Maide Suresi 41-43. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذِينَ قَالُوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ وَمِنَ الَّذِينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَرِينَ لَمْ يَأْتُوكَ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهِ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫تِيتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـًٔا وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ فِيهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَمَا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ

41.

Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları halde, ağızlarıyla "İnandık" diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: "Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının." Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette ise yine onlara büyük bir azap vardır.

Diyanet İşleri

42.

Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, adil davrananları sever.

43.

Yanlarında, içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar (kendi kitaplarına da, sana da) inanmış değillerdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ :

41- Ey Peygamber! Ağızlarıyla inandık deyip kalbleri inanmıyanlarla Yahudîlerden küfre koşuşanlar seni üzmesin. Onlar yalana iyice kulak ve­rirler; sana gelmiyen bir topluluktan yana kulak verip casusluk yaparlar; kelimeleri yerlerine konulmuşken kaydırıp değiştirirler de, «size bu anlam­da (bir hüküm) verirse alın, böyle verilmezse kaçının» derler.

Allah kimin fitne içinde kalmasını dilerse artık onun için Allahʹtan (doğru yolu bulmasına) hiçbir şey ile sahip olamazsın.

İşte onlar öyle kimselerdir ki Allah onların kalblerini temizlemeği dilememiştir. Dünyada onlar için aşağılık ve rüsvaylık; âhirette de onlara büyük bir azâp vardır.

42- Yalana iyice kulak verirler; durmadan haram yerler. Şayet sana gelirlerse, aralarında hükmet, (istersen) kendilerinden yüz çevir. Yüz çe­virecek olursan sana elbette hiçbir zarar veremezler. Hükmedecek olur­san, aralarında adâlet ve insafla hükmet. Çünkü Allah âdil ve insaflı olan­ları çok sever.

43- Hem içinde Allah’ın hükümleri bulunan Tevrat yanlarında bulunduğu halde nasıl oluyor da (bu ciddi ve samimi olmayan kişiler) seni ha­kem ediniyorlar?! Sonra da verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar. İşte onlar müʹminler değillerdir.

İNİŞ SEBEBİ

Hayber Yahudilerinden soylu, aynı zamanda evli bir kadın, başka bir erkekle zina etmişlerdi. Tevratʹa göre, ikisinin de öldürülmesi gerekiyor­du. Ama soylu kişileri bu yüzden öldürmek istemediklerinden Kurʹânʹda RECM hakkında bir hüküm bulunmadığını düşünerek sözü edilen kadınla erkek hakkında Hz. Peygamber (A. S. )den bir fetvâ almak istediler. Bunun için de Medîne Yahudilerinden Kurayza Oğullarına haber gönderip duru­mu Muhammed’den (A. S. ) sormalarını rica ettiler. Kurayza ve Nadîr Oğul­ları, «Vallahi bu meseleyi Muhammed’den soracak olursak, sizin hoşlanmıyacağınız bir hüküm verebilir.. » dediler. Gelenler, «Eh onun vereceği hü­küm arzumuza uygun olursa kabul ederiz, olmazsa amel etmeyiz» diye karşılık verince, aracılar gelip meseleyi sordular. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Benim vereceğim hükme razı olur musunuz? » diye sormak ihtiya­cını duydu. «Evet... » dediler. Bunun üzerine Melek Cebrâîl derhal RECM (zina eden evli kadın ve erkeğin öldürülmesi) hakkındaki âyetle indi. Ya­hudîler verilen hükmü kabul etmek istemeyince, Cebrâilʹin tavsiyesi üze­rine, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Yahudîlerin ünlü bilgini İBN SÛRİYÂ’nın aralarında hakem rolünde bulunmasını teklîf edince kabul ettiler. İbn SÛRİYÂ gelince, onunla Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:

- Sen İbn Sûriyâ mısın?

- Evet...

- Sen Yahudîlerin en bilgini misin?

- Öyle diyorlar.

- Kendisinden başka ilâh olmayan, Tevrat’ı Musa’ya indiren, sizi Mısır’dan çıkaran, denizi size açıp yol eden, Firʹavnʹı ve avanesini boğan, bulut ile sizi çölde gölgelendiren, üzerinize Kudret Helvası ile Bıldırcın ku­şu indiren, içinde helâl ve haram ile hükümler bulunan kitabı size gönde­ren Allah hakkı için söyle, Tevrat’ta zina eden evli kişinin recmedilmesi hakkında bir hüküm var mıdır?

- Evet, vardır. Eğer kudretinden söz ettiğin Allah’ın azâbından korkmasaydım, herhalde doğruyu söylemezdim. Peki sizin Kitabınızdaki hü­küm nedir?

- Dört şâhit gözleriyle -sürme çubuğunun sürmedanlığa girdiği gibi- evli erkek ile kadını zina ederken görürlerse, ikisinin de recmedilmesi vâcib olur.

- Evet, Tevrat’ı Mûsâ’ya indiren Yüce Kudrete and olsun ki Tevrat’­taki hüküm de böyledir.

Bunun üzerine Allah Resûlü şunu sordu:

- Ey İbn Sûriyâ! Şimdiye kadar Allahʹın kesin emirlerini bir tarafa itip ne kadar ruhsat verdiniz?

Cevap verdi:

- Soyluları yakaladığımızda cezâ vermeyip bırakır, zayıfları yakala­dığımızda cezâlandırırdık. Bu yüzden ileri gelenlerimiz ve soylularımız ara­sında zina çoğaldı; hükümdarımızın amcasının oğlu zina etti, recmetmedik. Başka bir adam zina edince onu recmetmek istediğimizde haklı ola­rak itirazda bulundu: «Önce hükümdarın yeğenini recmedin» dedi. Halktan bir kısmının da düşüncesi bu doğrultuda bulunuyordu. Bunun üzerine top­landık, zina suçu için, zifte bandırılmış urganla kırk defa vurmayı ve son­ra zâni veya zâniyeyi merkep üzerinde o vaziyette teşhir etmeyi kararlaş­tırdık.

Yahudîler bu yüzden İbn Sûriyâʹye kızdılar, onu kınadılar. O da Allah hakkı için denildi; doğruyu söylemek zorunda kaldım, diye özür beyân et­ti. Böylece zinâ eden iki kişi recmedildi. Hazret-i Peygamber (A. S. ): «Al­lahım! Senin emrini öldürürlerken onu ilk dirilten ben oldum.. » dedi ve bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - Lübabü’t-Te’vîl, /Alâeddin Ali - İbn Cerîr Tabe­rî - Tefsîr-i Merağî - Âlûsî)

Diğer bir rivâyet:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir semtten geçerken, yüzüne kömür ka­rası sürülmüş ve iyice dayak atılmış bir Yahudîye rastladı. Orada hazır bu­lunan Yahudîleri çağırıp, «Kitabınızda zina edenin cezasıyla ilgili bir hü­küm buldunuz mu? » diye sordu. Onlar da, «Evet» diye cevap verdiler. Bu­nun üzerine Resûlüllâh Efendimiz onların bilginlerinden bir adamı çağırıp dedi ki: «Tevratʹı Musa’ya indiren Allah hakkı için söyle, kitabınızda zina cezâsını böyle mi buluyorsunuz? ». Bilgin, «Allah hakkı için söylerim, ha­yır.. » diye cevap verdi. Ve ilâve etti: «Eğer and vermeseydin herhalde size doğruyu söylemezdim; bizim kitabımızda zinanın cezâsı ölümdür. Fakat ne yazık ki, zina soylularımız arasında çoğalınca, onlara dokunmadık. Ama zayıfları bu suçla yakaladığımızda onlara had uyguladık. Sonra top­lanıp herkes hakkında eşitlikle uygulanacak bir cezâ belirledik: Recm (öl­dürme) yerine kömür karası sürüp dayak atmak.. »

Bu cevap üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Allahım! Senin bir emrini öldürmek (unutup bir kenara atmak) istediklerinde onu ilk ihyâ eden ben oldum, » dedi ve zâninin recmedilmesini emretti. Bu nedenle yu­karıdaki âyet indi. (Ahmed bin Hanbel - Müslim - Ebû Dâvud - İbn Cerîr - İbn Münzir- Berâ’ bin Âzib (R. A. )den)

KALBLERİ İNANMIYANLAR

«Ey Peygamber! Ağızla­rıyla inandık deyip kableri inanmayanlarla... »

Hakkʹın iki büyük düşmanı vardır: Biri, ağızlarıyla inandıklarını söyleyip kalbleriyle inanmıyan iç düşmanlar. Kur’ân bunlara «Münafıklar» ismi­ni vermiştir. Diğeri Kitap Ehlinden daha çok Yahudîlerdir ki, bunlara dış düşmanlar da denilebilir.

Neden daha çok bu iki grup?

Yahudilerin asıl yurdu Asya’dır. Yusuf Peygamber zamanında Mısır’a göç etmişler ve Firʹavn’ın zulmünden bir gün gelmiş Mısır’ı terketmek zo­runda kalmışlardır. Uzun yıllar çölde bocalayıp şaşkın ve perişan dolaştık­tan sonra Arz-ı Mev’ud, diğer bir tabirle Arz-ı Mukaddesʹe girip yerleşme imkânını bulmuşlardır. O bakımdan menşeʹi Asya olan Yahudilerle Müslü­manlar arasında sürekli bir ilgi ve bağ mevcuttur, diyebiliriz. Bu iki ayrı milletin yanyana bulunması coğrafî bakımdan kaçınılmazdır. Kendilerine göre sınırlarını belirleyip çizdikleri Arz-ı Mukaddes, Filistin dahil Ürdün, Suriye ve Lübnanʹı içine almaktadır. Oysa bu toprakların yüzde doksanının Müslümanların elinde bulunduğunu biliyoruz.

O halde asırlardan beri umut besledikleri kutsal sayılan topraklar üzerinde güçlü bir İsrâil Devletini gerçekleştirmenin temelini atmış ve yükselmeye yönelmiş olan bu ırkın, kendi çıkarları uğruna Müslümanları birbirine düşürmek suretiyle yıpratma, bölüp parçalama, daha doğrusu kaleyi içten fethedip çökertme metoduna baş vurmaları çok tabiidir. Kur’­ânʹda gerek ilgili âyetlerle, gerekse diğer sûrelerde geçen bazı âyetlerle yer yer uyarılar yapılmış, Müslümanların dikkati bu ırka çekilmek isten­miştir.

Konumuzu oluşturan âyette ise, daha çok Peygamber (A. S. ) devrin­deki olaylardan örnekler verilerek Yahudîlerin karakteri, müʹminlere karşı düşünce ve tavırları, niyet ve amaçları özetlenerek açıklanıyor.

İç düşman sayılan Münafıklara gelince: İslâm ülkeleri, asırlara daya­nan düşmanlarının sistemli çalışması sonunda öz değerlerinden birçoğu­nu kaybetme bedbahtlığına uğrayarak yabancı kültür emperyalizminin kurbanı olmuştur. Ama bu sonuçta iç düşmanların katkısının çok büyük olduğunu unutmamak gerekir. Kur’ân bunları «münafık» tabiriyle anmak­tadır. Müslüman geçinip beynelmilel kardeşlik ve sevgi sloganıyla ortaya çıkıp aldatıcı perde arkasından milletin mânevî değerlerini tahrîb eden ve millî değerleri unutturmaya çalışan, bulundukları ülkelerde kavşak nokta­larını ellerinde tutan, ülkenin mukadderatında söz sahibi olma amacını bir an olsun elden ve gönülden bırakmıyanlar işte bunlardır.

Kur’ân bu karakterde olanların İslâm dünyasında bilinçli ölçüde yap­tığı ve yapacağı tahribata bilhassa parmak basıp Müslümanların dikkatini çekiyor. «Ağızlarıyla inandık, deyip kalbleri inanmıyanlar» âyetiyle onların asıl hüviyetini belirliyor.

ALLAH KİMİN FİTNE İÇİNDE KALMASINI DİLERSE..

«Allah kimin fitne içinde kalmasını dilerse, artık onun için Allah’tan (doğru yolu bulmasına) hiçbir şey ile sâhip olamazsın. »

İlâhî irâde, insanın imân ve irfanına; inkâr ve tuğyanına göre tecelli eder. Sünnetullah doğrultusunda ruhunu imân gıdasıyla besliyene hidâyet (doğru yol) kapısı açılır. İnkâr ve tuğyan ile nefsini besliyene ise, sapıklık kapısı açılır.

O halde inkâr ve günah ile kalblerini iyice çoraklaştıran kişiler genel anlamda hidâyet güneşinden paylarını alamazlar. Özel anlamdaki hidâyet ise, İlâhî inâyete bağlıdır, onun ne zaman kime tecelli edeceğini bilemeyiz.

Demek oluyor ki, kusur güneşte değil, kalb toprağındadır. Buna işâ­retle Mevlânâ Celalettin Rumî diyor ki:

«Taş yeşermez gelmiş olsa nevbahar

Toprak ol da bak nasıl güller açar.

Taş gibiydin, çok gönül kırdın, yeter.

Toprak ol, üstünde hoş canlar biter. »

Kurʹân Sünnetullah ve genel anlamda İlâhî irâde gereği, kulla Allah arasındaki ilgi ve tecellinin ölçüsünü vererek diyor ki: «Allah kimin fitne içinde kalmasını dilerse, artık onun için Allahʹtan (doğru yolu bulmasına) hiç bir şey(le irade tecellisine) sâhip olamazsın. »

ALLAH ONLARIN KALBLERİNİ TEMİZLEMEYİ DİLEMEDİ..

«Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onların kalblerini temizlemeyi dilememiştir. »

Allah, kalblerin temizlenmesini, ciddi bir dönüşe, samimi bir tevbeye ve Hakkʹa yönelmeye bağlamış, yani İlâhî Sünnetini adâlet ölçüleri içinde bu şartla kayıtlamıştır. Bilindiği gibi, şart yerine gelmeyince ona bağlı bu­lunan meşrut gerçekleşmez. Allah ile kulları arasında bu sünnet gereği imkân ve irâde sınırı konmuştur. Kul inkâr ve kötülükten dönüş yapıp sa­mimi bir tevbede bulunur, İlâhî hidâyeti diler ve bunun için yeteneğini kul­lanırsa, imkân sınırının son kertesine gelmiş olur. Bu kerte, İlâhî irâdenin herkese yönelik tezahürüyle birleşip hidâyetin tecellisine kapı açar. Diğer bir deyimle bu, hidâyete erişme noktasıdır.

Yahudî ve münafıklar bu noktaya belirtilen ölçü ve anlamda kendile­rini getirmeyi akıllarından bile geçirmedikleri için Allah onların kalblerini temizlemeyi dilemez. Has irâdesi ise, kimin hakkında ne zaman, nerede tecelli edeceği bilinmez. Bu bakımdan kulun sorumluluğu vardır ve yap­tıklarından bunun için sorumlu tutulacaktır. Çünkü önünde imkân ve irâ­de sınırı onu beklemektedir.

AHLÂKÎ YÖNÜ

(Yalan ile Haram)

«Yalana iyice kulak verirler, durmadan haram yerler. »

Bunlar ikiz kardeştirler; biri diğerinden pek ayrılmaz. Yalan harama ve günaha yol açar. Günahın ise sermayesi veya kaynaklandığı şey, haramdır. İlgili âyetle bu hassas noktaya dikkatler çekiliyor. Müna­fıklarla Yahudîlerin yalana özendikleri durmadan haram yedikleri belir­tiliyor. Faizi her devirde bir sömürü aracı olarak kullanıp işler duruma ge­tiren, başka milletleri, hiçbir insaf ölçüsü tanımaksızın ticaretin her çeşit hileli yollarıyla sömürmeyi kendilerine mubah sayan bir millet, elbetteki durmadan haram yemektedir.

İçi dışına uymayan, kalbiyle inkârcı olup diliyle inançlı görünmeye ça­lışan münafıklar da helâl haram, sorumluluk ve insan hakları diye bir sı­nır ve kayıt tanımadıkları için işleri yalan, sermayeleri haramdır.

Nitekim Allah Resûlüne soruldu:

- Ey Allah’ın Peygamberi! Mü’min korkak ve pısırık olabilir mi?

- Evet, diye cevap verdi.

- Mü’min cimri olabilir mi?

- Evet, diye cevap verdi.

- Mü’min yalancı olur mu?

- Hayır, diye cevap verdi. (İmam Mâlik: Murselen rivâyet etmiştir)

Diğer bir hadîste ise Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Doğruluğa gerekli olun, ondan ayrılmayın. Çünkü doğruluk iyiliğe ve hayre götürür. İyilik ve hayır da cennete ulaştırır. Adam durmadan doğru söyler ve doğruyu arayıp seçer de Allah katında doğru yazılır. Yalandan sakının. Çünkü yalan günah ve kötülüğe götürür; günah ve kötülük ise ce­henneme sürükler. Kul durmadan yalan söyler de Allah katında yalancı yazılır. » (Buharî/edeb: 69 - Müslim/birr: 103, 104, 105 - Ebû Dâvud/edeb: 80 - Taberâni/kelâm: 16 - Tirmizî/birr: 46 - İbn Mâce/mukaddeme: 7, duâ: 5 - Dâremî/rikak: 7 - Ahmed: 1/3, 5, 7, 8)

HERKESE KARŞI ÂDİL OL!.

«Hükmede­cek olursan, aralarında adâlet ve insafla hükmet. Çünkü Allah gerçekten âdil ve insaflı olanları çok sever. »

İslâm’ın özelliklerinden biri de, dosta düşmana karşı âdil olmayı em­retmesidir. Kurʹân’da ilgili âyetle, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere adâlet terazisini elinde tutan her yetkiliye: «Hükmedecek olursan, aralarında adâlet ve insafla hükmet. Çünkü Allah gerçekten âdil olanları sever.. » meâlindeki sözlerle seslenilmektedir.

Peygamber (A. S. ) Efendimizin hakemliğine baş vuranlar, Yahudîler­den bir grup idi. Bunlar aslında İslâm’a kinle, nefretle karşı kimseler olarak biliniyor ve Peygamberin vücudunu ortadan kaldırmayı her an arzu ediyorlardı. Tevrat’taki ağır müeyyideyi uygulamamak için zina suçu hak­kında Kurʹânʹda hafif bir cezâ şekli bulunabileceğini umuyorlar ve bunun için âdil kabul ettikleri Hz. Muhammedʹin (A. S. ) hakemliğini istiyorlardı. Allah da, «Aralarında adâlet ve insafla hükmet» diye emir indirdi. Peygam­ber zaten âdil ve insaflı idi. Bu anlamda âyetin inmesi, önce Yahudîleri in­safa dâveti amaçlıyordu; sonra da mü’minleri uyarıyor, dosta düşmana karşı adâlet terazisini eşit biçimde ellerinde tutmalarını öneriyordu.

TEVRATʹTA ZİNA CEZÂSI

«Başka birisinin karısıyla zina eden, komşusunun karısıyla zina eden adam, hem o, hem de kadın mutlaka öldürülecektir. » (Levililer: 20/10-11)

«Eğer bir adam, başka bir adamın karısıyla yatmakta olarak bulunur­sa, o zaman kadınla yatan adam ve kadın, onların ikisi de öleceklerdir. Böylece İsrael’den kötülüğü kaldıracaksın. » (Tesniye: 22/23)

İNCİL’de de bu konuya yer verilmiştir:

«Ve bir reis ona: İyi Muallim! Ebedî hayatı miras almak için ne yapa­yım? diye sordu. Ve İsâ ona dedi: Niçin bana iyi diyorsun? Birʹden başka kimse iyi değildir, o da Allah’tır. Sen emirleri bilirsin: «Zina etmiyesin; adam öldürmiyesin; çalmıyasın; yalan şehadet etmiyesin; baban ve anana hürmet et.. » (İncil Luka: 18/18 - Matta: 19/18)

Aynı kaynaktan inen kutsal kitaplar, insan ruhunun yüceliği ile ters düşen kötülükleri yasaklamakta birleşiyorlar.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İsrâiloğulları’nın tutum ve davranışları üzerinde durulmuş, gerek Tevratʹtaki hükümlerle, gerekse İslâmî esaslarla ters düştükleri hatırlatılmış; bu yüzden ikiz sayılan YALAN ile HARAM’a kay­dıkları belirtilmiştir.

Aşağıdaki âyetlerle Tevrat’ın doğru yolu gösterici, kalbleri ve dimağ­ları aydınlatıcı güçte indirildiği konu ediliyor; İsrâil Peygamberleriyle bil­ginlerine ve halkı irşâd eden ileri gelenlerine Tevrat’ın muhafaza edilmesi görevinin verildiği hatırlatılıyor. Bütün bu emir ve uyarılara rağmen din adamı geçinenlerin Tevrat’taki İlâhî emirleri az bir paha karşılığında sat­tıkları, hükümleri bu yüzden değiştirdikleri üzerinde durularak Müslümanların bu konularda çok dikkatli ve duyarlı olmaları için uyarıda bulunu­luyor.