Fatır Suresi 39-45. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ فِي الْاَرْضِ فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتًا وَلَا يَزِيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَارًا قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَاءَكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِ اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُ بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا اِلَّا غُرُورًا اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَا وَلَئِنْ زَالَتَا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِهِ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَاءَهُمْ نَذِيرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِ فَلَمَّا جَاءَهُمْ نَذِيرٌ مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُورًا اِسْتِكْبَارًا فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِهِ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّلِينَ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْدِيلًا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْوِيلًا اَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ اِنَّهُ كَانَ عَلِيمًا قَدِيرًا وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاِذَا جَاءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا

40.

O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Artık kim inkar ederse inkarı kendi aleyhinedir. İnkarcıların inkarı, Rableri katında ancak uğrayacakları gazabı artırır. İnkarcıların inkarı, ancak ziyanlarını arttırır.

Diyanet İşleri

40.

De ki: "Allah'ı bırakıp da taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, onlar yerden ne yaratmışlardır?" Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Yoksa kendilerine bir kitap verdik de, o kitaptan, açık bir delile mi sahip bulunuyorlar? Hayır, zalimler birbirlerine aldatmadan başka hiçbir şey vaad etmezler.

41.

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutuyor. Andolsun, eğer onlar (yörüngelerinden sapıp) yok olur giderlerse, O'ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.

42.

Müşrikler, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerden herhangi birinden daha çok doğru yol üzere olacaklarına dair en güçlü şekilde Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat onlara bir uyarıcı gelince, bu ancak onların nefretlerini artırdı.

43.

Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah'ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.

44.

Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Göklerdeki ve yerdeki hiçbir şey, Allah'ı aciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.

45.

Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

39- O Allah ki, yeryüzünde sizi (hem kendine halîfe kıldı, hem de göçüp gidenlerin yerine) koyup yerleştirdi. Artık kim küfrederse küfrünün zararı kendisinedir ve kâfirlerin küfrü Rabları yanında gazabdan başka kendilerine bir şey artırmaz. Kâfirlerin küfrü kendilerine anca hüsran artırır.

40- De ki: Bir baksanız a, Allahʹı bırakıp da duâ edip yalvardığınız ortaklarınızı gösterin bana, yeryüzünde neyi yaratmışlardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı vardır, yoksa kendilerine bir kitap vermişiz de on­dan (elde ettikleri) açık bir delil üzere mi bulunuyorlardır? Hayır, o zâlim­ler birbirine aldatmakdan başka vaʹdde bulunmazlar.

41- Şüphesiz ki Allah, gökleri ve yeri zevâl bulmasınlar diye (koydu­ğu belli kanunlarıyla) tutmaktadır. Eğer zevâl bulacak olurlarsa, Oʹndan başka hiçbiri onları (yörüngelerinde) tutamaz. O, muhakkak ki Halîmʹdir (her şeye sabırla yönelir, lûtufla muamele eder, cezâ vermekte acele et­mez); çok bağışlayandır.

42- Olanca yeminleriyle yemin edip, eğer kendilerine uyarıcı bir pey­gamber gelecek olursa, elbette ümmetlerden en ileri olanından daha çok doğru yolu bulacaklarını (söylemişlerdi). Ne vakit ki, kendilerine uyarıcı peygamber geldi, (aksine) bu onların ancak nefretini artırdı.

43- Sebebi ise, yeryüzünde sırf böbürlenip büyüklük taslamak ve bir de kötü bir düzen kurmak istekleriydi. Halbuki kötü düzen, ancak onu ku­ranları sarıp başlarına çöker. Öncekilerin sonunu belirleyen (ilâhî) sünnetten (onun tecellisinden) başka ne beklerler? Ve sen, Allahʹın sünnetin­de elbette bir değişiklik ve değişme bulamazsın; evet, sen Allahʹın sünne­tinde bir tahvîl, başkalaşma bulamazsın.

44- (Bunlar) yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı? Ki onlar, bunlardan daha kuvvetli idiler. Göklerde ve yerde Allahʹı âciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz ki O, bilendir, kudreti her şeye yetendir.

45- Eğer Allah, insanları kazandıkları şey sebebiyle hemen yakala­yıp cezâlandırmış olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı. Ama onları belirlenmiş bir vakte kadar geciktirir. Artık o vakit gelince (hükmünü yeri­ne getirip cezâlandırır). Çünkü Allah, mutlaka kullarını görüp bilendir.

İNSANLAR YERYÜZÜNDE ALLAHʹIN HALÎFELERİDİR

«O Allah ki, yeryüzünde sizi (hem kendine halîfe kıldı, hem de göçüp gidenlerin yerine) koyup yerleştirdi.. »

Rahmân Sûresi 10. âyetin tefsirinde açıklandığı üzere, Allah yerküre­yi sadece «enâm» için alçaltıp koymuştur. «Enâm», yaratılan canlılar hak­kında kullanıldığı gibi, insanlar ve cinler topluluğu hakkında da kullanıl­makta ve bu hususta yaygınlık arzetmektedir.

Sözünü ettiğimiz Rahmân Sûresiʹndeki âyette mefʹûl fiilden önce ge­tirilerek, insanlarla cinler ve dolayısıyla diğer hayvanlar için sadece yer­kürenin hazırlanıp tahsis edildiği manâsı ortaya çıkıyor.

Konumuzu oluşturan âyette ise, insanların yeryüzünde hem birbirle­riyle halef-selef olacakları, hem de Allah adına amel edip hükmedecekleri açıklanıyor. Böylece yeryüzünde insandan daha şerefli bir canlı yaratıl­madığına işâret edilerek, insanın hangi amaca yönelik yaratıldığına dik­katler çekiliyor.

Nitekim Bakara Sûresi 30. âyetle, Adem’in yeryüzünde halîfe kılındığı belirtilir. Sad Sûresi 26. âyette ise, Dâvud Peygamber’in (A. S. ) insanlar arasında hak ile hükmetmesi için yeryüzünde halîfe kılındığı bildirilerek, halîfeden ne kasdedildiğine açıklık getirilir. En’âm 165. âyette ise, Fâtır Sûresi’ndeki anlatımın bir benzeri kullanılır. Ayrıca milletlerin ve kavim­lerin birbirlerine halîfe olduğu, yani birinin diğerinin yerine geçirilerek ha­lef-seleflik sağlandığı Yunus Sûresi 14 ve 73. âyetlerle açıklanır. A’raf Sû­resi 69, 74. âyetlerde de aynı hususa yer verilir.

Anlaşıldığı üzere, Kurʹân’da «halîfe» kavramı her iki manada da kul­lanılmaktadır. Yani insanın Allah adına konuşup hükmetmesi ve insanla­rın, kabile ve milletlerin sahneden çekilmesi suretiyle başka kavim ve mil­letlerin gelip onların yerine geçmesi şeklinde iki ayrı manayı kendinde ta­şımaktadır.

Gerçek bu olunca, insan yaratıldığı amaçtan saparak, Allah adına ko­nuşmazsa, hem hakkı, hem de yaratıldığı amacı inkâr etmiş olur. Bunun vebal ve zararı da bütünüyle kişilerin kendilerine aittir. Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin halifeliğine ihtiyacı yoktur.

İLÂHÎ KUDRETİN AÇIK BELİRTİSİ

«Şüphesiz ki Allah, gökleri ve yeri zeval bulmasınlar diye (koyduğu belli kanunlarıyla) tutmaktadır. Eğer zeval bulacak olurlarsa, Oʹndan başka hiçbiri onları (yö­rüngelerinde) tutamaz.»

İnsanların çoğu hem kendilerini yaratanı inkâr ederler, hem de kendi­lerinden daha aşağı cisimlere, bayağı canlılara tapınma âdiliğini gösterir­ler. 41. âyetle insanın bu gaflet ve nankörlüğü dolaylı biçimde yerildikten sonra akıl ve vicdanları harekete geçirmek için göklerle yer, göklerdeki sistemler ve gezegenler hakkında ana fikir veriliyor. Kurulu bir düzene dik­katler çekilerek bilimsel açıdan incelenmesi isteniliyor. Bu düzende yer alan ve boşlukta duran gezegen ve yıldızların kendi yörüngelerinden sap­madığı bildirilerek yerçekim ve merkezkaç gibi iki kanunla sağlandığına işâret ediliyor ve bu kanunları koyup uygulayanın kim olduğu soruluyor?

İşte insanoğlu bu gerçeği görüp anladığı takdirde nankörlükten kur­tulup Yüce Yaratanʹına yönelme ihtiyacını duyar ve gönül yatışkanlığına erişerek hilkat kanununa uymuş olur.

Bir an varsayalım ki, güneş yörüngesinden çıktı; hangi kuvvet ve kud­ret onu tutabilir veya eski yörüngesine oturtabilir? İşte bu noktada insanın âcizlik ve gafleti; Allah’ın ise sonsuz ve sınırsız kudreti ortaya çıkıyor.

ARAP YARIMADASIʹNDA BİR PEYGAMBER BEKLENİYORDU

«Olanca yemin­leriyle yemin edip eğer kendilerine uyarıcı bir peygamber gelecek olursa, elbette ümmetlerden en ileri olanından daha çok doğru yolu bulacaklarını (söylemişlerdi).. »

Başta Mekkeliler olmak üzere Arap Yarımadası’nda bulunan halk bir kurtarıcı bekliyordu. Onlardan aklı erenler, şayet böyle bir lûtfa lâyık gö­rülürlerse, diğer milletlerden çok daha anlayışlı olacaklarını, peygambere uyup doğru yolda yürümekte ileri geçeceklerini söyleyip duruyorlardı. Ne var ki Cenâb-ı Hak, beklenilen son peygamberi bu yarımadada Mekke vâdisinde yaşayan Kureyş Kabilesi’nden seçip çıkarınca, Arapların, yaşayageldikleri kabile hayatı gereği kıskançlık duyguları ağır bastı; o peygam­bere uyup bağlanacakları yerde karşısına kinle, nefretle, haset ve düşman­lıkla çıktılar; Ona uymayı sahte gururlarına yediremediler. Böylece öteden beri devam edip gelen kötü düzeni sürdürmekte ısrar ettiler. Oysa bâtıl­dan ve zulümden yana kurulan her kötü düzen, eninde sonunda kurucu­larının ve savunucularının başına çöküp mahveder. Zira böyle bir âkibetle noktalanması, câri olan sünnetullahın gereği, İlâhî adâletin tabii netice­sidir.

ALLAHʹIN CÂRİ SÜNNETİ

«Ve sen Allah’ın sünne­tinde elbette bir değişiklik ve değişme bulamazsın; evet sen Allah’ın sün­netinde bir tahvil, başkalaşma bulamazsın. »

«Sünnetullah», çok kapsamlı bir kavramdır. Sözlük olarak, izafe yo­luyla iki kelimeden meydana gelmiştir: Sünnet ve Allah..

Sünnet: Yol, sîret, huy, karakter gibi manalara delâlet eder. Terim olarak, iki ayrı manaya gelmektedir: Biri, Hz. Peygamber’in (A. S. ) sözü, fii­li ve takriri; diğeri ise, Allah’ın hükmü, buyruğu, yasağı, cari âdeti ve sü­rüp gelen kanunu demektir.

İlgili âyette geçen «sünnetullah», bu ikinci manaya delâlet etmektedir. Allah’ın düzenlediği tabiat olaylarının bağlı bulundukları kanunlar ve se­bepler; milletler hakkındaki devam edegelen câri hükmü, sözü edilen Sün­netullahʹın tecellilerinden bir kısmıdır. Bu, değişmez, belirlenen hedefine doğru ilerler; uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar.

Kavim ve milletlere peygamber gönderildikten sonra onlar yine inkâr ve ahlâksızlıkta, zulüm ve tuğyanda ısrar eder ve haddi aşarlarsa, sünnetullah kimsenin gözünün yaşına bakmadan hükmünü yürütür. Nitekim yıkı­lıp yok edilen nankör millet ve kavimlerin tarihleri incelenip sosyal yanları araştırılınca, Sünnetullah’ın hükmünü yürütmesine nasıl bir ortam hazırla­dıkları kolaylıkla anlaşılır.

Cenâb-ı Hak 43. âyetle bu konuda hem Mekkeli putperest müşriklerin ileri gelenlerini, hem de her çağda yaşayan inkârcı maddecileri uyarmakta, tarihin tekerrür edeceğine atıfta bulunmaktadır.

Âyette geçen «tebdîl» ve «tahvîl» kavramları arasında nüans vardır. (len) edatıyla gelen «tahvîl», sünnetullah gereği inecek azâbı, hak edenden başkasına çevirmenin ve onu durdurmanın mümkün olmadığını; yine (len) edatıyla gelen «tebdîl»; dinin ve peygamberin, inkârcılar aleyhine inecek azap hükmünü kaldırmasının söz konusu olamıyacağını ifade eder.

Konuyu özetliyecek olursak, diyebiliriz ki: Kavim ve milletler, inkâr, azgınlık, zulüm ve ahlâksızlıkta haddi aşıp belirlenen çizgiye gelmedikçe İlâhî azap inmez. Onlar o çizgiye gelip dayandıkları zaman ise, inecek azâ­bı çevirecek, tebdîl ve tahvîle uğratacak bir kuvvet olmaz ve Cenâb-ı Hak da onu geri almaz.

YERYÜZÜNDE ÖĞÜT VE İBRET ALMA GÖZÜYLE GEZİP DOLAŞMAK

«(Bunlar) yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı? Ki onlar, bunlardan daha kuvvetli idiler.. »

Sünnetullahʹın câri hükümlerinin zaman zaman kavim ve milletler hak­kında gerçekleştiği ülkeleri, onların kalıntılarını gezip görmemiz tavsiye ediliyor. Özellikle inkâr ve haksızlığı kendilerine yol seçip taşkınlık göste­renlerin, dönüp geçmişteki olayların sebeplerini araştırmaları hatırlatılıyor. Kendi ölçülerine göre kurulan birçok medeniyetler (! ), ekonomik yönden güçlü kavimler neden yıkılıp yok olmuş ve geriye sadece taş ve mermer yı­ğınları kalmıştır? İşte Kur’ân-ı Kerîm onların yıkılış sebepleri üzerinde du­rulup sonuçlar çıkarılmasını emrederken, tarihî olayları ve sebeplerini çok iyi teşhîs etmemizi telkîn ediyor. Zira tarih durmadan tekerrür etmekte, benzer olaylar birbirini izlemektedir. Hiçbir millet, Cenâb-ı Hakk’ı, sünne­tullah gereği vereceği hükümde, indireceği azap konusunda âciz bırakacak bir kudrete sahip değildir. Zaten âcizlik, öncesiz olmayıp sonradan yaratı­lanlara ârız olan bir sıfattır, Cenâb-ı Hak hakkında muhaldir. O bakımdan Allah’ın koyduğu kanunlar hükmünü yürütürken önüne çıkacak engel bu­lunmaz.

Şüphesiz ki Allah her şeyin iç yüzünü, mahiyetini bilir; kudreti ise son­suz ve sınırsızdır. Ancak kudreti, hazırladığı plân ve proğrama göre tecel­li eder. O hiçbir zaman gelişigüzel tasarrufta bulunmaz.

HEMEN CEZALANDIRMA SÖZ KONUSU DEĞİLDİR

«Eğer Allah, insanları kazan­dıkları şey sebebiyle hemen yakalayıp cezalandırmış olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı.. »

İnsan, hilkat kanunu gereği, hem zıt temayüllerle donatılmış, hem de zıtların birbirini izlediği bir ortamda ve hayat düzeyinde yaratılmıştır. İyili­ğe kabiliyetli olduğu kadar, kötülük işlemeye de kabiliyetlidir. Nefis denilen hayvanî duygu ve sıfatlar; ruh denilen melekî duygu ve sıfatlar aralıksız sürtüşme ve tartışma halindedir. Bu durumda akıl imânla birleşirse, mele­kî sıfatlar; nefisle birleşip onun tesirinde kalırsa, hayvanî duygu ve sıfat­lar güçlenip üstünlük sağlar. Şüphesiz insanın ömrü bu iç ve dış zıtların sürtüşmesi ve mücadelesiyle zikzak çizip gider.

Bu durumda Cenâb-ı Hak, nefsine ve hayvanî sıfat ve duygularına ağırlık kazandıran suçlu günahkârları hemen cezalandırmış olsaydı, yani böyle bir sünneti câri halde olsaydı, yeryüzünde insan denilen canlı kal­maz ve peygamber seçip göndermek anlamsız olurdu. Ama Cenâb-ı Hak yine kurduğu düzen ve hazırladığı plân ve proğram gereği ceza vermekte acele etmez; kişi inkârını zulüm ve ahlâksızlıkla birleştirip belli çizgiye gel­medikçe O azâbını indirmez, daha çok âhirete bırakır.

Kırk beşinci âyetle bu gerçeğe değinilerek mü’minler aydınlatılıyor ve inkârcılar da insaf ve izʹâna davet ediliyor: «Ama onları belirlenmiş bir vakte kadar geciktirir. Artık o vakit gelince (hükmünü yerine getirip ceza­landırır). Çünkü Allah, mutlaka kullarını görüp bilendir. »

Böylece sûrenin sonunda Cenâb-ı Hakkʹın üç sıfatına yer verilmiş bu­lunuyor: Alîm, Kadîr, Basîr..

Birinci sıfatla, Cenâb-ı Hakkʹın her şeyi en iyi bildiği, ilminin her şeyi kapsayıp kuşattığı, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı ve kalamıyacağı öğretiliyor. İkinci sıfatla, O’nun her şeye kudretinin yettiği; hiçbir gücün O’nun ilim ve kudretinin önüne geçemiyeceği ve bu doğrultuda hazırladığı plânı aksatıp değiştirmiyeceği hatırlatılıyor. Üçüncü sıfatla, kulların her hali, zıtlar âleminde aralıksız bir mücadele durumunda oldukları, içle­rinde kendilerini kötülüğe iten, dışlarında bu istikamete doğru yönlendir­meye çalışan iki kuvvetin söz konusu olduğu belirtiliyor; yani nefisle İb­lîsʹin insanı durmadan fenalıkları işlemeye heveslendirdiği çok iyi bilinip görüldüğü ve o sebeple işledikleri günahlardan dolayı onların hemen ceza­landırılmadığı; dönüş yaparlar diye onlara mühlet verildiği açıklanıyor.

Fâtır Sûresi’ne, Allahʹa hamd ile başlandı ve O’nun kullarının her ha­linden, günah ve kusurlarından haberdar olduğu belirtilerek sûre nokta­landı.

Bu sûrenin de tefsirine bizi muvaffak kılan Cenâb-u Rabbi’l-âlemîne hamd; bize ışık tutup rehber olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e ve Onun âline, ashabına salât-ü selâmlar olsun.