MEÂLİ:
33- Diriltip içinden taneler çıkardığımız ölü toprak onlar için (varlığımızın ve kudretimizin) açık belgelerinden biridir; ondan yeyip geçinirler.
34- Onda hurmalık ve üzüm bahçeleri meydana getirdik ve içinden pınarlar fışkırttık,
35- Ki onun meyvelerinden ve ellerinin işleyip ortaya çıkardığı ürünlerden yesinler. Artık şükretmezler mi?
36- Oʹnu tesbîh ve tenzîh edin ki, yerin yetiştirdiğinden, kendi nefislerinden ve bilmedikleri daha nice şeylerden çift çift yaratmıştır.
37- Gece de onlar için (İlâhî kudrete delâlet eden) açık bir belgedir. Gündüzü ondan çekip sıyırırız da hemen karanlıkta kalmış olurlar.
38- Güneş de kendine has karargâhta (yörüngesinde) cereyan etmektedir. Bu o çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilen (Allah)ın takdiridir.
39- Ay için de konaklar belirledik; sonunda kuru hurma çubuğu gibi (incelip eğik) döner.
40- Ne Güneş’in Ay’a yetişmesi uygun (bir kanun)dur, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Her biri ayrı bir yörüngede yüzerler (hareketlerini sürdürürler).
41- Onlar için ayrı bir açık belge de, soylarını o dolu gemiye yükleyip taşımamız,
42- Ve bunun benzeri binecekleri şeyleri onlar için yaratmamızdır.
43- Dilersek onları (suda) boğarız da artık ne çığlıklarına koşan bulunur, ne de kurtarılma şansları olur.
44- Ancak bizden bir rahmet ve bir süreye kadar geçinip yararlanma(ları için irâdemiz onların kurtulmasını sağlamıştır. )
ALLAHʹIN VARLIĞINA VE BİRLİĞİNE DELÂLET EDEN SEKİZ BELGE
«Diriltip içinden taneleri çıkardığımız ölü toprak onlar için (varlığımızın ve kudretimizin) açık belgelerinden biridir; ondan yeyip geçinirler. »
Hz. Muhammed’in (A. S. ) hak peygamber olduğu; Arap Yarımadası’na Ondan önce uzun yıllar uyarıcı peygamber gönderilmediği açıklandıktan ve kendilerine üç elçi gönderilen kasaba halkı misal verildikten sonra, putperest sapıkları daldıkları derin gafletten uyandırmak, inatçı kâfirleri uyarmak, insan aklına ışık tutup vicdanlarına seslenmek için Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına delâlet eden sekiz kadar belge sıralanmakta ve her biri üzerinde dikkatle durmamız istenmektedir:
1- «Diriltip içinden taneler çıkardığımız ölü toprak.. »
Kış mevsimine doğru bitkilerden, ekilip dikilen ürünlerden çoğunun kuruyup çer-çöp haline gelmesi, şüphesiz ki onların kendilerine has ölümleridir. Geriye ya kökleri, ya tohumları, ya da taşıdıkları sporları kalır. Bunlar bütün bir kış toprak altında bir bakıma kabir dönemi geçirirler. Bahar gelip hava, su, toprak ısınınca ve yağmur yağmaya başlayınca toprak harekete geçer. Bitkinin bütün özelliklerini kendinde taşıyan yarı ölü tohum veya kökü yeşertir ve öylece yepyeni bir hayat başlar.
Bu olaylar periyodik olarak gözlerimizin önünde cereyan ettiği ve bilinen kanunlarla oluştuğu için görüyor ve inanıyoruz. Ama ölen insanların kıyâmet gününde dirilme olayı bu ölçülerin dışında kaldığı, gözlem ve deneyimizi aştığı için ona sadece inanıyoruz. Zira ikinci hayata kaldırılmanın hangi kanunlara bağlandığını ve nasıl oluşup meydana geleceğini bilmediğimizden Cenâb-ı Hak, aklımızı harekete geçirmek, ilmî araştırma yapmamıza ışık tutmak için birtakım benzetmelerde bulunarak dikkatimizi bu çok önemli konuya çekmektedir. Öyle ki, kuruyup toprağa karışan bitkilerin bu ölü sayılan dönemlerinden sonra tekrar dirilmelerini sağlayan tohumlar, kökler ve taşıdıkları sporlar için iklim şartları ve tabiat olayları gerekmektedir. Ya ölüp çürüyen insanın tohum veya kökü var mıdır? Varsa nedir? Gerçi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir bakıma kuyruk sokumundaki bilyamsı küçücük kemiğin nüve teşkil ettiğini belirtmişse de, buna ilâveten insanın asıl kökünün ve gerçek tohumunun onun ruhu olduğunu beyân etmiştir. Bedenle ruh arasında ciddi ve kopmaz bağlantılar vardır. Peygamberlerde zaman zaman bedenlerinin ruha dönüşmesi gibi, beden bir bakıma ruha dönüşmektedir; maddeyle enerji eşitliğine benzer bir özellik arzetmektedir. Beden ister çürüsün, ister yanıp kül olsun, isterse balıklar veya canavarlar tarafından yenilsin, hiçbir zaman ruhunun ondan irtibatı kesilmemektedir. Ancak biz mevcut fizik ve kimya kanunlarıyla bu irtibatı tesbit edemeyiz, bu mümkün değildir. Zira bütünüyle fizikötesi bir olaydır.
Bunun için diyebiliriz ki, kuyruk sokumundaki bilyamsı kemik ne olursa olsun, onunla ruh arasında kurulu bir köprü söz konusudur. Günü gelince, yani şartlar ve ortam oluşunca çürüyen veya çürümeyen o kemik harekete geçer ve yavaş yavaş filizlenip insan şekline girer. Öylece çürüyen beden geriye çürümeyen ve maya kabul edilen bir ruh bırakmıştır, onunla olan ilgisi hiçbir zaman kopmamıştır; tıpkı tohuma enjekte edilen bitkinin bütün özellikleriyle bitki arasındaki ilgi ve irtibat gibi..
Ruhun mahiyetini bilmediğimiz için onun bedeni nasıl yeşerttiğini, «kün emri»yle nasıl harekete geçeceğini bilemiyoruz. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu irtibat ve yeşertme bütünüyle fizikötesi bazı kanunlarla fiziksel, kimyasal kanunların birleşmesiyle gerçekleşir.
Konumuzu oluşturan âyetle bu konuda anlayışımıza ışık tutularak kolaylık sağlanmakta ve o bakımdan nefis bir benzetmeyle önümüzdeki muamma bir bakıma aydınlığa çevirilmektedir.
2- Aynı toprak, aynı su, aynı hava ve aynı iklim ve ortam çerçevesinde her tohum veya kök türünün bütün özelliklerini taşıyıp korumakta; toprak, su ve güneşten aldığı gıdayla ayrı tad, ayrı renk ve farklı vitaminler taşımaktadır.
Bu öylesine bir olaydır ki hedefinden şaşmamakta ve bir devr-i daim ameliyesiyle hizmetini sürdürmektedir. O halde ortada mükemmel bir plân ve kusursuz bir proğram vardır ve bunları uygulayan çok yüce bir kudret söz konusudur.
Öyle ki, bu plânı, câri kanunları ve hâkim olan kudreti görmemek, anlamamak körlük ve nankörlük değil de nedir?
Her tohum veya kök yüklendiği proğramı aksatmadan, bir yanlışlığa meydan vermeden nasıl yerine getiriyorsa, çürüyen bedenimizin yüklendiği proğram da şartlar oluşunca öylece bir yanlışlığa meydan vermeden oluşacak ve ruh ile olan irtibatı daha da gelişip yepyeni bir varlık olarak ikinci hayata adım atacaktır.
Onun için âyetin sonunda «artık şükretmezler mi? » deniliyor.
3- Her şeyin çift yaratılması..
«O’nu tesbîh ve tenzîh edin ki, yerin yetiştirdiğinden, kendi nefislerinden ve bilmedikleri daha nice şeylerden çift çift yaratmıştır. »
«Ezvâc», «zevc»in çoğuludur. Zevc kavramının kapsamı hayli geniştir. Birbirine yakın, birbirine benzer, birbirine zıt ve birbiriyle ilgili bulunan her iki şey hakkında kullanılır. Örneğin dişi ile erkek, madde ile mana, madde ile enerji, beden ile ruh, kadın ile erkek, dünya ile âhiret, pozitif ile negâtif, sıcak ile soğuk, acı ile tatlı bu cümledendir.
Varlık âlemi işte bu gibi çiftleri taşımakta ve hayat bunlarla sürüp gitmekte, hareket ve hızını sağlamaktadır. Özellikle yeryüzünün yeşerttiği bitkilerin çoğunda ve erkek ile dişi dediğimiz iki ayrı cinsten oluşan insanlarda sözü edilen zevciyet kanunu câridir ve bütünüyle O çok yüce kudretin fırçasıyla vücut bulduğunu gösterir. Aynı zamanda her çift İlâhî damgayı bütün inceliğiyle kendinde taşır.
Yaratan o yüce kudret ise, zevciyetten, denk ve benzerlikten çok üstün, çok münezzehtir. Öyle ki, varlık âleminde yer alan her şey o kudrete baş eğmekte ve yaratıldığı kanuna bağlı kalarak amacına doğru yönelmektedir ve her hareketiyle Rabbim tenzîh ve tesbîh etmektedir.
4- Gündüzün geceden çekilip çıkarılması..
«Gece de onlar için (ilâhî kudrete delâlet eden) açık bir belgedir. Gündüzü ondan çekip sıyırırız da hemen karanlıkta kalmış olurlar. »
Âyet-i Kerîme ile, dünyanın düzenli biçimde hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde hareketine işâret edilmekte; gece ve gündüzün nasıl oluştuğu çok özlü bir anlatımla ana fikir mahiyetinde verilmektedir.
Silindirvari bedeni saran deri nasıl kademeli biçimde soyulup altındaki et ortaya çıkıyorsa, güneşin de yuvarlak olan dünya yüzeyine kademeli biçimde dokunmasıyla yeryüzünü örten karanlık kalkmaktadır. Kur’ân bu kapalı, fakat nefis benzetmeyi «salh» kavramıyla ifade etmektedir. Böylece hem dünyanın yuvarlak olduğuna, hem güneşin etrafında elips çizerek döndüğüne işâret edilmekte ve konu üzerinde dikkatle durmamız, düşüncemizi derinleştirmemiz için yarı kapalı bir anlatım şekline yer verilmektedir.
5- Güneşin cereyan (hareket) halinde olması..
«Güneş de kendine has karargâhta (yörüngesinde) cereyan etmektedir. Bu o çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilen (Allah)ın takdiridir. »
Şüphesiz bu da Allah’ın varlığının ve kudretinin açık belgelerinden biridir. Kur’ân birkaç manâya gelen ve ilim adamlarına ışık tutan «müstekar» ve «tecrî» ile konuya ağırlık kazandırmaktadır. Çünkü «müstekar» istikrar kökünden gelip zamana, mekâna delâlet eden bir isim olduğu gibi, masdar manasını da kendinde taşımaktadır. Ayrıca «lâm» harfiyle getirilmesi ona değişik anlamlar vermekte ve farklı hükümler çıkarmamıza yardımcı olmaktadır. Öyle ki, cümlenin bu bölümü beş ayrı manaya delâlet etmekte ve sistem üzerinde ciddi düşünmemizi ilhâm etmektedir. «Tecrî» fiili ise, cereyan kökünden gelmektedir; daha çok akıp gitme, seyretme, dönüp dolaşma gibi manalara delâlet ettiği bilinmektedir.
İşte bu incelemenin ışığı altında âyeti kerime birkaç mana ve hüküm ifade etmekte, az kelimeyle çok mana ortaya koyma örneğini vermektedir. Şöyle ki:
a) Güneş, kendine has yörüngesinde hareket eder.
b) Güneş, kendine has belirlenmiş bir süreye kadar hareketini sürdürür.
c) Güneş kendine ait kanuna bağlı kalarak belli bir alanda düzenli hareket etmektedir.
d) Güneş, plânda kendisine ayrılan yerde istikrarlı şekilde iki nokta arasında cereyan etmektedir.
Birinci yorumdan, güneşin kendine ait bir merkez yörüngede hareket ettiği anlaşılıyor. İkinci yorumdan, güneşin vakti belirlenmiş bir süreye kadar hareketini sürdürüp enerji vereceği neticesi çıkıyor.
Üçüncü yorumdan, güneşin başıboş, düzensiz, amaçsız şekilde değil; bütünüyle düzenli, plânlı ve proğramlı hareket edip düzenli ışık vermekte olduğunu anlıyoruz.
Dördüncü yorumdan, güneşin belli bir merkezde kalmayıp iki merkez arasında kendine bağlı gezegenlerle birlikte cereyan ettiği sonucu ortaya çıkıyor.
Bu yüksek anlatım tarzından da anlaşılıyor ki, Kurʹân-ı Kerîm bütünüyle İlâhî kaynaktan süzülüp indirilmiştir ve her çağda çağın geliştirdiği ilmin önünde gitmektedir. Kur’ân’ın indiği çağda yeryüzünde yaşayan insanların çoğu koyu cehalet içinde bir ömür tüketirken, bir kısmı putlara, bir kısmı güneş ve aya, bir kısmı birtakım canlı-cansız varlıklara tapmaktaydı. Güneş ve ay hakkında ciddi hiç bir tesbit yapılmamıştı. O bakımdan kimi güneşi tanrı sanıyor, kimi ayın canlı bir varlık olduğuna inanıyordu. Özellikle Arap Yarımadasında mektep, medrese diye bir şey yoktu. Araplar çok hırçın, yağmacı ve cahil kavimlerden oluşuyordu. Kur’ân’ın o çağda bugünkü İlmî gelişme ve buluşlara temel bilgi verecek, ilim adamlarına ışık tutacak kudrette bilgiler sergilemesi, gösteriyor ki, o insan sözü değildir, insan kafasının ürünü hiç değildir; her âyetiyle İlâhîdir.
Nitekim konumuzu oluşturan âyetin son kısmında buna işâretle Allah’ın Azîz ve Alîm sıfatlarına yer verilmiştir. Öyle ki: Cenâb-ı Hakk’ın çok üstün, çok güçlü ve her şeyi bilen üstün bir kudret olduğu vurgulanarak Kur’ân’ın mutlak surette beşer kudretini aşan bir kudreti yansıttığı haber veriliyor.
6- Ay için belirlenen konaklar..
«Ay için de konaklar belirledik; sonunda kuru hurma çubuğu gibi (incelip eğik) döner. »
Ay’ın hareketi, yörünge ve seyri, güneşin hareket ve yörüngesinden kesinlikle farklıdır. Ay için menziller takdîr edilmiştir. «Menzil», konak yeri, katedilecek mesafe gibi manalara delalet eder. Böylece Kur’ân-ı Kerîm, ayın belli bir merkezde değil, hem dünyanın çevresinde, hem de dünya ile birlikte güneşin etrafında döndüğünü belirtmekte ve her gün belli nisbette güneşle ay arasına giren dünyanın ay üzerine düşen gölgesi onu bir bakıma her gün yeni bir menzile sevketmektedir.
On dört asır önce ay hakkında ciddi hiçbir araştırma ve bilgi yokken Kur’ân’ın gelişen ilme ışık tutan, ana fikir veren açıklaması, onun bütünüyle İlâhî kitap olduğunun bir başka açık delili değil midir ve Kurʹân bu özelliğiyle çağın çok önünde bulunmuyor mu?
7- Güneş mümkün değil aya yetişmez..
«Ne güneşin aya yetişmesi uygun (bir kanun)dur.. »
Güneş ile ay birbirinden ayrı yörüngede hareketlerini sürdürmektedirler. Birinin diğerinin sınırını geçmesi ve kesişip çarpışması söz konusu değildir. Çünkü ay dünyanın uydusudur ve ona yakındır. Güneşten çok uzaktır. Kendine has yörüngesi vardır..
Böylece Cenâb-ı Hak bu âyetle iki önemli hususu belirtirken İlmî araştırma yapmak isteyenlere hem temel bilgi veriyor, hem de bu konuda hareket noktasını gösteriyor. Birinci husus, ay ile güneş arasında uzun bir mesafenin bulunmasına; ikinci husus ay ve güneşin ayrı yörüngelerde hareket etmesine yönelik bulunuyor.
Tekrar belirtelim ki, on dört asır önce en açık ve en doğru bilgiyi veren Kur’ân-ı Kerîm’in insan eseri olmadığı kesindir. Zira o asırda güneş ve ay hakkında sağlıklı bir bilgi, ciddi bir araştırma yoktu. Özellikle Arap Yarımadası’nda kabile hayatı yaşayan Arapların çoğu ümmî idi, yani okuryazar değillerdi.
Böylece konumuzu oluşturan âyetle, hem Allahʹın varlığını, birliğini ve kudretinin sınırsızlığını, hem de Hz. Muhammedʹin (A. S. ) hak peygamber olduğunu isbat cihetine gidilmektedir. Aynı zamanda bilimsel araştırma yapanlara temel bilgi verilmektedir. Bunun aksini iddia etmek ise, mümkün değildir.
YERKÜRENİN TERSİNE BİR DÖNÜŞ YAPMASI MÜMKÜN MÜDÜR?
«Ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. »
Gece ve gündüzün oluşma sebeplerini biliyoruz. Ancak Kur’ân bu kısa anlatımla çok önemli bir konuya değinerek bize ana fikir veriyor. Şöyle ki: Yerküre yaratıldığından beri batıdan doğuya doğru dönme hareketini sürdürmekte ve meridyenlere göre önce gündüz, sonra gece olayı birbirini izlemektedir. O halde önce gecenin oluşması ve gündüzün onu izlemesi söz konusu olamaz. Çünkü dünyanın tersine dönmesi, yani doğudan batıya doğru dönme hareketini sürdürmesi düşünülemez. Âyette bu gerçeğe parmak basılarak Kurʹânʹın her âyetiyle Allah sözü olduğuna delil getiriliyor ve ilim adamlarına ışık tutularak Kurʹân’ın çağların, medeniyetlerin önünde yürüdüğüne işârette bulunuluyor.
O bakımdan Yâsîn Sûresiʹnin baş kısmında, ilim ve hikmetle içiçe olan Kurʹân’a yemin edilerek ve onun özelliğine atıf yapılarak konuya giriş yapılmıştır. Aynı zamanda Hz. Muhammed’in (A. S. ) da hak peygamber olduğu tekiden bildirilerek anlatılan hususlara bu açıdan da bakılıp değerlendirme yapılmasına işârette bulunulmuştur.
8- İnsan soyunun gemiye yükletilip kurtarılması..
«Onlar için ayrı bir açık belge de, soylarını o dolu gemiye yükleyip taşımamız.. »
Kur’ân bütün milletleri yakından ilgilendiren İlmî belgeleri verip gereken uyarıda bulunduktan ve insan aklına yeterince ışık tuttuktan sonra Arap Yarımadası’na ve çevresindeki kasaba, şehir, ülke ve kavimlere seslenerek Nuh Tufanıʹnda atalarının kurtarılıp Asya Kıtası’nın bu kesiminde insan ve hayvan neslinin devamını sağlayan Cenâb-ı Hakkʹın varlığına ve kudretinin yüceliğine dikkatleri çekmektedir. Böylece Asya Kıtası’nın önemli bir kesiminde yaşamakta olan milletlerin, Nuh Peygamberʹin gemisine alınan mü’minlerin nesli oldukları hatırlatılıyor ve atalarının putperest inkârcılardan uzak, Tevhîd İnancıʹna bağlı kimseler bulunduğuna işâretle, tarihin o dönemini ve atalarının gemi ile kurtarılmasını iyice düşünmeleri ilham ediliyor. Sonra da o günün şartlarını aşan büyük bir geminin imal edilmesinin mutlak anlamda İlâhî talimata göre gerçekleştirildiğini göz önüne alarak Cenâb-ı Hakkʹın saltanat ve azameti karşısında eğilip secde etmelerinin gerektiğine dolaylı şekilde atıf yapılıyor.
Bilindiği gibi, gemici olmayan, tersanesi bulunmayan Nuh Peygamber’in (A. S. ) böylesine mükemmel bir gemi inşa etmesi ancak İlâhî talimatla ve vahyettiği plânla mümkün olabilir. O halde gemi olayı Allahʹın kudretine delâlet eden bir başka belge değil midir? Zira yapılan geminin, denizde yüzdürülmek için değil, kopacak tufanda dağ misali dalgaların peşpeşe akıp geleceği, tepeleri, ağaçları, evleri yıkıp ortalığı birbirine karıştırarak önüne geçilmez ve aşılmaz bir manzara arzedeceği büyük bir tufandan selâmetle kurtulmak için inşa edildiği kesindir. İşte Nuh Peygamberʹin gemisini bu açıdan düşünüp değerlendirme yaptığımızda, işin büyüklüğünü ve yapılan geminin ne kadar sağlam ve muhteşem olduğunu anlamakta gecikmeyiz. (Bak: Zuhruf Sûresi: 12. âyetin tefsiri)
Demek ki, plân mükemmel, malzeme kusursuz, sanat hâkim ve netice çok parlaktır. Kur’ânʹda buna «Fülk-i Meşhûn» denilmesi, bu incelikleri yansıtır.
İnkârla zulmü birleştirip azgınlık eden Nuh (A. S. ) kavmi -imân edenler müstesnâ- tufanda boğulmuş ve öylece yeryüzünün o kesimine Hakk’a baş eğip imân edenler vâris kılınmıştır. Bu bir takdîr-i İlâhidir ki yerini bulmuş; aksine bir durum meydana çıkmamıştır. İlâhî rahmet mü’minlere yönelmiş, ezelde tesbit edilen olaylar aynen cereyan ederek Allahʹın va’di yerine gelmiştir. Çünkü Oʹnun ilmi yanılmaz, tesbitinde hatâ olmaz.
Mekke ve civarındaki putperest müşrikler de inkârı zulümle birleştirip mü’minlere eza ve cefada hayli ileri gittiler; inen İlâhî nura kalplerini tıkayıp sırt çevirdiler. Cenâb-ı Hak dileseydi onları da Nuh (A. S. )ın kavmi gibi oluşturacağı büyük bir tufanla boğardı ve yeryüzünde izleri ve tozları kalmazdı. Ancak öyle yapmadı ve onlara bir süreye kadar mühlet verdi. Çünkü ezelî ilmiyle onların çoğunun eninde sonunda imân ederek Allah’ın dinine hizmet edeceklerini tesbit etmiş bulunuyordu. Aralarında imân etmiyecek olanları ise, Bedir ve diğer savaşlarda iman darbeleri altında can vererek temizlenmiş bulunuyordu. Nitekim Mekke’nin fethiyle bu âyetin sırrı tecelli etti ve İlâhî işâret çok daha iyi anlaşıldı. Düne kadar Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ve İslâm’a amansız düşman olanlar baş eğip teslimiyet gösterdiler ve Kelime-i Şehadeti getirmek suretiyle Müslümanlar kafilesine katıldılar. İşte o bakımdan Cenâb-ı Hak Mekkeli’leri, bütün zulüm ve inkârlarına rağmen yok etmemiştir. Konumuzu oluşturan âyet yıllarca önce bu tarihî olayı haber vererek İlâhî takdiri şöyle hatırlatmış bulunuyordu: «Dilersek onları (suda) boğarız da artık ne çığlıklarına koşan bulunur, ne de kurtarılma şansları olur. Ancak bizden bir rahmet ve bir süreye kadar geçinip yararlanma(ları için irâdemiz onların kurtarılmasını sağlamıştır). »
Bugün de azıp sapıtan toplum ve milletlerin hemen yok edilmemesinin buna benzer birtakım sebep ve hikmetlerinin bulunabileceğini unutmamamız gerekir. Şöyle ki, bunlar ya yakın gelecekte hakkı seçip İslâmʹın tertemiz havasına girecekler, ya girmiş olanlara yardım edecekler veya kendilerinden imân edecek bir nesil meydana gelecektir.
O bakımdan Cenâb-ı Hak inkârcı azgın milletlere ve toplumlara tarihin bazı dönemlerinde mühlet vermiştir; bugün de onların çoğuna veya bir kısmına mühlet vermektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına, birliğine ve üstün kudretine delâlet eden sekiz kadar belgeye yer verildi. Böylece ilim adamlarına ışık tutularak hareket noktaları belirlendi.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların, daha çok Mekkeli müşriklerin İlâhî âyetlerden yüz çevirmeleri konu ediliyor. Rızık konusunda ciddi bir bilgilerinin olmadığı belirtilerek, sosyal adâleti daha çok Allahʹa imân edenlerin gerçekleştireceğine işârette bulunuluyor. Sonra da inkârcıların duygu ve düşüncelerini yönlendirmek için kıyâmetin kopuş safhalarından birkaç safha anlatılarak Cenâb-ı Hakkʹın mutlak anlamda adâletle iş gördüğüne ve göreceğine işâretle herkesin, suçu ve günahı kendi niyet ve tutumunda araması gerektiği dolaylı şekilde hatırlatılıyor.