Fussilet Suresi 37-43. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ فَاِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْـَٔمُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ اِنَّ الَّذِي اَحْيَاهَا لَمُحْيِ الْمَوْتٰى اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ اِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي اٰيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا اَفَمَنْ يُلْقٰى فِي النَّارِ خَيْرٌ اَمْ مَنْ يَأْتِي اٰمِنًا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءَهُمْ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ مَا يُقَالُ لَكَ اِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَلِيمٍ

39.

Gece, gündüz, güneş ve ay Allah'ın varlığının delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer gerçekten Allah'a kulluk ediyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.

Diyanet İşleri

38.

Eğer onlar büyüklük taslarlarsa, bilsinler ki Rabbinin yanında bulunanlar (melekler), gece gündüz hiç usanmadan O'nu tespih ederler.

39.

Allah'ın varlığının delillerinden biri de şudur: Sen yeryüzünü boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine yağmuru indirdiğimiz zaman kıpırdar kabarır. Şüphesiz ki, onu dirilten, elbette ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü hakkıyla yetendir.

40.

Ayetlerimiz konusunda (yalanlama amacıyla) doğruluktan sapanlar bize gizli kalmaz. O halde kıyamet gününde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi daha iyidir? Dilediğinizi yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.

41.

Kur'an kendilerine geldiğinde onu inkar edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır.

42.

Ona ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye layık olan Allah tarafından indirilmiştir.

43.

Sana ancak, senden önceki peygamberlere söylenenler söylenmektedir. Hiç şüphesiz senin Rabbin hem bağışlama sahibidir, hem de elem dolu bir azap sahibidir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

37- O’nun (varlığına, birliğine delâlet eden) belgelerden biri de, ge­ce, gündüz, Güneş ve Ay’dır. Sakın Güneş’e ve Ay’a secde etmeyin, eğer Allah’a kulluk edecekseniz, onları yaratana secde edin.

38- Eğer (sapık müşrikler) bunu gururlarına yediremezlerse, Rabbin katında olan (melekler) bıkmadan usanmadan gece gündüz O’nu tesbîh ederler.

39- Oʹnun (varlığına, birliğine, kudretinin yüceliğine delâlet eden) belgelerden biri de, yeryüzünü kupkuru görürsün. Üzerine su indirdiğimiz­de harekete geçip kabarır. Şüphesiz ki, onu dirilten, ölüleri de diriltir. Doğ­rusu O’nun kudreti her şeye yeter.

40- Âyetlerimiz hakkında inâtla inkârda ısrar edenler bize gizli-kapaklı kalamazlar. Ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa Kıyâmet günü güven içinde gelen mi? İstediğinizi yapın, şüphesiz ki O, yaptıklarınızı bilmektedir.

41- Onlar ki, Kur’ân kendilerine geldiği zaman onu tanımayıp reddet­tiler, (herhalde bunun sonucuna katlanacaklardır). Çünkü O, aziz (şerefli, üstün, değerli) bir Kitap’tır.

42- Ne önünden, ne ardından bâtıl ona gelip (sokulamaz). O, yegâne hikmet sâhibi, her türlü güzel övgüye lâyık olan (Allah)’dan indirilmedir.

43- Sana söylenen sözler, senden önceki peygamberlere de söylenen­den başkası değildir. Şüphesiz ki, Rabbin mağfiret sâhibidir ve elem verici azâp sâhibidir.

İLÂHÎ KUDRETİN YÜCELİĞİNE DELÂLET EDEN BELGELER: GÜNEŞ VE AY

«O’nun (varlığına, birliğine de­lâlet eden) belgelerden biri de, gece, gündüz, güneş ve ay’dır.. »

Allah yoluna çağırıp İslâm’ı teblîğe çalışan gerçek mü’minler övüldük­ten: kötülüğü iyilikle savmanın fazîletine dikkatler çekildikten sonra, insan aklına malzeme verilmekte, ışık tutularak ilmî araştırmalara temel bilgi ola­cak belgeler sıralanmaktadır. Zira ortada mükemmel bir düzen kusursuz şekilde işlemekte ve her yönüyle, parçasıyla sınırsız bir kudret sâhibinin düzenlemesini yansıtmaktadır.

Böylece her gün insan oğlunun şâhit olduğu dört önemli olay ve olayı doğuran açık belgeyle duygu ve düşünceler yönlendirilmekte; aklın, ilim ve imânla birleşip bütünleşmesi istenmektedir:

1- Gece ile gündüzün birbirini izlemesi,

2- Güneş’in dünyamızı hem aydınlatması, hem de ısıtması,

3- Ay’ın, ay ve yılların hesabını dosdoğru yapmamıza yardımcı olma­sı, gel-git olaylarıyla dünyamız üzerinde denge kurması ve geceleri güneş­ten aldığı ışığı dünyaya yansıtması,

4- Toprağın, yağan yağmurla kabarıp bitkileri yeşertmesi..

Böylece kâinatta meydana gelen her hareket ve olayın en ince hesap­lara dayalı olduğu, fiziksel olayların belli bir plân ve proğrama göre cere­yan ettiği kesindir. Dünya yaratıldığı günden beri aynı hızla, aynı yörünge­de iki ayrı hareketini sürdürmekte; kendi ekseni etrafında dönmekle gece ile gündüz; güneşin etrafında dönmekle mevsimler meydana gelmektedir. Bu olay Tevbe Sûresi 36. âyetle açıklanarak, İlâhî düzenlemede bir şaşma­nın, değişmenin ve hatânın söz konusu olamıyacağına şöyle işâret edil­mektedir:

«Şüphesiz ayların sayısı Allah yanında -gökleri ve yeri yarattığı günde(n beri)- Allahʹın kitabında (plânlandığı üzere) on ikidir.. »

Güneş de yaratıldığı ve belli bir enerji kaynağı haline getirildiği gün­den beri kendi enerjisini kendisi üretmekte ve özellikle canlılar âlemine ha­yat vermektedir.

Yapılan bilimsel araştırmalarla, Güneşʹin yeryüzüne gelebilen ısısı, her yıl denizlerden 600 milyon M3 suyu buharlaştırarak yağmur dengesini sağ­lamaktadır.

Aynı zamanda Güneş’teki enerjinin asıl kaynağı, iç kısmında meyda­na gelen «termonükleer reaksiyonlardır.

Şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri tükenmez. Kim bilir güneş misali nice yıldızlar vardır. O bakımdan hiçbir kuvvet Allah ile boy ölçüşemez, O’na denk ve benzer olamaz. Biz sadece Güneşʹin bir saniyede yaydığı enerjiye bakacak olursak, Allah’ın ne kadar sınırsız bir kudrete sahip ol­duğunu, kendimizin de ne kadar zayıf ve muhtaç bulunduğumuzu anla­makta gecikmeyiz. Yapılan ciddi hesaplara göre: Güneşʹin bir saniyede yaydığı enerji, medeniyet tarihinin başından beri insanların kullandığı enerjiden fazladır.

Güneşʹin üç gün içinde gönderdiği ışın ve ısı, dünyada bilinen bütün petrol, kömür ve ormanların yanmasından elde edilecek ışık ve enerjiye eşittir.

Dünyamız Güneşʹten çıkan bu büyük radyasyon enerjinin ancak iki milyonda birini, diğer gezegenlerin tümü ise, iki yüz otuz milyonda birini ala­bilmektedir.

Bu oranı belli düzeyde tutan, aradaki mesafe nisbeti ve dünya üze­rindeki atmosfer tabakası ve ondaki «ozon gazı»nın belli nisbette olması­dır. Şüphesiz bu düzenleme ve ayarlama çok kusursuz bir plâna ve fiziksel kanunlara göre yapılmıştır. Tesadüfün bunda hiç payı yoktur.

O halde Güneş ve Ayʹın câzibesine bakıp onları ilâhlaştıranlar uyarı­lıyor; asıl ibâdete lâyık olan bunlar değil, bunları yaratıp insan oğlunun hiz­metine veren Cenâb-ı Hakkʹtır.

Topraktaki bitki köklerini, tohumlarını, sporlarını, güneş, yağmur, hava ve toprak dörtlüsüyle harekete geçirip yeşertmek, yeniden dirilme olayla­rından biridir. İnsanlar sözü edilen dört şeyin iş birliğiyle böyle bir olayın meydana geldiğini bilmekte ve inanmaktadır. Toprağa karışıp çürüyen in­san bedeninin hangi sebep ve kanunlarla yaratılıp kaldırılacağına akıl er­diremediklerinden dolayı, çoğu ya şüpheye düşmekte, ya da inkâra sap­maktadır. Oysa bir bitkiyi yeniden yeşertmek ne ise, ölümünden sonra in­sanı yeniden diriltmek de odur. «Kün emri»nin tecellisiyle sebepler ve ka­nunlar harekete geçmekte ve istenilen olay meydana gelmektedir.

İlgili 39. âyetle özellikle bu inceliğe değinilerek konu üzerinde daha et­raflı düşünmemize imkân veriliyor.

Bu doyurucu delil ve belgelerden sonra İlâhî uyarı kafalara tokmak vururcasına inkârcıların kendilerine gelmelerini ve daldıkları madde çuku­rundan çıkmalarını hatırlatmakta ve böylece İlâhî rahmet esintisi devamlı gönderilerek, ölmeden önce gâfillerin hakka dönmeleri istenmektedir.

KURʹÂNʹI İNKÂR EDENLER

«Âyetlerimiz hakkında inatla inkâr­da ısrar edenler bize gizli-kapaklı kalamazlar.. »

Kur’ân-ı Kerîm’in, Hz. Muhammed’e (A. S. ) parça parça indirilip önce Arapların ve sonra da dünya milletlerinin sosyal yapılarında en köklü ve ciddi inkılâba yöneldiği görülünce, putperestler ve maddeci inkârcılar; son­ra da aşırı müteassıp kitap ehli onu red ve inkâr etmekte bir sakınca gör­mediler. Kur’ân’ın «eskilerin masalları»nı nakleden uydurma bir kitap ol­duğunu iddia ettiler.

Günümüzde de bu kutsal kitabı okumadan, araştırmadan, yüceliğini anlamadan, getirdiği cihanşümul esasları görmeden; koyduğu ana fikir­lere, temel bilgilere bakmadan; İlmî buluşların, gelişen medeniyetin önün­de yürüdüğünün farkına varmadan inkâr edenler eksik değildir.

Bunların çoğuna «mülhid» denir; yani Kur’ânʹa eğri mana verip onu hataya çeken inatçı inkârcılar demektir. Kurʹân’ı yalan saymak da bu kav­ramın kapsamına girer.

İlgili 41 ve 42. âyetlerde Kur’ân’ın üç ana özelliği belirtilerek bâtılın ona dokunamıyacağı ve hiçbir maksatlı görüş ve iddianın onu zedeliyemiyeceği açıklanmaktadır.

Kur’ân’ın ana özellikleri:

1- Kur’ân bütünüyle azîzdir, üstündür ve İlâhî kudrete mazhardır.

Bu onun gerek kelime dizisi, gerek taşıdığı hükümler, gerek edebî yö­nü, gerekse kullanılan metot bakımından insan gücünü aştığını; çok üstün, çok sağlam bir muhteva ve yapıda olduğunu gösterir. Nitekim on dört asır­lık tarihin akışı, Kur’ân’ın bu özelliğini hep doğrulamıştır ve doğrulamak­tadır.

2- Kur’ân, taşıdığı İlâhî üslûp ve ebediyete uzanan hükümleriyle ke­sin biçimde insan uslûbundan ve onun kafasının ürünü olmaktan ayrılır. Arapçayı grameriyle bilip bu dile âşinâ olanlar çok iyi bilirler ki, Kur’ân’a insan sözü olarak tek kelime karıştığında uslûbu, ahengi, delâlet ve mak­sadı hemen değişmekte ve bu yabancı maddeyi kabul etmemektedir.

Hani hafız Kur’ânʹdan bir parça okurken, onu dinlemekte olan bir be­devinin birden yerinden hareket etmesi ve «hafız efendi, dikkat et, ilâhî üs­lûp ve ahenk bozuldu» diye uyarıda bulunması pek meşhurdur. Halbuki meydana gelen yanlışlık, insan sözünün karıştırılmasıyla değil, Kur’ân’da geçen İlâhî sıfatların yer değiştirilmesiyle olmuştu. Buna rağmen İlâhî üs­lûptan kaynaklanan akıcılığın bozulduğu derhal farkedilmişti.

3- Kur’ân, o çok hikmet sâhibi ve övülmeye lâyık Allah’tan indirilen kitaptır. Eserin gücü, yazarının yüksek kabiliyetinden ve kudretinden kay­naklandığına bakılırsa, Kur’ân’ın ne kadar büyük bir kudrete mazhar kılın­dığı kendiliğinden anlaşılır.

İNKÂRCI MADDECİLER HEP SALDIRGANDIRLAR

Küfrün saldırganlığı, nefsanî arzularının meşru sınırlar içine alınması­na karşı gösterdiği tepkiden kaynaklanır. O devamlı sınırsız hürriyet ister. İnsanî ve ahlâkî ölçülere karşıdır. Allahʹa ve Âhiretʹe imân etmenin bu ba­kımdan karşısındadır. Oysa gerçek imân, nefsin ardı-arkası kesilmeyen gayr-i meşru isteklerini meşru sınırlara çeker; her vesileyle insanı kişisel çıkarların bencil zincirinden kurtarıp toplumdan yana hizmetlere sevkeder. O nedenle de maddeci ve mideci, dinden ve imândan nefret eder. Gönderi­len her peygamber, onların bu nefretine hedef olmuş; nefis otlağında bir ömür tüketenlerin red ve inkârıyla karşılaşmıştır.

44. âyetle bu gerçek hatırlatılırken, peygambere ve müʹminlere tesel­lide bulunuluyor; zıdların sürtüşüp çatışmasının kıyâmete kadar sürüp gi­deceğine işâret ediliyor.

Hak ile bâtılın çarpışma veya sürtüşmesine karşılık Cenâb-ı Hakk’ın, haktan yana vakf-ı hayat edenleri mağfiretine eriştireceği; bâtıldan yana güç ve enerjisini harcayanları cezalandıracağı haber verilerek, insanlar, akıl, irâde ve peygamber teblîğ ve irşadıyla başbaşa bırakılıyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına delâlet eden dört belgeye yer verilerek insan aklı harekete geçirilmek amaçlandı. Allah’ın kimselerin ibâ­detine muhtaç olmadığına işâretle, sayısı belirsiz meleklerin devamlı suret­te O’na ibâdet ettiği açıklanarak Kur’ân-ı Kerîm’in en sağlam, en doğru bilgiyi veren İlâhî kitap olduğuna değinilerek onu bu açıdan ele alıp tetkik etmenin büyük faydalar doğuracağına işâret edildi ve bâtılın ona yanaşamıyacağına atıf yapılarak her âyetiyle İlâhî olduğuna dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın Arapça olarak indirilmesine karşı şüp­he izhar edenlerin delilsiz iddia peşinde koştuklarına işâret ediliyor ve Kur’ân başka bir dil ile indirilmiş olsaydı, bu defa «neden böyle oldu, âyet­leri açıklansaydı ya» diyecekleri belirtilerek, onun delâlet ettiği İlâhî hü­küm ve hikmetlere, akıl ve iman gözüyle bakmaları tavsiye ediliyor ve böylece imân edenler için Kur’ân’ın doğru yolun ve şifânın tâ kendisi olduğu açıklanıyor. Sonra da indirilen kutsal kitaplar hakkında bu tür şüphe ve itirazların öteden beri devam edegeldiğine işâretle, İsrâil oğulları’nın Tev­rat hakkında görüş ayrılığına düştükleri misâl veriliyor. Arkasından sâlih amelde bulunanların kendi lehlerine, kötü amellerde bulunanların da kendi aleyhlerine bir sonuç hazırladığı bildirilerek, mü’minler aydınlatılıyor; inkâr­cı sapıklar, ikiyüzlü dönekler ise, uyarılıyor.