MEÂLİ:
38- Ey imân edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda seferber olun! » denildiği zaman (bulunduğunuz) yerde ağırlaşıp kalıyorsunuz?! Yoksa âhiretten (yüzçevirip) Dünya hayatına mı râzı oldunuz? Dünya hayatının yarar ve geçimliği Âhiretʹe oranla pek azdır.
39- Eğer seferber olup çıkmazsanız, o sizi elem verici bir azâpla azâplandırır ve yerinize başka bir millet getirip koyar da siz O’na hiç bir zarar veremezsiniz. Allahʹın kudreti her şeye yeter.
40- Eğer Ona (Muhammedʹe) yardım etmezseniz, Allah Ona yardım etmiştir. Hani o küfredenler, iki kişiden biri olarak Onu (yurdundan) çıkarmışlardı da, ikisi mağarada iken arkadaşına, «Üzülme Allah bizimle beraberdir» demişti. Allah da Onun üzerine sükûnet, huzur, kalb yatışkanlığı indirmiş ve Onu görmediğiniz askerlerle desteklemişti; aynı zamanda küfredenlerin sözünü alçalttıkça alçaltmıştı. Allah sözü ise en yücedir. Allah yegâne üstündür, çok güçlüdür, (sonsuz ve sınırsız) hikmet sâhibidir.
İNİŞ SEBEBİ
Romalılar, Arabistanı istilâ etmeyi ve güçlü bir devlet oluşturma yolunda olan İslâm’ı daha çok büyümeden doğduğu yerde boğmayı tasarlamış ve bunun için gereken hazırlıklara başlamışlardı. Rivâyete göre 40. 000 kişilik bir ordu savaşa hazır bekliyordu.
Daha yeni Huneyn ve Tâif seferinden dönen İslâm ordusu hayli yorgun idi. Aynı zamanda kuraklık hüküm sürüyor, mevsimin en sıcak günleri yaşanıyordu. Bir yandan da meyvalar iyice olgunlaştığından devşirme zamanı gelmiş bulunuyordu. Suriye’ye kadar uzun ve yorucu bir sefer yapmak gerekiyordu. Bunun yanı sıra düşman ordusunun da çok güçlü ve hazırlıklı olduğu söyleniyordu.
Yukarıdaki âyetler böyle bir ortam içinde olan mü’minleri savaşa hazırlayıp onlara cesaret, moral ve aksiyon vermek üzere teşvîk anlamında inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl)
İLGİLİ HADÎSLER
«Dünya âhirete nisbetle, sizden birinin parmağını göle batırmasına benzer; parmağı ne kadar ıslaklık ile döner, bir bakın! » (Müsned-i Ahmed: el-Müstevrid’den)
«Şüphesiz ki, Allah işlenen iyilik karşılığında İkibin kere bin (milyonlarca) mükâfat verir. » (İbn Ebî Hâtim: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) anlatıyor:
«Peygamber (A. S. ) Efendimizle birlikte mağarada bulunuyorduk. Müşrikler gelip mağarayı aramak istediler; o kadar yaklaştılar ki, onlardan biri ayaklarının önüne baksaydı bizi görebilirdi. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) Efendimize durumu arzettiğimde buyurdu ki: Ya Ebâ Bekir! ne sanırsın, üçüncüleri Allah olan iki kişiyi? » (Buharî/menakıb: 45, tefsîr: 16- Müslim/fezâil: 1- Ahmed: 1/4)
İMANIN BELİRTİSİ
«Ey imân edenler! Allah yolunda seferber olun, denildiği zaman (bulunduğunuz) yerde ağırlaşıp kalıyorsunuz?... »
İlgili âyetle imân cevherinin asıl değerini ortaya koyacak alâmetten söz edilmekte; gerektiği zaman mal ve canı Allah yolunda korku ve endişe duymadan, tereddüt geçirip beklemeden harcamanın gerçek imândan kaynaklandığı belirtilerek tahkîki imânın vasıflarından biri açıklanıyor.
Romalılara karşı İslâm’ın gücünü ve aşılmaz bir set olduğunu gösterme vakti gelip kapıya dayanmıştı. Ortam ise, savaştan yana değildi. Aşırı sıcak, yorgunluk, Huneyn ve Tâif seferinden daha yeni dönmüşlük, aynı zamanda çıkılacak seferin uzaklığı, düşmanın silâh ve sayı bakımından daha güçlü durumda bulunması ve hurma toplama mevsiminin başlaması gibi birtakım engelleyici sebepler vardı. Ama bunların çok üstünde, ebedî hayatla içiçe bir saadet yolu ve o yolda yürüyecek sağlam imâna sâhip sadık mü’minler bulunuyordu.
O halde «Tebûk Seferi» diye tarihe geçen bu askerî harekât, bütünüyle müʹminlerin derecelerini belirliyecek bir mihenk anlam ve ölçüsündeydi. Nitekim öyle oldu; kâmil mü’minler tereddüt etmeden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in emrine ve dâvetine olumlu cevap vererek koşarken, zayıf imanlılar, mıhlanırcasına ağırlaşıp yerlerinden kalkmak istemediler. Münafıklar ise, bir sürü mâzeretlerle kaçamak yollarını arıyorlardı.
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZİN UYGULADIĞI STRATEJİ VE HAZIRLADIĞI PLÂN
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz birçok savaşlara hazırlanırken de, yola çıkarken de gizliliğe büyük bir özen gösterir; ashab-ı kirâmın çoğu nereye, kimlerle savaşmak üzere hareket edildiğini bilmezlerdi. Ama Tebûk seferi böyle olmadı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hem hedefi, hem düşmanı, hem de yolu ve mesafeyi bütünüyle açıkladı; bunda hiçbir sakınca da görmedi. Çünkü Suriyeʹye kadar uzun bir yolculuk söz konusu idi. Dünyanın o günkü sayılı devletlerinden Romalılar bulunuyor ve belki savaşa hazır vaziyette bekliyordu. O takdirde durumun hassasiyet ve önemi dikkate alınmalı, herkes kendini ona göre hazırlamalı değil miydi?
Medine, Mekke ve daha doğrusu Arap Yarımadası bu yankıdan çalkanıp duruyor, Arap kabilelerin ister istemez dikkatleri bu önemli sefer üzerinde toplanıyordu.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Müslümanlar oluşan havanın tesiriyle üçe ayrılmış bulunuyorlardı: Hakikî müʹminler, zayıf iradeli ve zayıf imânlı olanlar, içleri dışlarına uymayan, zahiren Müslüman görünüp içlerinde küfür ve nifak tohumu taşıyan münafıklar..
Böylece yâr, ağyardan; dost düşmandan-, imân küfürden; kalb-i selîm, şüpheci ve dönek karakterlilerden ayırt edildi.
Allah, daha çok zayıf imânlı ve zayıf irâdeli müʹminlere şu uyarıyı indirdi: «Ey imân edenler! size ne oldu ki, Allah yolunda seferber olun, denildiği zaman (bulunduğunuz) yerde ağırlaşıp kalıyorsunuz? Yoksa âhiretten (yüzçevirip) dünya hayatına mı râzı oldunuz?! »
Âyetin delâlet ettiği beş maddelik bir uyarı söz konusudur ki, bu kıyâmete kadar geçerlidir:
1- Neden bulunduğunuz yerde ağırlaşıp kalıyorsunuz?! Size ne oldu ki hız ve hareketinizi kaybettiniz?
2- Âhiret’ten yüzçevirip birkaç günlük dünya hayatına mı râzı oldunuz?
3- Oysa dünya hayatının yararı da, geçimliği de âhirete nisbetle pek az ve önemsizdir. Çünkü dünya hayatı amaç değil, amaca erişmek için bir araçtır. Yoksa siz aracı amaç yerine mi koymak istiyorsunuz?!
4- Sefere çıkmayacak olursanız, Allah sizi elem verici bir azâpla azaplandırır. Bu azâp iki yönlüdür, biri dünyada, diğeri âhirette gerçekleşir. Dünyadaki azâp istiklâl ve hürriyetin, din ve vicdan serbestliğinin elden gitmesi ve başka milletlere yem olup zillete düşülmesidir. Âhiretteki azâp ise, çok daha elim ve üzücü olacaktır.
5- Sonra da Allah yerinize başka bir milleti getirir. Çünkü O, bu dini mutlaka üstün kılacak, başarıya eriştirecektir. Veya başka bir millet gelip sizi istilâ edecek, hepinizi köleleştirip kendi hesaplarına çalıştıracaklardır. Bu iki şık da mümkündür.
Bu beş maddelik uyarı, ilk bakışta bir tehdît anlamı ve hükmü taşıyorsa da, aslında günahkâr olan mü’minlere yönelen geniş bir rahmettir. Pişmanlık duyup Hz. Peygamber’in (A. S. ) emrine ve dâvetine koşan ve o sebeple bağışlanmasını dileyenlerin affedileceği umulur. O bakımdan uyarı hem rahmeti, hem de umut kapısını birden aralamakta, İlâhî inâyetin hayat ve kuvvet verici havasını estirmektedir.
Buna rağmen Allah yolunda savaşmadıkları takdirde, az önce belirttiğimiz gibi, iki ayrı azâpla azâp edilecekleri kaçınılmazdır.
ALLAH KENDİ PEYGAMBERİNE YARDIMA DEVAM EDECEKTİR
«Eğer Ona (Muhammedʹe) yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir (ve edecektir). »
Cenâb-ı Hak ilgili âyetle mü’minleri iki hususta uyarıyor: Savaşmadıkları takdirde, İslâm’ın nuru yine çevreyi aydınlatmaya devam edecek, Allah bu dine ve Muhammedʹe (A. S. ) sâhiplik edecek başka bir milleti bu kutsal görevi yüklenmeye çağıracak; emâneti sizden alıp onlara verecek. Diğeri ise, Peygamberi yalnız bıraktıkları takdirde, O, küffar eline düşmeyecek, Allah Ona yardıma devam edecektir. Nitekim Mekkeʹden Medine’ye sadece yanında bir arkadaşı bulunduğu halde hicret etmişti ki, o sırada Allah’tan başka yardımcısı da yoktu. Yanındaki arkadaşı Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) korkup endişesini açığa vurunca, «Tasalanma, Allah bizimle beraberdir! » demesi, İlâhî yardımın en parlak biçimde tecellisinin şâhididir. Allah Onu, insanların görmediği askerler (melekler)le destekledi, kalblerine sükûnet ve yatışkanlık sundu. Sonunda kâfirlerin plân ve proğramların alt-üst etti de onları alçalttıkça alçalttı. Allah sözü ise, eninde -sonunda en yüce oldu ve olmaya devam edecektir.
O halde Peygamber’e, Onun yüce ve kutsal dâvasına ve bıraktığı büyük emânete sahip çıkıp yardım edenler, gerçekte kendi huzur ve saadetleri uğruna yardım ederler. Etmiyenler ise, kendi kendilerini en yüksek değerden, sonu gelmiyen nîmetten mahrum bırakarak mahvederler.
Allah, kendi Peygamberine ve indirdiği İslâm dinine yardımını değişik biçimde ve farklı tezahürlerle sürdürecektir. Kıyâmete kadar Hz. Muhammed’in (A. S. ) teblîğ buyurduğu İslâmiyet yaşayacaktır. Onun nuru söndürülmeğe çalışıldıkça Allah onu tamamlayacaktır. Çünkü Allah yegâne üstün ve sonsuz hikmet sâhibidir. İnanmayanların sözünü hep alçaltacak, hakkı hep ayakta tutup destekleyecek, o bakımdan hak incelse bile kopmayacaktır. Üstün ve yüce olan yalnız ve yalnız Allah’ın sözüdür. Üstünlük O’na mahsustur.
GÖRMEDİĞİNİZ ASKERLER
«Ve Oʹnu görmediğiniz askerlerle desteklemişti.. »
Bununla yardıma gönderilen melekler kastedilmektedir. Daha önceki konularda da belirttiğimiz gibi, melekler moral verir, ilhâmda bulunur, kalbi takviye edip düşünce ve duyguya berraklık kazandırır. Melekler, silâh alıp düşmanı öldürmezler; çünkü bu mânada câri bir âdet-i İlâhiye yoktur. Melekler aynı zamanda kâfirlerin moralini bozarlar ve kalblerine korku havası estirip duygu ve düşüncelerini alt-üst edip şaşkına uğratırlar.
Hicret esnasında yardıma gönderilen melekler Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi mânevî bir kale içine alırcasına korumuşlar, destek olup cesaret ve ümidini bir kat daha artırmışlar ve Allah’ın O’nunla beraber bulunduğunu müjdelemişlerdi.
YORUMLAR VE RİVÂYETLER
İnfirû, emri, nefr kökünden türetilmiştir. Sözlük olarak bu kelime, heyecan verici, yürekleri oynatıcı bir emir sebebiyle bulunduğu yerden fırlayıp kalkmak ve hedefe doğru koşmaktır. Aynı fiilden gelen nüfur, nifar ve nefîr, ürküp uzaklaşmak anlamına gelir. Ancak bunlar daha çok olumsuz yönde tesir altında kalarak ürküp kaçmak ve uzaklaşmak mânasında kullanılırlar. Nefr ise, toplu halde aldığı destek, ruh ve heyecanla savaşmak için fırlayıp çıkmak mânasında kullanılır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, özellikle Tebûk seferi için vaki dâvete hemen olumlu cevap vermeyip ağır davranan müʹminler kınanıyor. Savaştan nefret edip geri kalmanın zillet ve meskenet getireceği belirtilerek istiklâl ve hürriyet içinde yaşayabilmek için her an savaşa hazır durumda beklemenin şart olduğuna işâret ediliyor. Sonra da İslâmʹın, mutlaka başarıya erişeceği, insanlar yardım etmediği takdirde Cenâb-ı Hakk’ın başka bir milleti o hizmete sevkedeceği hatırlatılıyor. Böylece o kutsal emanetin, ona sâhip çıkmayanlardan alınıp sahip çıkanlara devredileceği çok düşündürücü bir anlatımla işleniyor.
Aşağıdaki âyetlerle, mal ve can ile Allah yolunda savaşmanın çok daha hayırlı olacağı bildiriliyor. Tebûk seferine çıkmamak için bir sürü mazeret uyduranlar kınanarak, bu seferin münafığı mü’minden ayırt edici anlamda olduğuna işârette bulunuluyor. Gerçek mü’minlerin böyle günlerde hiçbir mazeret beyân etmiyeceğine değiniliyor ve ancak içinde küfür ve nifak taşıyanların bu yollara tevessül edecekleri açıklanıyor. Sonra da dosdoğru inanmayan kimselerle savaşa çıkmanın pek doğru olmayacağı, faydadan ziyade zarar getireceğine atıflar yapılıyor.