı. Sizi fitneye düşürmek arzu­suyla aranıza sokulup entrikalar çevirirlerdi; aranızda onlara kulak veren­ler de vardır. Allah zâlimleri çok iyi bilir.

İNİŞ SEBEBİ

Havanın sıcaklığını, seferin uzaklığını ve meyvaların toplanma mevsi­minin girdiğini ileri sürerek Tebûk seferine çıkmak istemiyenler hakkında inmiştir. (Esbâb-ı Nüzûl-Nisabûrî - Lübabu’t-te’vîl)

Ashab-ı Kirâm’dan Miktad b. Esved (R. A. ) iri-yarı ve biraz da şişman olduğundan, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e gelerek, sefere katılmayıp Me­dine’de kalmak için izin istedi. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Müfessir Süddî - Esbâb-ı Nüzûl)

Enes b. Mâlik (R. A. ) anlatıyor:

- Ashabdan Ebû Talhâ yaşlı olmasına rağmen bu âyeti okuyup, «Al­lah Teâlâ genç ve yaşlı hiçbir kimsenin özürünü kabul etmiyor » diyerek Tebûk seferine katıldı ve orada şehit edildi. (Tefsîr-i İbn Kesîr - Esbâb-ı Nüzûl)

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Musa el-Eşʹârî (R. A. ) anlatıyor:

Bedevilerden biri, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e gelerek dedi ki:

- Ey Allah’ın Peygamberi! ganimet elde etmek için savaşan adam, anılıp meşhur olmak için savaşan adam; takdir görmek ve beğenilmek için savaşan adam(lar olabilir). Bunlardan hangisi Allah yolundadır?

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona şu cevabı verdi:

- Allah sözü daha yüce olsun diye savaşan kimse Allah yolunda­dır. (Buharî -Müslim- Ebû Dâvud- Tirmizî- Nesâî -İbn Mâce.)

Ashabın ileri gelenlerinden Abdullah b. Amr b. Âs (R. A. ), Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e dedi ki:

- Ya Resûlellah! bana cihat ve savaş hakkında bilgi ver. Resûlüllâh (A. S. ) ona şöyle buyurdu:

- «Ya Abdellah! eğer karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek ve sırf Al­lah için sabrederek savaşırsan, Allah seni sabreden ve Allah rızasını gö­zeten bir kimse olarak kabrinden kaldırıp haşır eder. Gösteriş yapmak, çok ganimet elde etmek için savaşırsan, Allah seni riyakâr ve mal topla­yıcı olarak kabrinden kaldırıp haşır eder. İşte ya Abdellah! hangi hal üze­re savaşır veya öldürülürsen, Allah seni o hal üzerine kaldırıp haşır eder. » (Ebû Dâvud: Abdullah b. Amr (R. A. )dan.)

«Allah yolunda bir sabah veya bir akşam (savaşmak için) bulunmak, üzerine güneş doğan şeylerden daha hayırlıdır. » (Müslim-Nesâî: Ebû Eyyub (R. A. )den)

«Üç durum var ki, onlarla birlikte hiçbir amel fayda vermez:

1- Allah’a ortak koşmak,

2- Ana-babaya karşı gelmek,

3- Savaş alanından kaçmak. » (Taberânî: Sevban (R. A. )den)

TOPYEKÛN SAVAŞ

«Sizler hafifliğiniz ve ağırlığınızla birlikte savaşa çıkın.. »

İslâm her zaman kuvvetler arasındaki dengeyi dikkate alır ve bunun için imkânları nisbetinde hazırlıklı bulunmayı farz kabul eder.

Düşman bütün ağırlığıyla savaşı başlatmak isterse, Müslümanlar da bütün hafiflik ve ağırlıklarını seferber edip gereken önlemleri kusursuz alırlar. Bu, bir emr-i İlâhîdir ki uyulması gerekir. Ancak âyette geçen «ha­fiflik» ve «ağırlık» diğer bir tabirle «hafif» ve «ağır» sözlerinden başka ne gibi mâna ve hükümler anlaşılmaktadır? İlim adamlarımızın yorum ve tes­bitleri biraz farklı olmakla beraber netice itibariyle aynı noktaya dayan­makta ve aynı hükmü yansıtmaktadırlar, şöyle ki:

a) Gençler ve yaşlılar,

b) İsteyerek, istemiyerek; sevinç duyarak ve endişelenip üzülerek,

c) Yaya ve süvari olarak,

d) Az teçhizat ve çok teçhizatla,

e) Fakiriyle, zenginiyle,

f) Az meşgul olanlar da, çok meşgul bulunanlar da,

g) Evli olanlar da, bekâr bulunanlar da..

Ancak bu iki tabirin dışında kalan bazı özel durumlar vardır; şöyle ki: Umumî seferberlik hallerinde bile bir kısım kimselere savaşa katılmamaya izin verilmiştir. Nitekim ilende bu haller açıklanacaktır.

O halde «hifaf» ve «sikal» tabirleri, topyekûn savaşa katılmayı, genel bir seferberlik havası içinde davranmayı emretmektedir. Bu durumda sava­şa katılmak, ya bazı istisnalarla gücü yeten herkese farzdır, ya da farz-ı kifayedir. Konuyla ilgili diğer âyetler de dikkate alınınca, şu sonuca var­mak mümkündür: Düşman çok güçlü bir orduyla istilâ amacını güderek geliyorsa, o takdirde bazı istisnalarla eli silâh tutan erkek, kadın, genç, yaşlı her müslümana savaş farzdır. Düşman belirtilen güçte değilse veya istilâ amacını gütmüyorsa, o zaman savaşmak farz-ı kifayedir; mevcut as­kerin savaşmasıyla bu farz yerine gelir ve diğer Müslümanlar katılmadık­ları için günahkâr sayılmazlar.

MÜNAFIKLARIN KARAKTERİ

«Eğer yakın bir yer, orta (mesafede) bir sefer olsaydı, herhalde arkana takılır­lardı. Ne var ki o meşakkatli (mesafe) onlara uzun geldi.. »

İlgili âyetle Tebûk seferinde meydana gelen kararsızlık, ikiyüzlülük ve kaypaklık söz konusu edilirken daha çok münafıkların karakterine parmak basılıyor ve vasıfları şöyle sıralanıyor:

1- Uzak ve yorucu, aynı zamanda çok tehlikeli bir sefere çıkıldığı için, münafıklar bir sürü mazeretler uydurup böyle tehlikeli bir sefere çık­mak istemediler.

2- Yakın bir ganimet, normal bir sefer olsaydı, menfaatları gereği herkesten önce savaşa katılırlardı.

3- Tebûk seferinde Müslümanlar yenilgiye uğrayıp perişan edilirler­se, münafıklar canlarını kurtarmış ve haklı olduklarını isbatlayan delil bul­muş olacaklardı. Bunun aksine Müslümanlar üstün gelirler de bol gani­metlerle dönerlerse, münafıklar hemen yaltaklanıp, «eğer gücümüz yet­seydi herhalde seninle beraber savaşa çıkardık», diyecek kadar bayağılaşacaklardı. Nitekim sonuç öyle olmuştu.

Allah kesin beyânda bulunmuştur .

«Ama Allah’a ve Ahiret gününe (dosdoğru) imân edenler, mallarıyla, canlarıyla (Allah yolunda) cihat etmeleri hususunda (geri kalmak için) sen­den izin istemezler. Allah (ikiyüzlülükten ve döneklikten) sakınanları se­ver. »

«Senden ancak Allah’a ve Ahiret gününe imân etmiyenler; kalbleri şüpheyle çalkanıp şüpheleri içinde bocalayanlar (savaşa çıkmamak için) izin isterler. »

İşte gerçek mü’minle, gerçek münafık arasındaki farklardan biri de budur. O halde Tebûk seferi, bu iki zümreyi birbirinden ayırt eden bir kıs­tas ve mehenk olmuştur.

İNANMAYANLARLA SAVAŞA ÇIKMAK TEHLİKELİDİR

«Eğer aranızda onlar da (savaşa) çık­mış olsalardı, fesat ve fenalık artırmaktan başka bir şey yapmazlardı.

Bakara sûresinde Talûtʹun güçlü bir orduyla savaşa çıktığı anlatılır­ken çok önemli bir hususa değinilir: Talût, ordusunun imân ve azim dere­cesini ölçmek, sağlam ile çürüğü birbirinden ayırt etmek için Şeria ırma­ğına yaklaşırken şu emri veriyor: «Kim bugün bu ırmaktan su içerse ben­den değildir! » Irmağa gelindiğinde İsrâîloğullarıʹnın çoğu kanasıya su içe­rek imânlarının zaaf ve çürüklüğünü ortaya koydular; ancak onlardan az bir topluluk, -Tevrat’a göre, 600 kişi- Tâlutʹun emrine uyarak su içmediler. Bunun üzerine Talût, emre uymayıp Şeria’dan su içenleri geri çeviriyor, inanmayan bir askerle savaşa çıkılmaz, diyerek kendini ona göre hazır­lıyor. Yakın arkadaşlarının, «kuvvetimiz azaldı, nasıl savaşabiliriz?! » söz­lerine karşılık, «nice az topluluk var ki, Allah’ın izniyle çok büyük toplulu­ğu altetmiştir (ve alteder)» diyor ve savaş mü’minlerin zaferiyle neticele­niyor. (Geniş bilgi için bak: Bakara sûresi: 249)

İşte Allah bu sûrede de aynı konuyu başka bir yönüyle açıklıyor ve mü’minleri özellikle savaş konusunda çok dikkatli bulunmaya dâvet edi­yor ve münafıkların mazeret ileri sürerek savaşa katılmadıklarının hayırlı olduğunu bildiriyor: «Sizi fitneye düşürmek arzusuyla aranıza sokulup entrikalar çevirirlerdi; aranızda onlara kulak verenler de vardır. Allah zâ­limleri çok iyi bilir. »

TEBÛK SEFERİNİN NEDENLERİ VE NETİCELERİ

Hz. Muhammed (A. S. ), İslâm devletinin temelini sağlam esaslara, İlâ­hî nizama oturttuktan sonra İslâmʹın üstünlüğünü Arap Yarımadasının önemli bir kısmında kabul ettirmiş, İslâm’ın sesini yarımadanın dışına ulaş­tırmaya başlamıştı. Mekke’nin fethi, Huneyn savaşı, Tâif kuşatması artık İslâm’ın karşısında durabilecek bir güç ve cesaretin Yarımadada kalmadı­ğını isbatlamış ve bunun kesin hatlarını ortaya koymuştu. Birçok kabileler zekât verirken, bazıları da İslâm’a girmeyip onun hakimiyeti altına girerek haraç vermeyi kabullenmişlerdi.

Böylece yavaş yavaş ekonomik güç de oluşuyor ve devlet mâliyesi teşekkül ediyordu. İşte bu sıralarda Arap ülkeleriyle birçok yönden ilgisi bulunan ve yarımadayı kendi pazarı haline getiren Romalılar, yeni kuru­lan İslâm devletine karşı ciddi tedbirler almayı düşünme ihtiyacını duy­muştu. Daha önce de belirttiğimiz gibi bir çığ gibi büyüyen İslâmʹı yok et­meyi, hiç değilse güçsüz ve etkisiz hale sokmayı plânlamış; kesin olmamak­la beraber, 40. 000, diğer bir rivâyete göre, 50.000 kişilik bir ordu hazırla­yarak Suriye dolaylarında bir bakıma manevralara ve savaş tatbikatına başlamıştı.

Kısa zamanda durumu öğrenen Hz. Muhammed (A. S. ), düşmanı yine onun topraklarında veya sınırında karşılamayı ve böylece İslâm’ın yenil­mez bir kudret, aşılmaz bir set olduğunu göstermek istedi. Allah’ın emri inince savaş hazırlığına başladı.

Konuyu bu açıdan özetlerken, seferin sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Romalıların yeni doğan, fakat çabuk büyüyüp gelişen İslâm dev­letinin varlığından endişe duymaları,

2- Bazı Arap kabilelerinin Romalılarla İşbirliği yapma arzularını iz­har etmeleri ve aralarında birtakım temasların yapıldığının tesbit edilmesi,

3- O bakımdan Medine üzerine yürüyecek güçlü bir ordunun bazı kabilelerden destek göreceğinin anlaşılması,

4- Gelecek olan bir ordu karşısında Müslümanların yenilgiye uğra­ması sonucu Arap Yarımadasında prestijinin sarsılması, otoritesinin sı­fıra düşmesi,

5- Düşmanı kendi toprak veya sınırlarına kadar gidilerek karşılama­nın birtakım avantajlarının söz konusu olması,

6- İslâm bünyesine mikrop gibi musallat olan münafıkların bu vesi­leyle ayıklanması gibi düşüncelerden hareketle Tebûk seferine karar ve­rilmiştir.

Sonuçları:

İslâm ordusu Semûd kavminin harabelerinin bulunduğu Hicre’de mo­la verdi. O yerde ciddi bir sınavdan daha geçirildi: Peygamber (A. S. ) Efen­dimiz, İslâm mücahitlerine, «Buradaki kuyulardan su içmeyin, abdest al­mayın, o sularla hamur yuğurduysanız pişirmeyin, hamuru develere yedi­rin! » diye emir verdi. Verilen emir aynen uygulandı. Daha önce hem Baka­ra, hem de bu sûrede söz konusu ettiğimiz Tâlût kıssasının bir benzeri böy­lece Tebûk seferinde cereyan etti. Tâlût, İsrâiloğullarıʹna, «kim bu ırmak­tan su içerse o benden değildir... » diye uyarıda bulunmuş, böylece gerçek­ten Allah’a inanıp kendini Oʹnun yoluna vakfeden mücahitlerle, dosdoğru inanmayan zayıf imânlı ve cılız irâdeli münafıkları birbirinden ayırt ede­bilmişti. Az yukarıda belirttiğimiz gibi, ordunun çoğu Şeria ırmağından içe­rek Tâlût’u dinlememiş, az bir kısmı içmeyerek sadakatini isbatlamıştı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de Tebûk seferine karar verince, önce yoru­cu bir seferin meşakkatlarını düşünen münafıklar ayıklanmıştı. Sonra Semûd harabelerinde ikinci bir sınavdan geçirilmişler, oradaki sudan içme­yi yasaklayan Hz. Peygamber (A. S. ), İslâm ordusunun hem imân ve sada­kat derecesini ölçmek istemiş, hem de aralarında münafıkların bulunup bulunmadığını ortaya çıkartmayı düşünmüştü.

Ordu Tebûk’e doğru yürüdü. (Tebûk: Şam’dan Medine’ye giden yolun üzerinde büyük bir kasabadır.) Romalılar, Peygamber (A. S. ) Efen­dimiz’in harekâtından zamanında haber almış bulunuyorlardı. Ancak sa­vaş için gereken hazırlıkları tamamlamış değillerdi. O bakımdan İslâm or­dusu, Romalıların serhaddi sayılan Tebûk’e kadar gelip dayandığı halde ciddi bir engelle karşılaşmamışlardı. Daha ileriye gitmenin uygun olmadı­ğını düşünen Hz. Peygamber (A. S. ) Tebûk’ü sınır kabul edip karargâhını orada kurup beklemeye karar verdi. Çevredeki köy ve kasabalara hükme­den Yuhanna iyice endişelendi. Hz. Peygamber (A. S. ) mevcut fırsatı de­ğerlendirerek ona, ya İslâm hâkimiyeti altına girmeyi kabul etmeyi, ya da savaşa hazırlanmayı içeren bir haber gönderdi. Yuhanna, İslâm askerleri­nin kahramanlığını, ölümü küçümsediklerini biliyordu. O bakımdan bol he­diyelerle Hz. Peygambere (A. S. ) gelip teslimiyet gösterdi ve cizye vermeyi kabul etti. Böylece sınırda ilk andlaşma imzalandı. Ayrıca Ezruh, Cerba ve Makna ahâlisi ile de temas sağlayarak birer barış anlaşması yapıldı. Bu arada Eyle (veya Eyla)nın 300 dînar cizye vermesi belirlendi. Bütün bun­lar Romalıların sınırında olan kabile ve kavimlerin İslâm’a baş eğip itaati­ni yansıtmaktadır. (İslâm Ansiklopedisi: Tebûk maddesinde de bu konu kısmen açıklan­mıştır.)

Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in Yuhanna’ya yazdığı mektubun çevirisi:

«Rahman ve Rahîm olan Allahʹın adıyla.. Allahʹın ve Peygamberi Mu­hammedʹin Ruʹbe oğlu Yuhanna ile Eyle halkına emniyetnâmedir: Onların karadaki ve denizdeki kafileleri ve gemileri Allahʹın ve Peygamberi Mu­hammedʹin zimmeti altındadır. Onlarla beraber olan Şamlılar, Yemenliler ve denizciler hakkında da böyle.. İçlerinden her kim bir kabahat ve suç işlerse, malı, ceza görmesine engel olmaz. Kara ve deniz yollarını kapa­mak câiz değildir. » (Hz. Muhammed Mustafa (A. S. ) - M. Hüseyin Heykel / 1948)

Sınırdaki kabilelerle gereken andlaşmalar sağlandıktan sonra Roma­lıların hem âni baskınları, hem de ilerideki tehlikeleri kısmen giderilmiş sayılıyordu. Tek endişe, Duvme emiri Kindeli hıristiyan Abdülmelik oğlu Ukaydir’in bulunduğu kesimden gelecek Romalılara, onların yardım et­mesi bulunuyordu. Büyük bir askerî dehaya sâhip olan Hz. Peygamber (A. S. ), Romalılar bu kesimle iş birliği yapıp Arabistan’a sarkmadan sözü edilen pürüzü ortadan kaldırmayı plânladı ve ünlü kumandan Hâlid b. Velid’i beşyüz kadar süvari birliğiyle Duvme üzerine gönderdi. Tecrübeli ku­mandan Hâlit (R. A. ) Duvme emirliğini gece basıp şehir dışında zebra avı­na çıkan Emir Ukaydir ile kardeşini yakaladı. Sabahleyin şehrin kapısı­nın açılmasını, aksi halde emirlerinin öldürüleceğini duyurdu. Sonunda ka­pı açıldı, geniş çapta ganimet elde edildi ve Halit b. Velit, Emir Ukaydirʹi alıp Hz. Peygamber’in (A. S. ) huzuruna getirdi. Şüphesiz ki, Hz. Peygam­ber (A. S. ) insanlara akıl ve sosyal durumlarına, bilgi ve kültürlerine göre değer veren büyük bir şahsiyettir. Ukaydir’e de gereken sıcak ilgiyi gös­terdi; onu kadri yüce bir kral gibi ağırladı. Emir, gördüğü ilgi, müşahede ettiği terbiye, nezaket, bağlılık, kardeşlik ve adâlet karşısında eridi; İs­lâm’a girmekten başka bir şey düşünemedi. Böylece Hz. Peygamber’in (A. S. ) yakın dostu ve yardımcısı oldu.

Bu sırada Romalılar hayli gerilere çekilmiş, savaşa cesaret edeme­dikleri için bulundukları yerde beklemeyi tercîh etmişlerdi. Zaten Hz. Pey­gamber (A. S. ) her zaman barıştan yanaydı, savaşmak istemezdi. Hele bir de savaşmak istemiyen bir düşmanla savaşmaktan hiç hoşlanmazdı. Böylece Resûlüllâh (A. S. )ın hazırladığı plân aynen uygulanmış, amaca erişilmiş, İs­lâm’ın büyük ve hatırı sayılır bir devlet olduğunu Romalılara kabul ettir­miş, sınırları emniyete almış bulunuyordu. Yapılacak başka bir şey kalma­dığından Medine’ye dönmeye karar verildi.

Bir rivâyete göre, 12 gün, diğer bir rivâyete göre, 20 gün Tebûk’te ka­lındıktan sonra Medine’ye hareket edilmiştir. Şüphesiz ki, bu süre içinde elde edilen olumlu sonuçlar, İslâm’ın geleceğini, yayılma ve genişlemesini hazırlamış, Müslümanları Arap Yarımadasında endişelendiren ciddi bir tehlike kalmamıştı. Romalıların yarımadayı istilâ planları ise bütünüyle su­ya düşmüş ve umutları kırılmıştı.

TEBÛK SEFERİNDE SAĞLANAN BAŞARILAR

1- Romalılara büyük bir göz dağı verildi.

2- Romalılara ileride yardım edecek kabilelerle andlaşmalar yapıla­rak İslâm hâkimiyeti sınır kesiminde yaşayanlara kabul ettirildi.

3- İslâm devletinin sınırları doğuda Bizans kapılarına dayandı.

4- İslâm hazînesi (beytülmal) yeni imkânlarla zenginleşti.

5- Hem Arap Yarımadası, hem de Romalılar kökleşip gelişen İslâm gücünü daha iyi anlamış oldular.

6- Henüz Müslüman olmayan birçok kabileler hiçbir tazyik altında kalmadan kendi rızalarıyla gelip Müslüman oldular.

7- Münafıkların umudu bütünüyle kırıldı. İmanı zayıf olanların dine daha ciddi sarılmalarını sağladı.

8- Müslümanların imân, irfan, cesaret ve azimlerini bir kat daha ar­tırdı.

TAHLİLLER

43. Âyette «Allah seni affetsin» cümlesi üzerinde hayli durulmuştur. Bunun bir kınama olmadığı kesindir. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ), Tebûk sefe­rine katılmak istemiyenlere izin verip vermemekte serbest bırakılmıştı. Onu bundan alıkoyan hiçbir İlâhî beyan ve işaret mevcut değildi. O bakımdan bu ifadenin zarif bir iltifat, lütûfkâr bir hitap olduğunu söyleyenler çoğun­luktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, Tebûk seferi konu edinildi. İslâmʹın şan ve şerefini, güç ve itibarını dünyaya tanıtacak bu seferin önemi üzerinde du­ruldu. Müʹminleri münafıklardan ciddi şekilde ayırt edecek bir kıstas an­lamı taşıdığına işâretler yapıldı. Sonra da ikiyüzlü dönek bozguncuların Tebûk seferine katılmamalarının İslâm için hayırlı olduğu belirtilerek an­cak dosdoğru imân etmiş bir orduyla savaşa çıkılabileceği hususuna par­mak basılarak, mü’minlere en sağlam ölçü verilmiş oldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Tebûk’ten üstün başarılarla dönen müʹminlerin o güzel halinin münafıklar üzerinde büyük tesirler meydana getirdiği an­latılıyor. Sonra da ikiyüzlü bozguncuların tutumlarına ve kabîh sıfatlarına dikkatler çekiliyor.