MEÂLİ:
34- Şüphesiz ki, muttakilere (Allahʹtan saygı ile korkup haksızlıktan, azgınlıktan ve cimrilikten sakınanlara) Rablarının yanında nîmet cennetleri (veya Naîm Cennetleri) vardır.
35- Artık biz, (hakka) teslimiyet gösterenleri, günahkâr suçlular gibi mi tutarız?
36- Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?!.
37- Yoksa size ait, ders yapıp okuduğunuz (semâvî) bir kitap mı var?
38- İçinde, neleri seçip beğenirseniz onlar sizin olacak (diye) bir bilgi mi bulunuyor?
39- Yoksa üzerimizde Kıyâmetʹe kadar sürüp gidecek sizden yana yeminler mi var ki, siz neleri hükmederseniz o sizin olacak diye?
40- Sor onlara: İçlerinden hangisi buna kefîl?..
41- Yoksa onlara ait ortaklar mı var? O halde eğer doğru kişiler iseler, ortaklarını getirsinler.
42- O gün, baldır-bacak açılacak; secdeye çağrılacaklar, ama (buna) güçleri yetmiyecek.
43- Gözleri korkudan kararmış halde kendilerini zillet sarıverecektir. Oysa (daha önce dünyada) kendileri sağlam ve sıhhatli iken secdeye çağrılırlardı.
44- Artık bu sözü yalanlayanı bana bırak; biz, onları bilmedikleri cihetten kademe kademe sürükleyip (azâba) yaklaştırırız.
45- Onlara biraz zaman verip erteliyoruz; şüphesiz ki, benim cezâ düzenim oldukça sağlamdır.
46- Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden kendileri ağır bir borç altına mı girmiş bulunuyorlar?
47- Yoksa gayb ile ilgili bilgiler yanlarında bulunuyor da onu mu yazıyorlar?
MUTTAKİLERE AYRILAN SONSUZ NÎMETLER
«Şüphesiz ki, muttakilere (Allahʹtan saygı ile korkup haksızlıktan, azgınlıktan ve cimrilikten sakınanlara) Rablarının yanında nîmet cennetleri (veya Naîm Cennetleri) vardır. »
Muttaki, şüpheden uzak imân doğrultusunda haram ve şüpheli şeylerden sakınıp farz ve vâcipleri yerine getiren; sünnete riâyet edip nankörlükten, kötülükten kaçınan kimse hakkında kullanılan bir sıfattır. Bulunduğu cümle ve konuya göre daha kapsamlı ve geniş manalara delâlet eder.
Dünya hayatının her türlü çekiciliğine ve şatafatına rağmen nefsine hakim olup hemen her iş ve konuda, her olay ve davranışta İlâhî hoşnutluğa erişmeyi amaç seçen fazîletli bir mü’mine, bu güzel niyet ve ameline karşılık Âhiret hayatında Naîm Cenneti hazırlanmıştır. Allah’ın sözü değişmez, vaadi mutlâka yerine gelir.
Hayatını günah ve kötülüklerle, nankörlük ve maddeyi amaç seçmekle kirleten suçlu günahkârlarla, onların aksine Allah’a yönelip sünnetullah doğrultusunda hayatını düzene sokan gerçek mü’minler hiçbir zaman bir tutulmazlar. Zira bir tutulmuş olsalardı, imân, güzel ahlâk, adâlet ve fazîlet gibi hayatımıza anlam kazandıran kutsal değerler hedef ve amacına ulaşmamış olur, bir bakıma hikmetsiz kalırdı. Bunun için Cenâb-ı Hak, 35. âyetle: «Artık siz (hakka) teslimiyet gösterenleri, günahkâr nankör suçlular gibi mi tutarız? » buyurarak İlâhî adâletinin şaşmazlık ve anlamını bizlere öğretiyor.
İNKÂRCI SUÇLULAR KALP TEMİZLİĞİNDEN SÖZ EDERLER
«Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?!. »
Hemen her çağda sahnede olan inkârcı sapıklar, suçlu günahkârlar, din, Allah ve âhiretten; ibâdet, taât ve teslimiyetten söz edilince, dudak bükerler ve kalp temizliğine değinerek «Siz kalbe bakın, o temiz olduktan sonra gerisi fazla ve lüzumsuzdur» derler.
Oysa kalp denilen o ilâhî nazargâh, imân, sâlih âmel, güzel ahlâk ve irfan suyuyla sulanıp Cenâb-ı Hakk’ın rahmet, lütuf ve ihsanına; inâyet ve keremine ayna olunca, vücudun diğer organları bu havaya katılır ve her biri güzel ve iyi amellerin aracı haline gelir. Böylece vücudun zahirî organları kalbin aynası durumuna geçer. Kalpte olan imân ve irfan bütünüyle kendini organlarda hissettirir. Ancak münafıklığı şiâr edinenlerin durumu bu genellemenin dışındadır. Çünkü onların sözleri niyetlerine, iş ve amelleri kalplerine uymaz.
O halde «Ben iyi bir insanım; kalbim son derece temizdir» demek ve her Allah’ın günü nefsanî arzuların peşine takılıp durmadan günah işlemek hiç kimseyi takvâ derecesine yükseltmemiş, hiç bir şahsı kurtarıcı ve Hakk’ın rızasına eriştirici olmamıştır.
Bunun için Cenâb-ı Hak 36. âyetle, böylelerine hayret dolu bir anlatımla seslenerek: «Ne oluyor size?. Nasıl hükmediyorsunuz?! » buyurarak onları uyarıyor. Sonra da şöyle ekliyerek onların düşünce ufuklarını genişletiyor ve vicdanlarını harekete geçirmek istiyor: «Yoksa size ait ders yapıp okuduğunuz (semâvî) bir kitap mı var? İçinde, neleri seçip beğenirseniz onlar sizin olacak (diye) bir bilgi mi bulunuyor? Yoksa üzerimizde Kıyâmetʹe kadar sürüp gidecek sizden yana yeminler mi var ki, siz neleri hükmederseniz o sizin olacak diye? »
DÜNYADA HAKK’A SECDE ETMİYENLER ÂHİRETTE SECDE EDEMEZLER
«O gün baldır-bacak açılacak; secdeye çağrılacaklar, ama (buna) güçleri yetmiyecek. »
Bu âyetle, âhiretten bir safha, diğer bir anlatımla, bir tablo sergileniyor. Bilindiği gibi, Allah’a secde etmek kulluğun gereği, insan olarak yaratılmanın şükrü; bir çok yeteneklere lâyık görülmenin itirafı ve her şeyin insan için, insanın da Allah’a ibâdet için yaratıldığının belirtisidir.
Dünya hayatında bu idrâke erişmeyenler, en şerefli makamı, en aziz dereceyi ve en yüksek nîmeti kaçırmış olurlar. O nedenle âhirette, müʹminler İlâhî seslenişe gönül verip secdeye kapanırken, bunlar, sırtlarındaki günah, zulüm ve sapıklık, şehvet ve madde yükünün bir kabus haline gelmesi sebebiyle secde etme imkânı bulamazlar.
Bulamazlar, çünkü dünyada sağlıkları ve güçleri yerindeyken günde beş defa müezzin onları namaza, secdeye, ibâdete dâvet ettiği halde onun bu çağrısına ilgi duymamış ve iltifat da etmemişlerdi. Hattâ onlardan bir kısmı ezan ve ibâdeti alay konusu edinmek suretiyle edep ve terbiyelerini iyice bozmuş, kalplerinde imândan eser bırakmamışlardı.
Böylece kıyâmet gününde gerçek mü’minler Hakk’a bağlılık ve teslimiyeti şükür ve zikirle ifadeye çalışırken, o inkârcı suçluları zillet ve meskenet kaplayacak; küfür ve nifaktan kaynaklanan kir ve karanlık yüzlerini karartıp şaşkına çevirecek. 43. âyetle bu hazîn safha açıklanarak, inkârcı maddecilerin, suçlu günahkârların ölmeden önce Hakkʹa dosdoğru yönelmeleri arzu ediliyor ve İlâhî rahmetin her kişiye açık bulunduğuna işârette bulunuluyor.
Şüphesiz bu ilâhî çağrı ve uyarı, büyük bir fırsatı değerlendirmeye yönelik bulunmaktadır. Yeter ki, anlayan kalpler, işiten kulaklar bulunsun.
İLÂHÎ HÜKÜM ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ BİR PROĞRAMA GÖRE İNER
«Onlara biraz zaman verip erteliyoruz; şüphesiz ki, benim cezâ düzenim oldukça sağlamdır. »
Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarından biri de «Sebûr»dur. Bu, çok sabreden, koyduğu kanunlarını değiştirmeyen, hazırladığı proğramın uygulanmasına müdahale etmiyen, kurduğu kâinat düzenini kıyâmete kadar sürdüren Allah’ın değişmeyen isimlerinden biridir.
O bakımdan gerek Mekkeli azgın inkârcıları, gerekse her çağda Hakk’a karşı çıkan maddeci sapıkları hemen cezalandırmaz; dönüş yapıp tevbe ederler diye onlara mühlet verir. Şüphesiz O’nun indirdiği kitap, gönderdiği peygamber de bu mühletin bir başka tezahürüdür. Öyle ki, ceza vermekte acele etseydi, bu iki kutsal değeri göndermeye gerek görmezdi.
44. âyetle, Kur’ân’ı yalan sayıp onun uydurma olduğunu iddia edenlerin, sünnetullah gereği kademe kademe, adım adım azaba sürüklenecekleri haber veriliyor. Dönüş yapmayanların o azaptan kurtulmasının hiçbir zaman söz konusu olamıyacağına işâret ediliyor.
İnkârcılardan bir kısmının da zamanla doğruyu itiraf edeceklerine atıf yapılıyor. Nitekim Bedir Savaşı bu iki zıd hususun mihenk taşı ve tecelli mahalli oldu: İnatçı kâfirler meydan ortasında küfür ve tuğyan üzere canlarını verirken, hayatta kalanlardan bir kısmı gerçeği anlamakta gecikmedi. Özellikle Mekke’nin fethedilmesiyle hidâyete lâyık görülenler 180 derecelik bir dönüşle Hakk’a teslimiyet gösterdiler.
Bu ne demektir? Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle mü’minlere şu sağlam bilgiyi ve itikadî meseleyi veriyor: Öyle ki, mü’minlere düşen görev, Hakkʹın buyruklarını dosdoğru teblîğ etmek ve birlik şuuruyla küfrün karşısında durmaktır. Gerisi ise. Allahʹa aittir. Dilediğini doğru yola kavuşturur, dilediğini de sapıklığıyla başbaşa bırakır.
O halde irşâd ve teblîğ düzeyinde olan mü’minlerin: «Biz, inkârcı sapıkları, suçlu günahkârları Hakk’a dâvet ettik, onları doğru yola çağırdık, İlâhî buyrukları teblîğ ettik, ama onlar kabul etmediler» diyerek üzülmelerine gerek yoktur. Çünkü mürşid ve mübelliğe düşen şey, teblîğ ve irşatta bulunmaktır. Hidâyete eriştirmek ise, bütünüyle Allah’a aittir. Kul hem kendi sınırını, hem de İlâhî sınırları bilip gözetmekle yükümlüdür. (Kasas Sûresi: 56. âyetin tefsîrine bakılması.)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’tan saygı ile korkan mü’minlere verilecek mükâfat müjdelendi. Bu düzeyde olan müʹminlerle, inkâr ve sapıklık bataklığında bocalayan inkârcıların bir tutulmayacağı belirtilerek, mü’minlere tesellide, kâfirlere ihtarda bulunuldu. Sonra da Kâfirlerin âhiret gününde uğratılacakları elîm azaptan birkaç safha üzerinde durularak yönlendirici bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtıl mücadelesi sürerken, mü’minlerin çok sabırlı olmaları konu ediliyor. Arkasından bu hususta sabrı elden bırakıp acele eden Yunus Peygamber misâl veriliyor ve Onun hayatının o dönemine dikkat çekiliyor. Sonra da Kur’ân âyetleri okununca müşriklerin gözlerini hâinlikle, kin ve nefretle Hz. Peygamber’e (A. S. ) çevirdiklerine değinilerek İlâhî hükmün inmesini acele istememelerine işârette bulunuluyor.