İsra Suresi 39-44. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

ذٰلِكَ مِمَّا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتُلْقٰى فِي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثًا اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظِيمًا وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُوا وَمَا يَزِيدُهُمْ اِلَّا نُفُورًا قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلًا سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

39.

Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilah edinme. Sonra kınanmış ve Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

Diyanet İşleri

40.

Rabbiniz erkek çocukları size seçip ayırdı da kendisine meleklerden kız çocukları mı edindi? Gerçekten çok büyük bir söz söylüyorsunuz.

41.

Andolsun biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye (gerçekleri) bu Kur'an'da değişik biçimlerde açıkladık. Fakat bu, onların ancak kaçışlarını artırıyor.

42.

De ki: "Eğer onların iddia ettiği gibi, Allah'la beraber (başka) ilahlar olsaydı, o zaman o ilahlar da Arş'ın sahibine ulaşmak için elbette bir yol ararlardı.

43.

Allah, her türlü eksiklikten uzaktır, onların söylediklerinin ötesindedir, yücedir.

44.

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah'ı tespih ederler. Her şey O'nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halim'dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

39- İşte bunlar Rabbin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Allah ile be­raber başka bir tanrı edinme, sonra kınanmış, koğulmuş olarak Cehen­nemʹe atılırsın.

40- Rabbiniz sizi oğullarla seçkinleştirdi de kendisi meleklerden di­şiler (kızlar) mı edindi?! Doğrusu siz çok büyük (çok ağır) bir söz söylü­yorsunuz.

41- Şanıma and olsun ki biz, bu Kurʹânʹda (sözü edilen hususları), İyice düşünüp öğüt alsınlar diye bir bir açıklayıp tekrarladık. Ne yazık ki bu uyarı ve öğütler onların sadece nefretini artırmaktadır.

42- De ki: Eğer Oʹnunla beraber -dedikleri gibi- başka ilâhlar olsay­dı, herhalde onlar Arşʹın sâhibine bir yol ararlardı.

43- Münezzeh ve çok yüce olan Allah onların dediklerinden hem çok yüce, hem çok büyüktür.

44- Yedi gökler, yer ve bunlarda bulunanlar Oʹnu tesbîh ve tenzih ederler. Zaten hiçbir şey yoktur ki, Oʹnu hamd ile tesbîh etmesin; ne var ki, siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O, Halîmʹdir (şefkatlidir, merhametlidir, sabırlıdır, lûtf ile muamele edicidir) ve çok bağışlayandır.

İLGİLİ HADÎSLER

İbn Mesʹud (R. A. ) diyor ki:

«Biz, âyetleri (muʹcizeleri) bereket sayarken, siz onları korkutucu, uya­rıcı vasıfta bulup yorumluyorsunuz. Bir seferinde Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz ile birlikte bulunuyorduk. Yanımızda su az kalmıştı. Bunun üzerine Re­sûlüllâh (A. S. ), «Yanınızda arta kalan sudan ne varsa getirin» diye buyur­du. İçinde azıcık su kalan bir kap getirdiler. Peygamber (A. S. ) Efendimiz eli­ni o kaba soktuktan sonra şöyle dedi: «Haydi, Allah’tan sunulan mübarek, bereketli ve temizleyici suya geliniz! » Bu sırada Oʹnun parmaklarının ara­sından suyun kaynadığını gözlerimle gördüm. Aynı zamanda Peygamberi­miz (A. S. ) yemek yerken yediği gıda maddesinin tesbîh ettiğini Allahʹa ye­min ederim ki kulaklarımla işittim. » (Buharî/menakıb: 25- Müslim/fezail: 6- Tirmizî/menakıb: 6- Ahmed: 3/147, 170, 215, 289)

«Şüphesiz ki Mekkeʹde bir taş vardır ki, peygamber olarak gönderil­diğim (ilk yıllar)da geceleri bana selâm verirdi. Ben şimdi o taşı biliyorum ve tanıyorum. » (Müslim/fezâil: 2- Tirmizî/menakıb: 3- Dâremî/mukaddeme: 4- Ahmed: 5/89, 95, 105)

Abdullah b. Ömer (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mescidʹde bir hurma kütüğüne dayana­rak hutbe okurdu. Kendisine minber yapılınca, cuma günü minbere yöne­lince, hurma kütüğü inlemeğe başladı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz dönüp eliyle onu okşadı da iniltisi kesiliverdi. » (Buharî/menakıb: 25, cumua: 26- Tirmizî/cumua: 10, menakıb: 6- Nesâî/cumua: 17- İbn Mâce/ikamet: 199-Dâremî/mukaddeme: 6, salât: 202- Ah­med: 1/249, 267, 363- 3/295)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mescid-i Aksaʹya gece yolculuğu yaptığı gün, makam ile zemzemi kuyusu arasında bulunuyordu. Cebrâil sağında, Mikâil solunda oldukları halde yedi kat göklere doğru yükseldiler.

Dönüşünde şöyle buyurdu: «En yüksek göklerde birçok tesbîh ses­leri duydum. Yüksek gökler, o heybet sahibinden, onun yüceliğinden kor­karak tesbîh ediyorlardı, «en yüce olan (Rabbımızı) tesbîh ederiz» diyorlar­dı. » (Müsned-i Ahmed: İbn Ömer (R. A. )dan)

Ebû Zer (R. A. ) anlatıyor:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz eline birkaç çakıl taşı almış bulunuyordu. Bal arılarının vızıltısını andıran bir sesle tesbîh ettikleri duyuluyordu. » (Müsned-i Ahmed: 4/415)

İbn Ömer (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh A. S. ) Efendimiz, kurbağa öldürmeyi yasakladı ve şöyle buyurdu: «Doğrusu onun vakırdısı tesbîhtir. » (Dâremî/adahî: 26- İbn Mâce/sayd: 10- Ahmed: 3/453)

«Şüphesiz ki Nuh (A. S. ) ölmek üzere iken iki oğlunu çağırıp onlara şöyle dedi: «Size iki şeyi yapmanızı, iki şeyden de kaçınmanızı vasiyet ediyorum: Lâilâhe illallah ile emrediyorum. Çünkü gökler, yer ve bu ikisi arasında bulunan her şey terazinin bir kefesine, Lâ ilâhe illallah da diğer kefesine konulsa, elbette Lâ ilâhe illallah ağır gelir. Eğer gökler ve yer bir halka olsa, Lâ ilâhe illâllah da onun üzerine konulsa, mutlaka onu bö­lüp birbirinden ayırırdı. Ve size «Sübhanellahi ve bi-hamdihi» demenizi de emrediyorum. Çünkü bu, varlık âleminde her şeyin tesbihidir ve her şey bu sebeple rızıklanır. » (Müsned-i Ahmed: 2/170)

DÜNYA HAYATI MUTLAK HİKMETE DAYALI OLARAK DÜZENLENMİŞTİR

«İşte bunlar Rabbin sana vahyettiği hik­metlerdendir. »

Toplum düzenine yönelik oniki emir açıklandıktan sonra, bunların o yegâne terbiyeci, yetiştirici, geliştirip kemâle erdirici Rabbin vahyettiği hik­metler olduğu belirtiliyor.

Hikmet çok yönlü bir kelimedir. Burada daha çok şu mâna kasdedilmiştir: Hakkın, uyum ve dengenin; düzen ve bağlı bulunduğu şeylerin ilim ve akla uygun şekilde gerçekleşip yerini bulmasıdır.

İlâhî hikmet denilince de, eşyayı yeterince bilip her şeyi en sağlam, en uygun ve uyumlu düzeye getirerek amacına yönelik kılmak ve her şeyi lâyık olduğu hizmete yöneltmek akla gelir.

İnsana nisbet edilen hikmet ise, eşyanın yaratılış gayesini bilmek, fay­dalı ve zararlı yanlarını anlamak ve Allahʹın verdiği nîmetleri yerince har­camak, günlük hayatı Kurʹânʹın ışığı altında düzenlemek mânasına yorum­lanabilir.

Hikmet ile hüküm arasında «umum, husus min vecih» kaidesi vardır. Şöyle ki: Her hikmet aynı zamanda hükümdür de.. Ama her hüküm hikmet değildir.

İşte aile ve toplumu dengeli, düzenli, huzurlu, güvenli düzeyde tutan, kardeşlik ve sosyal adâlet ilkeleriyle toplumu ahenkli biçimde biraraya ge­tirip bütünleştiren hikmetleri içeren on iki İlâhî emir, hemen hemen bütün hak dinlerde az farkla da olsa yer almış; hattâ insan kafasının ürünü olan bazı yasalarda bile onlara kısmen yer verilmiştir. Öyle ki hak dinlerin in­sanlığa yansıttığı bu emirlerin gereği hiçbir devirde bütünüyle kaldırılma­mıştır.

Birtakım değişmelere ve orijinal nüshalarının kaybolmasına rağmen mevcut Tevrat ve İncil’de bu emirlerin önemli bir kısmına rastlamak müm­kündür.

KÂİNAT HİKMETLE KURULMUŞTUR

Her şey bir amaca yönelik olarak bulunduğu ortamda dengeyi sağla­yacak özellikte; her düzen de mutlak bir plân içinde yaratılmıştır. Şu kâi­natta boş ve anlamsız hiçbir şey var kılınmamıştır. Bunun aksini iddia et­mek, kâinattaki mutlak düzeni görmemek ve anlamamak demektir. Zira Cenâb-ı-Hak mutlak hikmet sâhibidir, yani Onun doksan dokuz isminden biri de el-Hakîm’dir.

O bakımdan canlı-cansız her türlü varlığa ilim ve iman açısından baktığımız zaman, İlâhî kudret ve hikmet damgasını görebilmekteyiz.

Buna en yakınımızdan misal verecek olursak, insanın çabuk intibakı­nı gösterebiliriz. Nitekim yüksek rakımlara insan ancak kan dolaşımı, so­lunum, iskelet ve kas mekanizmalarının süratle değişmesiyle uyum sağlaya­bilmektedir. Bu değişmeyi sağlayan gizli plân veya kudret nedir? Yüce Yaratan, vücut sistemini, dünyadaki mevcut şartlara uyum sağlayabilecek bir ortamdan ve bulunduğu şartlardan çıkıp diğer bir ortam ve şartlara adım attığında kendini uyum haline getirip gereken değişiklikleri otomatikman yapacak özellikte yaratmıştır.

O bakımdan diyebiliriz ki, insan kendi damgasını muhite vururken, mu­hit de kendi damgasını ona vurmakta ve kısa bir zaman içinde uyum, in­tibak sağlanmaktadır.

O halde her işi hikmetle vücut bulan Cenâb-ı Hak ile beraber başka ilâhlar edinmek, sağduyunun, gelişmiş aklın, sağlam idrâkin yolu ve ürünü olamaz. Çünkü birden fazla ilâhın uyum ve ahenk içinde bir kâinat yara­tıp idâre etmeleri düşünülemez. Tıpkı bir ülkede birden fazla hükümdarın bulunamıyacağı gibi..

Eşyada O’nun kudret ve hikmet damgasını görmeyenlerin kıyâmet gü­nünde kınanacağı ve kendilerine verilen bunca yetenekleri yerinde kullan­madıklarından dolayı sorumlu tutulacakları da İlâhî hikmet ve adâletin bir gereğidir. Dünyada kendini hikmetin gerektirdiği düzen ve dengeye eriştirmeyenlerin âhirette düzen ve denge yüzü göremiyecekleri kesindir. Çün­kü düzensiz, amaçsız ve gayesiz bir hayat, düzensiz bir sonuç doğurur ve onun cezası da o nisbette ağır olur.

ALLAH’A EVLÂT İSNAT ETMEK

«Rabbiniz sizi oğullarla seçkinleştirdi de kendisi meleklerden dişiler (kızlar) mı edindi?! Doğrusu siz çok büyük (çok ağır) bir söz söylüyorsunuz. »

Üremek, sonradan yaratılanlarla ilgili bir kanundur ki, buna «nesli de­vam ettirme kanunu» da diyebiliriz. Diğer canlıları bir yana bırakırsak bu, insanoğlu yeryüzüne ayak bastığı andan itibaren belli bir proğrama göre yürütülmektedir. Mevcut plân ve proğramı üreyenler değil, üretme kanunu­nu koyan Yüce Kudret hazırlamıştır.

Melekleri Allah’ın kızları sayarsak, Allah’ın belli bir üreme kanununa bağlı bulunduğunu veya tutulduğunu kabul etmemiz gerekir. Sonra da o üreme kanununun da Allah’ın değil, daha yüce bir kudretin irâdesiyle ol­duğunu kabul etmemize lüzum hasıl olur. O takdirde ise, Allah, mutlak kud­ret sahibi olma vasfını kaybedip yaratıcı iken yaratılmış durumuna düşer. Böylece Allah hakkında mutlak uluhiyete yakışan ve has olan hiçbir vasıf kalmaz. Çok tanrı inancı başlar ve fasit bir daire içinde dönülüp dolaşılır, olumlu hiçbir sonuca varmak mümkün olmaz.

Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de bu, selîm akıl, sağlam mantık ve keskin idrâk dışı inanç, ölçü ve hikmet dışı büyük bir söz olarak vasıflandırılıyor. Tek ilâh inancı üzerinde çok ciddi durmamız ve araştırma yapmamız ilhâm ediliyor.

«And olsun ki, ortaya pek kötü bir şey (inanç) attınız. O Rahmânʹa ev­lât isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler darmadağın olacak, yer ya­rılacak, dağlar yerinden oynayıp göçecek!.. » meâlindeki Meryem Sûresi 90. âyetle bu husus ne güzel açıklanmaktadır.

KURʹÂN-I KERÎM AKLA VE SAĞDUYUYA SESLENİR

«Şanıma and olsun ki, biz bu Kurʹânʹda (sözü edilen hususları) iyice düşünüp öğüt alsınlar diye bir bir açıklayıp tekrarladık. »

İlgili âyetin ışığında konumuzu aydınlatır mahiyette Kurʹânʹın akla ve sağduyuya seslenişinden birkaç örnek sıralıyoruz:

- Kur’ân, hakkı, doğruyu ve gerçeği bütün parlaklık ve berraklığıyla sergiler. Koyduğu temel bilgi ve ana fikirlerle hakikatı araştırıp bulmamızı kolaylaştırır. Daha doğrusu bize bu konuda hareket noktasını belirler.

- Hakkı isbat edip onun temel gücünü ortaya koyarken, bâtılı bütün çürüklüğü ve cılızlığı ile getirip önümüze serer ve böylece rahat mukayese yapabilmemize imkân sağlar.

- Sadece insan aklına hitapla yetinmez; onun vicdan ve idrâkini ha­rekete geçirmeyi, duygu ve düşüncesini kamçılamayı plânlar. Bunun için de ümitle korku halkalarını birleştirip bir bütünlük meydana getirir ve in­san düşünce ve duygusunu bu iki kavram arasında yönlendirir.

- Taşıdığı her hükmü, koyduğu her ana fikri, naklettiği her tarihî ola­yı, Tevhîd İnancı’nın katıksız mayasıyla yoğurur; ahlâk ve fazîlet iksiriyle şekillendirir ve âhiret korkusuyla değerlendirir. Böylece tarihî olaydan ve ortada kalan kalıntılardan ne gibi ders ve ibret alınması gereğini en uygun şekilde öğütler.

- Münasebet düştükçe hafızalardaki izi derinleştirmek, idrâki uyanık tutmak; aynı zamanda yine düşünceleri berraklaştırmak, duyguları yönlen­dirmek için de bazı önemli olayları ve gelecekle ilgili haberleri yer yer tek­rarlar. Bununla beraber her tekrarı ayrı bir hüküm, değişik bir öğüt ve baş­ka bir ibret yansıtır.

- İnkârı imân derecesine çıkaranlar ise, Kur’ân’ı dinledikçe veya on­dan söz edildikçe kin ye nefretleri artar. Çünkü öyleleri, akıllarını nefisleri­nin ve duygularının emrine vermişlerdir. Böylece kalplerinin gözü körelmiş, ruhlarının cilâsı matlaşmıştır. Artık bu durumda ondaki hikmetleri ve ha­kikatleri görmeleri ve anlamaları pek düşünülemez. Zira beşer ruhunun tek gıdası, Allah sözüdür. Kalplere şifa ve yatışkanlık veren tek iksir odur. Ken­dini bu İlâhî gıdadan mahrum edenler, sadece kendilerine ve peşlerine ta­kılanlara çok yazık etmişlerdir.

BİRDEN FAZLA İLÂH OLSAYDI, NELER OLURDU?

«De ki: Eğer Onunla beraber -dedikleri gibi- başka ilâhlar olsaydı, elbette onlar Arşʹın sahibine bir yol ararlardı. »

Müşriklerin iddia ettikleri gibi, Allahʹtan başka ilâhlar da bulunsaydı, durum ne olurdu? Bunun cevabını şöyle maddeleştirebiliriz:

a) İlâhlardan her birinin bir kudrete sahip olması gerekir. Çünkü kud­retli olmayan ilâh olamaz. O takdirde her ilâh kendi kudretiyle tasarruf ederdi... Böyle bir durumda ise, ya her biri ayrı bir kâinat yaratıp vücuda getirir ve biri diğerine hasım ve rakip olurdu. Diğer bir ihtimalle, aynı kâi­nat üzerinde her biri kendine bir sınır belirlemeğe heveslenirdi. Bu durum­da bugünkü mevcut düzen olmazdı.. Mademki kurulan düzen bozulmadan devam etmektedir, o halde tek bir ilâh vardır, o da Allah’tır.

b) Diğer ilâhlar, o yüce Arş sâhibine erişmek için bir yol ararlar; ya onun saltanatına son vermek, ya da ona uymak isterlerdi. Uymaları düşü­nülemez, çünkü ilâhlık vasfını taşıdıklarına göre, her birinin kendine has bir üstünlük ve saltanatının olması gerekir.

Kâinattaki ilâhî saltanat bütün görkemliğiyle ve dengesiyle şaşma­dan, değişmeden, bozulmadan süregeldiğine göre, varsayalım ki, diğer ilâhlar ister istemez ona uymak, emrine baş eğmek zorunda kalmışlardır. Böyle bir durumda, Arşʹın Sâhibine uyanların ilâh olmaları düşünülemez.

O halde mülkünde ortaksız, saltanatında eşsiz, kudretinde bağımsız, tasarrufunda rakipsiz, uygulamasında denksiz ve emsalsiz olan âlemlerin yegâne Rabbına tapmak, ara yere canlı, cansız cisimleri, ay ve yıldızları sokmadan yalnız Oʹna yönelmek selîm aklın, sağduyunun, kâmil idrâkin gereği değil midir?

Bunun için Cenâb-ı Hak 43. âyetle bu konuyu şöyle noktalıyor: «Mü­nezzeh ve çok yüce olan Allah, onların dediklerinden hem çok yüce, hem de çok büyüktür.. »

HER ŞEY HAKK’I TESBÎH ETMEKTEDİR

«Yedi gök, yer ve bunlarda bu­lunanlar O’nu tesbîh ve tenzîh ederler. Zaten hiçbir şey yoktur ki, Oʹnu hamd ile tesbîh etmesin. Ne var ki, siz onların tesbihlerini anlayamıyor­sunuz. »

Bölünemiyeceği sanılan en küçük parçanın, yani atomun bölünüp par­çalanmasıyla, âyetin taşıdığı mâna bir bakıma daha iyi anlaşılmış oluyor. Şöyle ki: Tesbîh kelimesi, « s a b h » kökünden çokluk ifade eden bir masdardır. Kök mana olarak sözlükte: Havada, ya da suda çok seri geçiş an­lamına gelir. Fezada kendi yörüngesinde süratle hareket edip dönen güneş sistemi ve diğer sistemler hakkında da bu kökten türetilen fiiller kullanıl­maktadır. Yasîn sûresi 40. ve Enbiyâ sûresi 33. âyetlerde aynen şöyle be­lirtilmektedir:

«Ne Güneşʹin Ayʹa yetişmesi uygun (bir kanun)dur, ne de gece gün­düzün önüne geçebilir. Her biri ayrı bir yörüngede yüzerler (hareketlerini sürdürürler). »

«Gece ve gündüzü; Güneş ile Ayʹı yaratan Oʹdur. Her biri bir yörünge­de yüzüp gitmektedir. »

Her iki âyette de Güneş ile Ayʹın kendi yörüngelerinde hareketlerini sürdürmeleri «yesbahun» fiiliyle ifade edilmektedir ki bu, «sabh» kö­künden türetilmiştir.

Atın süratle geçmesi de bu fiille anlatılır. Bir işte sürat gösteren kim­senin o hali de bu fiille belirtilir.

Allah’ı tesbîh: Sözü edilen kök mana doğrultusundaki bir anlatımla, ibâdet ve duâlarımızda düşünce ve duygumuzu arındırıp çok seri bir se­yirle O’nu her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzîh etmek, övgüyle ismini anmaktır.

Bilindiği gibi, varlık âleminde melekler her an zikir ve tesbîh halinde­dirler. Geriye kalan diğer varlıklar hem İlâhî kudret ve hikmet damgasını taşıdıkları için, hem de her biri kendi yapısında sayısı belirsiz atomları ta­şıdığı için her an Hakkʹı tesbîh etmekteler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, atom çekirdeği etrafında baş döndürücü bir hızla hareket eden elektronlar da bu hareketleriyle Hakk’ın sonsuz kudretine baş eğmekteler ve Oʹnu anmaktalar.

O halde kâinat, yani varlık âlemi bütünüyle hareket halindedir. Bunun istisnası yoktur. Öyle değil midir? Elektronlar çekirdek etrafında İlâhî sün­nete uyarak hem kâinatın en küçük modelini oluşturmakta, hem de müs­tesna bir hareket ve kendine has bir ahenk ve musiki sergilemektedirler. Bu Allahʹın yegâne yaratıcı olan üstün kudretini, Oʹnun eşsizliğini teren­nüm etmiyor mu?

İşte Kurʹân insan aklına ışık tutmak, ilim adamına temel bilgi vermek, diğer bir tabirle hareket noktasını belirlemek için «Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbîh etmesin.. » buyuruyor. Ne var ki, insanların çoğu eş­yanın tesbîhini anlamamaktadırlar.

Âyette bir diğer incelik daha vardır, o da, «hamd» kelimesidir. Cenâb-ı Hakk’ın buyruğuna baş eğip O’nun emrine uyan her şey, taşıdığı İlâhî sa­natın eşsizliğiyle O’nu övmekte ve bu övgü ile onu tesbîh etmektedir. De­mek oluyor ki, canlı-cansız her şey Allah’ın eşsiz sanatını yansıtmakta ve estetik hayranlarına seslenmektedir. Zira estetik duygusu, en medenî in­sanlarda olduğu gibi, en ilkel insanlarda da vardır. Yeter ki insan bu duy­gudan kaynaklanan hayranlığını ona yön veren Kudretin yüceliğine çevir­miş olsun.

Her şeyin Hakk’ı tesbîh etmesinin yorumlarından biri budur. O bakım­dan diyebiliriz ki, kâinatta güneş sistemi dahil, diğer bütün sistemlerin mikro modelini atoma yerleştiren o sonsuz kudreti inkâr, güneşin varlığını inkâr etmek kadar şaşırtıcı ve hayret uyandırıcıdır.

Bu gerçeği bilimsel yoldan kavrayan ünlü fizik âlimi Einstein diyor ki: «Benim tanrı görüşüm, anlaşılmayan evrende kendini gösteren üstün bir düşünüş kudretinin mevcudiyetine kuvvetle ve heyecanla inanmaktır. » (Einstein Ve Evren)

Şüphesiz ki bu itiraf, Allah hakkında köklü ve detaylı bilgisi olmayan büyük bir ilim adamının bilimsel araştırmasıyla vardığı olumlu bir sonuçtur. O bununla, kâinatı idare eden çok yüksek ve sınırsız bir zekânın varlığını kabul etmektedir. İlmin ve âlimin haysiyetine yakışan da, bu gerçeği bulup çıkarmak ve sonra da itiraf etmektir.

ALLAH HALÎMʹDİR, GAFÛR’DUR

«Şüphesiz ki O, Halîmʹdîr (şefkatlidir, merhamet­lidir, lütuf ile muâmele edendir) ve çok bağışlayandır. »

Kurʹân fezaya serpiştirilmiş sistemlerin hareket halinde olduğunu be­lirttikten ve atom çekirdeği etrafında akıl almaz bir hızla dönen elektron­lara işâret ettikten sonra, insan bilgisinin sınırlı olduğuna geçiyor ve Al­lah’ın iki sıfatını anarak konuyu noktalıyor.

Ama neden ilmin çok önemli kabul ettiği bir konuya dikkat çekilirken bu iki sıfata yer verildi? Bu soruyu cevaplamak için önce sözü edilen sı­fatlardan «Halîm»in manasını açıklamamız kâfi gelecektir. Şöyle ki:

Halîm: «Hilm» kökünden gelen bir sıfattır. Sözlükte, nefis ve duygu­ları heyecan, telaş, öfke ve acelecilikten alıkoyup frenlemektir. Bu tanım­lamaya göre, «hilm», aklın araçlarından biri sayılır.

Ayrıca bir şeyi başıboşluktan kurtarıp idare etmek, yararsız durum­dan kurtarıp yararlı düzeye getirmek anlamına da gelir. «Hallemtü fülânen» denilince, «Yanlış hareket etmek üzere bulunan bir kimseyi sakinleş­tirip temkinli hareket etmeğe yönelttim». anlaşılır ve buna misal teşkil eder.

O halde Allah’ın Halîm sıfatı bu makamda bize, kâinatın en büyük parçalarının da, en küçük atomların ve taşıdığı mikro sistemlerin de kendi haline terkedilmiş olmadığını öğretmektedir. Aksi halde biri diğeri­nin yörünge sınırına kayar ve düzen diye bir şey olmazdı. Allah hilm tecel­lisiyle onları sünnetullaha bağlayarak belli kanunlarla idâre etmektedir.

Ayrıca insanların çoğu bu gerçeği bilmediğinden inkâr içinde yüzmekteler. Ama Halîm sıfatının bir tezahürü olarak, Allah onları kahretmemekte, ömürlerinin son dönemlerine kadar onlara mühlet vermektedir. Çünkü O çok bağışlayandır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Tevhîd İnancı’nın önemi üzerinde duruldu. Mü’minlerin bu doğrultuda nelere dikkat etmeleri gerektiğine atıflar yapıldı. Sonra da insan aklını harekete geçirmek ve düşünce ufkunu genişletmek için kâinatta her şeyin Allah’ı tesbîh ettiği belirtilerek, hareket halinde ol­mayan hiçbir şeyin bulunmadığı anlatıldı ve hiçbir hareketin ölçüsüz, he­sapsız ve gelişigüzel olmadığı hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, kâinattaki bu mükemmel ve düzenli hareketi ve o hareketi idâre eden yüce kudretin eserlerini göremiyen inkârcıların oku­nan Kur’ânʹı anlamalarının söz konusu olmadığı; kalplerinin üzerine geri­len kesif perdeyi kaldırmadıkları sürece, o feyizden nasip alamıyacakları açıklanıyor. Böylece inkâr ve madde vadisinde şartlanan ve hakka karşı gelmeyi önyargı halinde zevkli bir görev sayanların doğru yolu görüp bul­malarının çok uzak olduğu, anlamlı bir anlatımla mü’minlere bildiriliyor. Bununla beraber teblîğ ve irşat görevini sürdürmenin gerekli olduğu il­hâm edilerek, doğru yolu görüp onu tercih edenlerin kendi lehlerine, et­miyenlerin kendi aleyhlerine bir sonuç hazırladıkları dolaylı şekilde anlatı­lıyor.